15 Temmuz 2018

Sınıfsal Temizlik

2013 yılında gösterime giren Arınma Gecesi (The Purge) kurduğu distopik evrenin içini boşaltan, ilk 20 dakikadan sonra tamamen aksiyon-gerilime yaslanan bir filmdi. Elindeki malzemeyi sadece ticari açıdan değerlendirmeyi seçen yapımcılar devam filmlerinde de aynı yolu izlediler. Halbuki kapsamlı bir şekilde işlenebilecek bir meselesi, sadece Amerika değil dünyanın gidişatına dair bir tartışma açabilecek malzemesi olan bir hikayeden söz etmek mümkün. Ancak yapımcılar büyük bir potansiyel taşıyan bu distopik hikayeyi üç filmde de kullanamayıp, oldukça sıradan korku gerilim filmlerine imza attılar. Bu ay gösterime girecek serinin dördüncü filmi İlk Arınma Gecesi (The First Purge) için de farklı şeyler düşünmek zor. Yine de ileride kimsenin hatırlamayacağı bu serinin meselesi hakkında tartışmakta fayda var. Dünya konjonktürü ve özellikle Trump sonrası Amerika düşünüldüğünde Arınma Gecesi serisinin temas ettiği mevzuların güncel olduğunu belirtmeliyiz.

İlk film anlatacağı fantezinin detaylarını vererek başlıyor. Sene 2022. Amerika’da işsizlik oranı yüzde 1, suç oranı tüm zamanların en düşük seviyesinde. Şiddet neredeyse yok. Bir istisna dışında. Suç oranının düşmesini sağlayan bir istisna. Yılın sadece bir günü, cinayet dahil her türlü suç 12 saat boyunca yasal. Sadece 10. seviye devlet yetkilileri dokunulmazlık elde etmiş durumdalar. Psikologlar, siyasetçiler, uzmanlar bu sistemin son derece sağlıklı olduğunu anlatıyorlar. Zenginler gelişmiş güvenlik sistemleriyle bu tek gecelik akıl almaz vahşeti evinden izleyerek geçirebiliyor. Ama yoksullar kendini koruyamayacak durumdalar ve dışarıda öldürme açlığıyla gezen gözü dönmüşlerin avı haline geliyor. Varlıklı olanın hayatta kaldığı, güçsüz olanın avlandığı bir sistem. Devletin kendi vatandaşlarını ölüme terk ettiği, insanların birbirini yasal şekilde öldürülmeleri üzerine kurduğu bir sistem. 

Arınma Gecesi dinsel referanslar ve motifler üzerine kurulmuş bir distopya. Geçmişteki şiddet görüntüleriyle başlayan film şiddetin son bulmasını sağlayan Arınma Gecesi’ni kutsal kitaba dayandırıyor. İktisadi ve toplumsal yıkım son bularak Amerikan ulusu yeniden ayağa kalkmış, insanlar kurtuluşa ve huzura ermek için günah çıkartıp sorasında hayatına devam etmeyi bir sistem haline getirmişler. Öldürenlerin öldürdükçe daha iyi insan olduğu, öldürülenlerin dünyanın daha iyi bir yer olması için av olmayı kabul ettikleri, ölümün kutsandığı bir sistem. Sistem devreye girdiğinde ilk duyulan cümleler ise şöyle: “Tanrı Yeni Kurucu Babalarımızı, Amerika’yı ve yeniden doğmuş ulusumuzu kutsasın.” 

Arınma Gecesi üst sınıfları koruyup, konforlarını devam ettirmelerini sağlarken alt sınıfların güvenliksiz bir ortamda ortadan kaldırılmasına olanak sağlıyor. Yoksullaştırılan bireyler kendi aralarında güçlü güçsüz olarak bölünürken bir kısmı şiddeti uygulayan, kaotik ortamın piyonları haline dönüşürken diğerleri de sisteme karşı ayaklanamadan ortadan kaldırılmış oluyor. Radyoda konuşan ve arınma planını “patronumu öldüreceğim” diye açıklayan “sıradan vatandaş” ise adeta sistemi özetliyor. Sisteme karşı kızgınlığını sistemin elverdiği ölçüde şiddete dönüştürüp kendi adaletini kendi sağlamaya çalışan bireyler için arınma gecesi eşsiz bir fırsata ve tatmin aracına dönüşüyor. Diğer yandan sistemin kendisine hesap sormak yerine sistemin yarattığı sınıfsal, etnik ayrımlara göre rol üstlenip bu vahşetin parçası haline getirilen insanlar din ve milliyetçilik unsurlarıyla uyuşturulmaya/uyutulmaya devam ediyor. 


İlk filmde refah ve konfor içerisinde yaşayan varlıklı bir ailenin merkezinde olduğu bir hikayeyi takip ederiz. İki çocuklu aile babası James Sandin, güvenlik sistemi satan bir şirkette çalışmaktadır ve son teknolojiyle güvenliği artırılmış bir evde yaşamaktadır. Evsiz bir adamın Sandin’in evine sığınmasıyla Arınma Gecesi’ndeki öldürme ritüeli kapitalizmin simgesi olan başkarakterin evine sıçramış olur ve hikaye evin içerisinde geçen bir gerilime dönüşür. Böylelikle Arınma Gecesi bir taraftan hem “ev istilası” ve “dışarıdan gelen tehlike” temalarını işlemiş olur hem de ister istemez son yıllarda artmakta olan “özgürlük için daha fazla güvenlik” tartışmalarının üzerinden de okunabilen bir yapıya bürünür. Sandin ailesinin evsiz adam üzerinden yaptığı tartışmalar bu güvenlik meselesine dair tartışmaları içerisinde barındırır. Varlıklı aile “ya biz ya da o” diyerek evsiz adamı dışarıdaki kana susamış çeteye teslim edip kendi yaşamlarını kurtarmayı mı seçecek, yoksa vicdanlarını dinleyip dışarıdaki çeteye karşı mücadele mi edecekler? Filmin sonu da bu ikilem üzerine kuruludur. 

Çarpıcı distopik fikrine rağmen suçun nasıl sıfıra indiği, sistemin ve devlet aygıtlarının nasıl işlediği, genel resmin dışında ülkenin yapısının ne durumda olduğuyla ilgili akılcı bir açıklamaya sahip olmayan ilk filmin hemen ardından 2014 yılında vizyona giren Arınma Gecesi: Anarşi (The Purge: Anarchy) ise ilk filmin aksine evde değil dışarıda geçmekte. Arınma Gecesi sayesinde yoksulluk sınırı altında yaşayanların her geçen gün azaldığı bilgisiyle başlayan film, arınmaya katılmayan ama dışarıda mahsur kalan bir grup insanın hayatta kalma savaşını anlatıyor. Silah kullanmayı bile bilmeyen bu gruba yardım eden Çavuş karakteri ise hikayenin kahramanı olarak başrole yerleşiyor. Şiddetin yoğun bir şekilde gösterildiği filmde karşıtlıklar bariz bir şekilde görülmektedir. Çoğunluğu beyaz, varlıklı, üst sınıfa mensup Amerikalılara karşı beyaz olmayan, alt sınıfa mensup Amerikalılar karşı karşıyadır. Zenginlerin bir kısmı satın aldığı yoksul ve hasta insanları ritüel eşliğinde öldürmekte, diğer kısmı ise toplattığı insanları av partilerinde katletmektedir. Bir taraftan ise sisteme karşı bir direniş örgütlenmiş ve Yeni Kurucu Babaları yok etmek üzere mücadele etmektedir. Diğer taraftan da orduya ait tırlar caddelerde dolaşmakta, askerler insanları katletmektedir. Filmin sonunda bunun nedeni ortaya çıkar; insanlar eskisi kadar birbirini öldürmediği için hükümetin mevzuya el atarak ölüm rakamlarını yükseltmeye çalıştığını öğreniriz.


2016 yapımı serinin üçüncü filmi Arınma Gecesi: Seçim Yılı (The Purge: Election Year) ise yine sokaklardaki dehşeti anlatmakla beraber bu kez Arınma Gecesi’ni ortadan kaldıracağını söyleyen bir Başkan adayını konu alır. İkinci filmde yavaş yavaş ortaya çıkan sistemdeki sorunlar bu filmde siyasi hesaplaşmanın merkezindedir. Bu vahşete son vereceğini söyleyen Başkan adayı Arınma Gecesi’nde bir suikastla ortadan kaldırılacaktır. İktidarını seçimle devam ettirmek yerine kirli ve kanlı yollara başvuran hükümetin sistemi istediği gibi kullandığının altını çizen hikaye bir taraftan da böyle bir sistemle nasıl mücadele edileceğini de sorgular. İkinci filmdeki direniş örgütünün burada da devam eden silahlı mücadelesi ile Başkan adayının siyasal mücadelesi çakıştığında ise bu sorgulama biraz daha açığa çıkmış olur. 

Arınma Gecesi serisi sınıfsal ve kişisel intikamların toplumsal vahşete dönüştüğü bir distopya olarak gerçeklikten uzak olsa da aslında yakın gelecekte geçen bu hikayeler fantezi sunmakla birlikte referanslarını tam olarak günümüz gerçekliğinden almakta. Serinin bir Amerika portresi sunmaktaki başarısızlığının sinemasal açıdan birçok sebebi olsa da, derinlikli bir distopya kurmakla yakından uzaktan alakası olmasa da özellikle Trump sonrası Amerika’sına denk düştüğü şeyler yok değil. Göçmenlere karşı Meksika sınırına duvar öreceğini ilan eden bir Amerikan Başkanı’nın varlığı ne kadar fantastik ise Arınma Gecesi’nde anlatılan da bir o kadar fantastik sayılabilir. Bireysel silahlanmanın hızla arttığı, lise çağındaki çocukların bile katliamlar yaptığı, savaşların kutsal kitaplara dayandırıldığı, öldürmenin kutsallaştırıldığı, hükümetlerin ölümü normalleştirdiği bir çağda Arınma Gecesi benzeri bir fantezinin gerçekleşme ihtimali gerçekten imkansız sayılır mı?


Sonuçta Arınma Gecesi serisi elindeki “politik” ve güncel malzemeyi hakkıyla kullanmak yerine son zamanlarda sayısı bir hayli artan distopyaları, kıyamet hikayelerini ve sistem karşıtı kahramanları sığ aksiyon filmlerine meze eden anlayışın bir parçası haline geliyor. Michael Bay gibi bir ismin yapımcılık koltuğunda oturduğu bir seriden George Romero’nun zombi üçlemesindeki gibi sağlam bir politik metin beklemek hayalcilik olur elbette. Ama yine de eşitsizlik, ırkçılık, bireysel silahlanma, “alt sınıfların temizliği”, toplumun kontrol altında tutulması, vigilante gibi mevzulara temas eden böyle bir serinin bir survivor hikayesi olarak paketlenip özellikle genç kuşakların sistem karşıtı eğilimlerini sömüren bir gerilim aksiyon serisine dönüştürülmesi kaçan bir fırsat olarak sayılabilir. Öyle olmasaydı her şeyin başlangıcını anlatan ve bu ay vizyona girecek serinin dördüncü filmi İlk Arınma Gecesi merak edilebilirdi.

Arınma Gecesi’nin bir yandan da bireysel silahlanmanın ve şiddetin arttığı, devlet tarafından şiddet dilinin, nefret suçunun ve fiziksel şiddetin normalleştirildiği, suç oranın yükseldiği, hapishanelerin dolup taştığı, muhaliflerin, akademisyenlerin, gazetecilerin, sanatçıların açık açık tehdit edildiği, kriminalize edildiği bizim gibi ülkelerde de karşılığı farklı elbette. Bu yüzden Arınma Gecesi serisindeki muhafazakar soslu neoliberal sistemin ve güçlü otoritenin tanıdık geldiğini söylersek çok da yanlış olmaz. 


(Yeni E - Temmuz)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder