2 Eylül 2018

Venedik Günlükleri - Sunset

Son of Saul ile bütün dünyada ses getiren László Nemes’in yeni filmiyle ilgili hikayenin kendisinden çok yönetmenin biçimsel tercihleri merak konusuydu. Malum çokça tartışılan filmin en dikkat çekici tarafı filmin tamamının başkarakterin gözünden anlatılmasıydı. Hikayesini takip edilmesi zor, dar bir kadrajla anlatan Nemes’in performansı bir hayli dikkat çekiciydi. İkinci filminde de aynı biçimsel tercihlerde bulunan Nemes bu kez şapkadan tavşan çıkaramıyor. 


Birinci Dünya Savaşı öncesinde Budapeşte’de geçen hikaye Írisz Leiter adlı genç bir kadının bir erkek kardeşi olduğunu öğrenmesi ve sonrasında kardeşini arayışını konu alıyor. Ve bu arayış bir yerden sonra başka bir hikayeye evriliyor. Nemes, tamamında olmasa da filmin büyük bir kısmını yine başkarakterin gözünden anlatıyor. Sürekli hareket halinde olan,  karakterin ensesine, sırtına ve omuzuna konumlanan bir kamera, dar kadrajlar, bulanıklaşan çerçeve detayları, arka planda anlatılan büyük hikaye ve aniden yükselip düşen ritmiyle Sunset, Son of Saul’un kötü bir kopyası olmaktan öteye gidemiyor maalesef. Yapısal olarak neredeyse aynı şablonu kullanan Nemes, bu kez kamerasının bütün sihrini yitiriyor. Son of Saul’da mekan üzerinden anlatı kuran Nemes’in kamerası toplama kampının çıkışsızlığı ve kaotik atmosferi ortasında etkili bir araca dönüşüyordu. Bu sebeple içerikle biçim arasında organik bir bağ vardı. Bu kez ise böyle bir şey söz konusu olmadığından filmin tansiyonu, bütün gerilim unsurları, başkarakterin motivasyonu, karşılaştığı karakterlerin tepkileri, arka plandaki politik atmosfer ve anlatılan hikaye yönetmenin bütün tercihleriyle birlikte manasını yitiriyor. Doğal olarak kamera işlevsiz kalınca ortaya kof bir yönetmenlik gösterisi kalıyor ki bu gösteriye de katlanmak oldukça zor. 

(Ekşi Sinema)




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder