15 Ağustos 2018

Bir distopya olarak İstanbul - Bölüm 3

Fotoğraflar: Elif Kahveci

“Şehrin yeni merkezi...” 

Sinemalarda filmden önce süren 20 dakikalık işkencede, devasa billboardlarda, televizyonda, sokakta, otobüste, her köşe başında karşımıza çıkan emlak, inşaat, rezidans reklamlarında hep aynı cümleyi görüyoruz, duyuyoruz: “Şehrin yeni merkezi...” Şehrin dışındaki çirkin yapılarla dolu gri renkteki yeni yerleşim alanlarının şehir merkezi olarak sunulduğu ve arsızca pazarlandığı Yeni Türkiye’de gerçeklik hızla yok edilirken bir zamanlar şehrin kültür merkezi olan tarihi Beyoğlu ilçesi de son nefesini vermek üzere.

Ekonomi ve kültür politikalarının iç içe geçtiği son 15 yılda “şehrin yeni merkezi” olarak sunulan şehir dışındaki siteler, rezidanslar, fanusta yaşam örnekleri hızla çoğalırken şehir merkezinin artık neresi olduğunun da pek bir önemi kalmadı. Şehrin kendisini bulabilmenin mümkün olmadığı 2018 Türkiye’sinde bir zamanlar İstanbul’un kalbi olarak görülen Taksim de distopyanın kendisine dönüşmüş durumda.

3. Havalimanı Proje Alanı, Kabataş İskelesi, Maltepe Nish Adalar, Yassıada ile başladığımız; Maslak, Gültepe, Feriköy ve Fikirtepe’yle devam ettiğimiz “Bir distopya olarak İstanbul” dosyasının üçüncü bölümünde Beyoğlu bölgesini ele alıyoruz ve Taksim Meydanı, İstiklal Caddesi ve Tarlabaşı’ndan geriye kalanlara bakıyoruz:


TAKSİM MEYDANI
#distopya #bellek #sermaye #tarih #kültür #yıkım #betonsevdası 

Nerede?

 

Eskiden nasıldı? 
Cumhuriyet Anıtı, Talimhane, Gezi Parkı, Atatürk Kültür Merkezi... Sadece İstanbul’un değil ülkenin en önemli meydanı olan Taksim Meydanı’nın yaklaşık 300 yıllık bir geçmişi var. Bu tarihi meydanın yıllar içerisinde geçirdiği değişim bir yana son 15 yılda dönüştüğü “şey” bir yana. Bu yüzden çok geriye gitmeye, 60’lar 70’ler nostaljisi yapmaya gerek yok. Elbette 15 yıl önce de Taksim sorunsuz bir yer değildi. Kalabalığı, yorucu atmosferi, kaotik yapısı, öldürücü trafiğiyle birçok sıkıntıyı beraberinde getiriyordu. Ancak, bir meydan olarak toplumsal işlevini sürdüren, birbirinden farklı kesimlerin bir araya geldiği, herkese eşit kullanım olanağı sağlayan, nümayişlere ve etkinliklere ev sahipliği yapan, kent dokusunu taşıyan, mimari ve tarihi özelliklerini sürdürmeye devam eden, farklı seslerin duyulmasına olanak sağlayan, nefes alan, üzerindeki insanlarla var olan bir yerleşimdi Taksim. Büyük toplulukların bir araya geldiği, muhalefetin, öğrencilerin, sivil toplum kuruluşlarının, sesini duyurmak isteyen herkesin meydanıydı Taksim. Çevresindeki kültür, eğlence, ticaret alanlarıyla bağlantılı, sadece üzerinden geçilen değil üzerinde yaşanılan bir alandı. 

Şu anda ne durumda? 
TOMA, panzer ve diğer polis araçlarıyla ablukaya alınmış, beton yığınına dönüştürülmüş, yeşilden arındırılmış, yitirdiği gerçekliğin yerini saksılarla doldurmuş, her metrekaresi mezarlığı andıran bir yer artık Taksim Meydanı. Yayalaştırma projesinden beri sürekli bir düzenleme yapılmakta. Trafik yerin altına alındı ama yerin üstü beton kütlesine dönüştü. Politik hamlelerle toplumun büyük bir kesimi Taksim’den uzaklaştırıldı. Taksim miting alanı olmaktan çıkarıldı. Ülkedeki ve dünyadaki konjonktür, bombalı saldırılar, yabancı turistin uzaklaşması ve kültürel dönüşümle Taksim’in kimliği hızlı bir şekilde değişti. Meydanın bu yeni hali herkesin kullanabileceği bir alan olarak tasarlanmadı sadece belli bir kesime uygun hale getirildi. Artık meydanda toplanmak yasak, anmalar yasak, keyfe göre bazı günlerde giriş çıkışlar yasak... Bağlantı yollarındaki trafik sorunu devam ediyor. Yağmur yağdığında ise devasa altyapı sorunu kendini gösteriyor!

Tarihi ve kültürel tahribat ise hızla devam ediyor. İstanbul’un simge yapılarından Atatürk Kültür Merkezi yıkıldı. Bu yıkıntının tam karşısında Taksim Cami’nin inşası devam ediyor. İktidarın güç gösterisinden en büyük zararı gören yerlerden biri Taksim Meydanı oldu. Sosyal ihtiyaçlara göre değil politik sebeplerle inşa edilen birçok yapı gibi Taksim Camii de hem mimari açıdan hem çevreye uygunluk açısından büyük tartışmaları beraberinde getirdi. Bu yaz tamamlanması beklenen caminin meydanı domine edeceğini öngörmek ise çok zor değil. 

Neden distopya?
Dört bir yanı panzer ve TOMA’larla dolu, her açıdan gözetlenen, her köşe başında polis sorgusuna takılabileceğiniz bir şehir meydanı. Toplanmak, basın açıklaması yapmak, nümayiş, etkinlikler yasak. Toplumun büyük bir kesiminin dışlandığı ve toplum mühendisliğinin somut bir şekilde görülebileceği bir alan. Atatürk Kültür Merkezi’nin yerinde yıkıntılar, Topçu Kışlası projesi için dümdüz edilmeye çalışılan Gezi Parkı’nın çevresinde betondan ibaret bir alan, bir tarafı baklavacılarla sarılmış, yok edilen yeşillik yerine saksılar getirilmiş, planlanmadan ve hiçbir estetik kaygı güdülmeden yapılan çevre düzenlemesiyle üzerine ağıt yakılacak bir şehir merkezi. Şehrin dokusunu taşımayan, toplumsal işlevini kaybetmiş, şehirde yaşayanların büyük çoğunluğunun uzaklaştığı, canlılığını yitirmiş, ekonomik açıdan Arap turistler sayesinde ayakta kaldığı için tamamen turistlerin kültürüne ve yaşam standartlarına göre dönüşüm geçiren tarihi, kültürel ve mimari özelliklerini yitirmiş, görsel çekiciliği olmayan ölü bir yer artık Taksim Meydanı.


Yakın dünyalar:
1984 başta olmak üzere birçok klasik distopik hikayeyi hatırlatsa da Taksim Meydanı’nı bir şeye benzetmek çok da mümkün değil aslında. Modern şehir hayatı üzerine hikayeler bile Taksim’in şimdiki hali yanında şirin kalıyor! Diğer yandan bellek üzerinden bir anlatı kuran ve son derece kişisel bir hikaye anlatmasına rağmen Alain Resnais başyapıtı Hiroşima Sevgilim’in (Hiroshima Mon Amour) şehir, geçmiş ve gerçeklik üzerine düşündürdükleri aklımızın bir köşesinde duruyor. Jean Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon kitabından pasajlar da Taksim için kullanılmayı bekliyor.

İSTİKLAL CADDESİ
#bellek #dönüşüm #kaos #toplummühendisliği

Nerede?


Eskiden nasıldı?
Taksim Meydanı için söylediğimiz şeylerin birçoğunu İstiklal Caddesi için tekrar edebiliriz. Taksim Meydanı’ndan Tünel’e kadar uzayan, Türkiye’nin en önemli, tarihi ve turistik yerlerinden biri olan İstiklal Caddesi’nde Beyoğlu’nun en eski binaları, Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Bedri Rahmi Eyüboğlu’na ev sahipliği yapmış Narmanlı Han gibi yapılar, ülkenin en güzel ve özel sinemalarından Emek Sineması’yla birlikte Alkazar ve Sinepop gibi sinemalar, her biri yüzyıllık tarih barındıran pasajlar ve İstanbul’u İstanbul yapan yüzlerce mekan bulunuyordu. Kitapçıları, galerileri, toplumun her kesimine hitap eden eğlence mekanlarıyla sadece tarihi değil turistik, kültürel ve mimari açıdan da İstiklal Caddesi Türkiye’nin en önemli merkezlerinden biriydi. Ağaçlarla dolu caddenin tarihi dokusu da 2000’lerin başına kadar korunuyordu. Beyoğlu bölgesinde ve İstiklal Caddesi’nde AVM bulunmuyordu. 

Şu anda ne durumda? 
İstiklal Caddesi bugün hüviyetini kaybetmiş durumda. Sermayenin girişi ve önce soylulaştırma hamleleriyle sonrasında da politik sebeplerle kamusallığın yok edildiği Beyoğlu’nda en büyük tahribatı yaşayan yerlerden biri İstiklal Caddesi oldu. 2005 yılında ağaçlar söküldü. Tüm itirazlara ve protestolara rağmen Demirören AVM yapıldı. Emek Sineması, Narmanlı Han gibi yerine bir şeyin koyulması mümkün olmayan yapılar korunmak yerine yıkıldı. Yüksek kira bedelleri, “zabıta baskısı” ve “masa, sandalye operasyonuyla” mekan sahipleri çıkmaya zorlandı. Kültür alanları ve tarihi doku yok edildi, sembolik ve tarihi önemi olan mekanların neredeyse hepsi kapatıldı. Ülkenin konjonktürü, canlı bomba eylemleri, bitmek bilmeyen çevre düzenleme çalışmalarıyla önce insanlar uzaklaştı İstiklal Caddesi’nden. Hem estetik açıdan hem de güvenlik zafiyeti bakımından İstiklal Caddesi kabus haline geldi. Turist ve ziyaretçi sayısı tarihinde olmadığı kadar azaldı. Son 2-3 yıldır süren altyapı ve yol çalışmaları ve delik deşik olmuş zeminiyle yürünmesi imkansız bir haldeydi. Çalışmaların bitmesi ve nostaljik tramvayın tekrar çalışmasıyla toz, toprak, molozlar ortadan kalksa da şantiye görüntüsünden tam olarak kurtulmuş değil. Bugün beton yığınına dönüştürülen İstiklal Caddesi’ni alt üst olmuş bir tüketim merkezi olarak tanımlamak mümkün. 

Neden distopya?
Türkiye’nin en önemli tarihi ve kültür alanlarından birinin içi boşaltılmış oldu. İçindeki kültür varlıkları tek tek yok edildi. Şantiyeye dönüşmüş caddede yürümek bile işkence! Cadde Arap alfabeli turistik mekânlar, kebapçılar, tatlıcılar, nargileci dükkanlardan ibaret hale getirildi. Mimari açından uyumsuz kaotik görüntüsü iç acıttığı gibi nefes almayı da zorlaştırıyor. Taksim Meydanı’ndan Galatasaray Meydanı’na, Pera bölgesinden Tünel’e her metrekaresi gerçekliğini yitirmiş durumda. Toplum mühendisliğiyle ince ince örülen cadde estetik açıdan garabete dönmüş halde. Adım başı polis araçlarını da unutmayalım. İstiklal Caddesi artık baştan sona tedirgin ve huzursuz edici bir alan.

Yakın dünyalar:
Sadece karanlık ve kaotik dünyasıyla değil gerçeklik meselesini kurcaladığı için de Blade Runner (1982) ilk akla gelen örnek. John Carpenter’ın New York’tan Kaçış’ı (Escape from New York, 1981), Kathryn Bigelow’un milenyum kabusu Tuhaf Günler’i (Strange Days, 1995) ve Star Warsevrenindeki bazı gezegenler görsel bağlantı kurduğumuz dünyalardan bazıları. İstiklal Caddesi’nde yürürken birbirinden farklı binlerce filmi, romanı, imgeyi, anıyı hatırlamak mümkün. O yüzden Guy Debord’un Gösteri Toplumu’ndaki zaman ve mekana dair zihin açıcı cümlelerine de bir kez daha bakmakta fayda var.

TARLABAŞI
#kentseldönüşüm #mutenalaştırma #hayaletkent

Nerede?


Eskiden nasıldı?
Tarlabaşı Bulvarı'nın her iki tarafında uzanan ve Dolapdere'ye doğru inen yamaçlar üzerinde kurulu bir semt. Dolapdere, Talimhane ve Kasımpaşa semtleriyle çevrili, Taksim Meydanı’na yakın bölgenin 16. yüzyıla kadar tarlalarla örtülü olmasından ötürü Tarlabaşı adını aldığı biliniyor.16. yüzyılda levantenlerin ve gayrimüslimlerin işyeri ve konutlarında çalışanların konut alanı olarak kurulan Tarlabaşı, 19. yüzyılın ortalarından itibaren İstanbul'un önemli yerleşim birimlerinden biri haline geldi. Cumhuriyet’in kurulması ve Ankara’nın Başkent ilan edilmesiyle gözden düşen semtteki değişim Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları ve göç dalgasıyla hızlandı. 1960'lardan itibaren Tarlabaşı iç göç ve mülkiyet yapısına bağlı olarak alt gelir gruplarının yerleştiği bir bölge oldu.Kentsel Dönüşüm’ün başlangıcı olarak ise 1980 yılında bulvarın açılması için Tarlabaşı Caddesi'ndeki tarihi yapıların yıkılması gösteriliyor. Bu tarihten sonra Tarlabaşı, sosyo-kültürel ve ekonomik açıdan bir çöküş yaşadı. Bakımsız, terk edilmiş binalar arttı. Şehrin estetiğini bozan görüntüler oluşmaya başladı. Birçok mimar, tarihçi ve şehir planlamacısına göre bölgenin yenilenmesi, düzenlenmesi, yapıların restore edilmesi gerekiyordu. Ancak Tarlabaşı için “yenileme” adı altında yıkım kararı çıktı. 2006’da yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu kararıyla; Beyoğlu Kentsel SİT Alanı içerisinde kalan, binlerce insanın yaşadığı 20 bin metrekarelik alan – koruma altına alınan binalar da dahil - yenileme alanı ilan edildi. Yenileme alanı ilanından sonra aynı alan “acele kamulaştırma” kapsamına da alındı. Tüm itirazlara rağmen Tarlabaşı’nda dokuz adada kentsel dönüşüm projesine onay verildi.

Şu anda ne durumda? 
Proje yüzünden tarihi eserler korunamadı. Osmanlı mimarisinin izleri yok edildi. Tarlabaşı’nın sıra evleri yıkıldı. Bir labirent oluşturan sokak ve caddeler kimliğini ve bütün rengini kaybetti. Bölgenin taşıdığı tarihi ve kültürel miras tuzla buz oldu. Tarlabaşı’nda yaşayanlar zorla evlerinden çıkarıldı. Binalar boşaltıldı. İnsanlar dirense de yıkım başladı ve zorla çıkarıldılar. Mimarlar Odası’nın açtığı dava 2017 yılında sonuçlandı.İstanbul 3. İdare Mahkemesi projeyle ilgili iptal kararı verdi. Kararda yenileme projesinin “planlama esaslarına, kamu yararına ve hukuka” aykırı olduğu belirtildi. Buna rağmen “Tarlabaşı Küllerinden Doğuyor” sloganıyla Tarlabaşı hayalet semte dönüştürülmüş oldu. 

Neden distopya?
Merkezden şehir dışına kaydırılan hayatlar, boşaltılan ve yeniden kurulan yapay yaşam alanı! Tarlabaşı’nda yaşayan insanlar dağ başında, şehrin dışında toplu konutlara yerleştirildi. Mahalle hayatına alışmış insanlar izole bir hayatın içine mahkum edildi. Onlardan geriye kalan semt ise yıkık bir şantiye alanına çevrildi. Bulvardan geçerken dev reklam panolarından Tarlabaşı’nı görmek bile mümkün değil. Artık Tarlabaşı bir proje alanı. Mutenalaştırılarak çehresi değiştirilecek, yüksek fiyatlarla satışa çıkarılacak dairelerle bambaşka bir yer haline getirilecek. Şu andaki hali de planlanan projenin kendisi de aynı derecede korkutucu.


Yakın dünyalar:
Önce meseleyi daha iyi anlamak için Henri Lefebvre’in Kentsel Devrimkitabına bakmakta fayda var. Sonrasında Kleber Mendonça Filho’nun ülkesi Brazilya’da kentsel dönüşümü konu alan ve sözünü sakınmayan filmi Aquarius’u (2016) izlemek zihin açıcı olabilir. Ve sonrasında dünyanın sonu hikayeleri: Richard Matheson’ın Ben Efsaneyim kitabı ve aynı ürpertici atmosferi perdeye getiren The Omega Man (1971) ile The Quiet Earth (1985), 28 Gün Sonra (28 Days Later, 2002) ve 28 Hafta Sonra (28 Weeks Later, 2007) aklımızdan ilk geçen eserler. 

1,2  http://www.yapi.com.tr/haberler/tarlabasinin-fiziksel-ve-sosyo-kulturel-degisimi_95072.html
http://www.diken.com.tr/adalet-gec-geldi-tarlabasi-yenileme-projesi-yargi-karariyla-iptal/


Bu yazı Art Unlimited dergisinin Temmuz-Ağustos sayısında yayınlanmıştır.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder