10 Eylül 2018

Venedik Günlükleri - Anons

Türkiye sinemasında kendi dilini yaratabilmiş isimlerden biri olan Mahmut Fazıl Coşkun, Uzak İhtimal ve Yozgat Blues’la kurduğu dünyadan uzaklaşıyor ve yakın tarihte yaşanmış bir olaydan yola çıkarak bu kez farklı bir hikaye anlatıyor. 


1962 ve 1963 yıllarında iki kez askeri darbeye kalkışan Talat Aydemir’in ikinci darbe girişiminin gecesinde İstanbul’da bir grup askerin peşine takılıyor. Coşkun, Anons’ta olayları etraflıca ele alan, dönemin ayrıntılı bir portresini çıkaran, tarihi gerçekleri aktaran bir hikaye anlatmıyor. Minimal bir anlatı kuran Mahmut Fazıl Coşkun, ordudan tasfiye edilmiş dört askerin darbe gecesi yaşadıklarını kara mizahla ve mesafeli bir bakışla perdeye getiriyor. 

İstanbul Radyosu’nu silahlarla basıp, anons makinesini kullanacak personel olmadığı için darbe bildirisini okuyamayan askerlerin yaşadıkları kağıt üzerinde umut vaat eden bir hikaye. Görevleri darbe bildirisini radyodan anons geçmek olan askerlerin önüne çıkan engeller/aksilikler bir anlamda hikayenin tonunu da belirliyor. Anons; tankların, silahların konuştuğu, gerilim ve aksiyon öğelerinin sürüklediği bir hikayeden uzak duruyor; tam tersine sivil hayattaki engeller, koşullar ve bürokratik absürtlükler üzerinden bir izlek takip ediyor. 

Karanlık bir tonu olmasına rağmen mizahi bir dille kaleme alınan filmin yükü ağırlıklı olarak diyaloglara biniyor. Önceki filmlerinin halet-i ruhiyesi daha çok Jim Jarmusch sinemasına yakın olan Coşkun bu kez Kuzey sinemasıyla özellikle Aki Kaurismäki’yle akrabalık bağı olan bir dünya kuruyor. (Kastettiğimiz bağ Kaurismäki’nin sınıfsal ve toplumsal eleştiri üzerine kurulu sinemasındaki politik metinler ve arka plan değil, daha çok karakterlerin durumu, hikayenin tonu ve kurulmaya çalışılan mizahtan söz ediyoruz.) Bu bağ filmin bazı bölümlerinde açıkça hissedilmekle birlikte hikayeyi yumuşatan bağlam dışı diyaloglar çok iyi yazılamadığından film mizahi açıdan öykündüğü filmler kadar etkili olamıyor. Bunda Coşkun’un senaryoda ilk kez birlikte çalıştığı Ercan Kesal’la olan ortaklığının etkisi olmalı. Bugüne kadar okuyup, izlediklerimiz üzerinden bambaşka tarzı olduğunu düşündüğümüz iki ismin kimyasının çok da tutmadığını söyleyebiliriz. Şaka mahiyetindeki hikayeler ve absürt anlar üzerinden ilerleyen diyaloglarda Coşkun’un kendine has mizahını terk ettiğini görüyoruz. Özellikle marş ya da frijider üzerinden yapılan mizahı buna örnek verebiliriz. Önceki filmlerinde sakin bir anlatımın peşinden giden, durumlardan, anlardan mizah çıkaran, seyirciyi sadece güldürmeyi amaçlamayan filmin dilinden ödün vermeden mizahını sahici kılmaya çalışan Coşkun bu kez yeni bir şey deniyor. Ancak bu denemenin ne kadar özgün ve hikayeye gereken mizah anlayışına sahip olduğu da tartışılır. Darbe yapmak için anonsçuyu bekleyen askerlerin absürt bekleyişi hem karakterleri hem de hikayeyi derinleştirebilecek bir kara mizahtan yoksun kalıyor bize göre. 


Gece boyunca süren olaylar diziliminde de sıkıntılar mevcut. Tansiyonun ve gerilimin yükseldiği bir olayla açılan film sonrasında daha düşük bir tempoyla ilerliyor. Coşkun, bekleyiş halini vurgulamak için karakterlerini edilgen bir şekilde konumlandırıyor ancak bunun da hikayeye olumsuz etkileri oluyor. Askerlerin radyoyu basması öncesinde ve sonrasında bazı hamlelerin eksikliği göze batıyor. Şöyle ki, karakterleri biraz daha köşeye sıkıştıran ya da tansiyonu biraz daha yükselten küçük aksiyonlara ihtiyaç duyuluyor. Ve büyük ihtimalle hikayenin ihtiyacı olan bu hamleler filmin yapısına marş ve frijider mizahından daha fazla zarar da vermezdi. Diğer taraftan filmin büyük kısmı iç mekanlarda geçmesine rağmen dönem atmosferini yaratmayı başarıyor Coşkun. Şiddetli birkaç sahne olsa da genel olarak sakin bir gerilim kuruyor. Bekleyişi ve belirsizliği ağır ağır işliyor. Diyaloglarla da döneme dair ayrıntıları ufak ufak serpiştiriyor hatta bu “naif” hikayeye “eleştirel” bir boyut da katıyor. “Halka inmemek” göndermelerini, müzik ve içki üzerinden yapılan Doğu-Batı çatışmasını ve kültürel eleştirileri filmin geneline yayıyor. Peki, mevzuya, döneme ve ülkeye dair steril, basmakalıp, hiçbir şeye dokunmayan bu tek boyutlu eleştiriyi filmine ekleyen Coşkun’un dokunabileceği başka bir alan yok mu? Askeri vesayetin yerini iktidarın sınırsız baskısının aldığı günümüz Türkiye’sinden bakınca şöyle bir soru da geliyor akla: Böylesi politik bir dönemden “küçük” bir hikaye çıkaran Mahmut Fazıl Coşkun’un döneme ve günümüze dair söyleyebileceği bir söz yok mu gerçekten? Coşkun bunu tercih etmiyor ve hatta röportajlarında “politik alana çekilmesi filme haksızlık olur” diyor ama hikayeyi bu kadar naif bir yere çekmek politik olmak anlamına gelmiyor mu zaten? Sinemasal tercihler politik olmaktan azade midir? 

Sonuç olarak, ilk iki filminde sakin anlatımı, mizansenleri, mekan ve ışık kullanımı, yarattığı karakterler ve çatışmalarla fark yaratan Mahmut Fazıl Coşkun’un yönetmenliği açısından Anons’un geriye gidiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Farklı bir hikayeyle, minimalist sinemasını sürdürse de kendi dilinden ve mizahından uzaklaşan Mahmut Fazıl Coşkun’un kısa filmografisindeki en sorunlu film Anons

(Ekşi Sinema)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder