15 Haziran 2018

Nostaljinin nostaljisi

Mart ayında vizyona giren sanal gerçeklik evrenini konu alan Başlat: Ready Player One ile 80’ler nostaljisini dibine kadar kullanan Steven Spielberg, bundan 25 yıl önce Jurassic Park ile tarih öncesinde yaşamış dinozorları perdeye getirerek hem mistik bir nostalji yaratmış hem de bir pazarlama harikası ortaya çıkarmıştı. Bu ikisinin birbirinden bağımsız olmadığını söyleyerek başlayalım. Svetlana Boym Nostaljinin Geleceğikitabında tarihsel bir duygu olarak nostaljinin kitle kültürünün doğuşuyla eşzamanlı olduğunu söyler ve Amerikan merkezli popüler kültürü “Jurassic Park sendromu” olarak tarif eder. Boym’a göre son teknoloji ile nostaljiyi bir araya getiren Jurassic Park yeni bir sömürge alanı yaratır ve “nostaljik bir versiyon” olarak bu alan son derece işlevseldir. 

65 yıl önce nesli tükenmiş canlıları insanların zamanına getirerek insana ait olmayan bir nostaljiyi pazarlayan filmin ana çatışması ise yeniden yaratılan bu canlıların yok edilmesidir! Böylesi çelişik ve ticari açıdan dahiyane bir fikrin yarattığı nostalji duygusu bugün ise ikiye katlanmış, yeni çekilen Jurassic Park filmleri ve yeniden kurulan dinozorlar evreni ile 1993 yılında çekilen ilk filmin de nostaljisi yeniden yaratılır hale gelmiştir.

Başa dönelim. 1993 yılına. Spielberg’ün teknik buluşları, dönemin çok ilerisinde olan görsel efektleri ve ses tasarımıyla Jurassic Park sadece yılın en çok ses getiren filmi olmamış hayal gücünün gerçeğe etkileyici bir şekilde dönüştüğü bir yapım olarak sektörü derinden sarsmış ve sonraki yılları da etkilemişti. Daha önce Jaws, E.T. the Extra-Terrestrial, Indiana Jonesbaşta olmak üzere birçok filmiyle on yıllık dönemlere damgasını vuran, aksiyon, gerilim türünde çıtayı her daim yukarıya çeken Spielberg, yine hem çocukların hem de yetişkinlerin eğlenebileceği, popüler sinemayı biçimlendiren bir film yaratmıştı. Michael Crichton’ın kitabından uyarlanan film sadece bir serüven anlatmıyordu. Genetik bilim sayesinde klonlanan soyu tükenmiş canlılar üzerinden insanın tanrıcılık oynaması ve kendini diğer canlılardan üstün görmesi mevzularını da işleyen Spielberg, kitaptaki kötü karakter milyarder Hammond’ı iyi kalpli kapitaliste dönüştürerek hem daha güçlü bir çatışma kurmuş hem de kapitalist bir karakter üzerinden sistemin iyi niyetle işlemesinin mümkün olmadığını, sonucun ne olursa olsun yıkım olacağını söylemiş oldu.

İlk filmde biyomühendislik şirketi InGen, tropikal bir adada insanlık tarihinin en önemli ve sansasyon yaratacak adımlarından birini atarak dinozorların yaşadığı Jurassic Park adında bir park açmak üzeredir. Ancak açılıştan önce çıkan aksilikler nedeniyle şirketin yatırımcıları parkın güvenliğini denetlemek için adaya uzman bir ekip gönderir. Ve bu ekiptekiler gördükleri dinozorların şaşkınlığı içerisindeyken adada aksilikler üst üste gelir ve filmin yıldızı etobur dinozorlar T-Rex ve Raptorlar serbest kalırlar ve macera başlar. Dinozorlar son teknolojilerle yeniden hayat bulurken Spielberg daha önceki filmlerinin birçoğunda kullandığı “dışarıdan gelen tehlike” temasını “geçmişten gelen tehlike” olarak dönüştürmüştür. Geçmişin yeniden canlandırıldığı serüven bir felakete dönüşürken bilimsel ve teknolojik gelişmeler de bilimkurgu, gerilim ve macera öğesi olarak son ana kadar negatif yönde işlemiştir. Spielberg sinemasının anahtarlarından biri olan aile kodları da etkili bir şekilde, hikayenin ana çatışmalarından biri olarak kullanılmıştır. Çocuklardan haz etmeyen Palentolog Dr. Alan Grant ile Hammond’ın anne babaları yanında olmayan iki torunu bu serüvende aileyi oluştururken, hepsi dişi olan ve laboratuvarda kontrollü şekilde üretilen dinozorların kendi başlarına üreyebildikleri ortaya çıktığında da aile vurgusu biraz daha önem kazanmaya başlamıştır. Jurassic Park’ın “kötüler” tarafında dinozorlar değil tanrıcılık oynayan Hammond ve şirket vardır. Sonunda T-Rex’in ölmemesini, iyi karakterlerin canını kurtarmasını ve T-Rex’in adanın sahibi olarak göründüğü final sahnesini böyle okuyabiliriz. 


Jurassic Park’ın her açıdan mükemmele yakın bir macera filmi olduğunu söyleyebiliriz. Senaryo matematiği kusursuz işleyen filmin her anında Spielberg’ün gerilim yaratma konusundaki ustalığını görmek mümkündür. Mizahi tonu, karakterler arasındaki kimya, türler arasında geçiş yapan serüvenin basamakları, her şey yerli yerindedir. Eğlence sinemasının en iyi örneklerinden birine imza atan Spielberg, diğer taraftan da asıl kitlesi çocuklar olmasına rağmen nostaljiyi yetişkinlere satarak hedef kitle tanımını ortadan kaldırmıştır. 3 dalda Oscar kazanan film Titanik’e (Titanic) kadar sürecek olan gişe rekorunu da ele geçirmişti. 

Jurassic Park’tan dört yıl sonra Steven Spielberg ikinci film Kayıp Dünya: Jurassic Park’ı (The Lost World: Jurassic Park) çekti. Bu kez ilk filmdeki adada değil dinozorların üretildiği ikinci bir adada geçen film ilk hikayedeki “hayat bir şekilde yolunu bulur” mottosundan yola çıkar. Finalinde T-Rex’in şehre geldiği  ve San Diego sokaklarının altını üstüne getirdiği film birçok açıdan da King Kong’u hatırlatır. Spielberg, Kayıp Dünya’da ilk filmdeki temaları geliştirerek işlemeye devam eder; aile olmak ve babalık mevzuları son ana kadar canlı tutulur. Soyu tükenmiş canlıların yeniden canlandırılıp, sonra yok edilmesi meselesi daha net bir şekilde tartışılır. Klasikleşen ilk filmin ardından büyük bir hayal kırıklığı yaratsa da öncülünün açtığı tartışmaları kurcalamaya devam ettiği için ikinci filmin de dikkate değer bir tarafı olduğunu söylemeliyiz. Günümüzde var olmayan canlıları yeniden yaratarak bunu pazarlayan ve tarih öncesinden aldığı mirası kendi mitini yaratmak için kullanan ve bir sömürü alanı olarak simgeleşmiş marka olan Hollywood’un - bir kez daha - insanın/güçlünün diğer canlıları/güçsüzü sömürdüğü bir hikaye anlatıyor olması ve filmin InGen adlı şirket üzerinden kurulan iyi-kötü çatışmasının üzerine inşa edilmesi Hollywood’un kendi içindeki paradoksunu da göstermektedir. 


2001 yılında ise serinin üçüncü filmi seyirciyle buluştu. Bu kez yönetmen koltuğunda Spielberg yoktu. Joe Johnston’ın yönettiği film, çocukları dinozorların yaşadığı adada mahsur kalan boşanmış bir çiftin bir ekiple adaya gelmesiyle yaşanan macerayı anlatır. Kayıp Dünya’nın aldığı kötü eleştiriler sonrasında yapılan bazı hamleler işe yaramamış ve başarısız bir devam filmi daha ortaya çıkmıştır. İlk filmin sevilen karakteri Dr. Grant’in geri döndüğü, yeni dinozorların hatta - T-Rex’ten bile güçlü bir dinozorun sahneye çıktığı, Raptor’ların birbiriyle iletişime geçtiği ve primatlardan bile zeki olduğu bilgisiyle hikayeye yeni bir boyut getirildiği Jurassic Park III, senaryosundaki boşluklar, zayıf kurulan hikaye evreni, karikatürize karakterler, bayat aile çatışması (çocuklarını adadan kurtarmaya çalışan boşanmış çift) ve dahası sorunlu kadın-erkek temsiliyetiyle (gücüne adada kavuşup baba olarak kendini var eden erkek, boşandığı eşinin güçlü bir karakter olduğunu anlayınca ona geri dönen kadın!) kısa sürede kendini imha etmiş oldu. Serinin hem ticari hem de sinemasal açıdan tükenişine rağmen yok olmuş bir türü metaya dönüştüren Jurassic Park serisinin bu konuda hâlâ en güçlü örnek olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunda kitabın yazarı Michael Crichton’ın payının çok önemli olduğunu da belirtmeliyiz.


Ve günümüz. Aradan yıllar geçti. Nostaljiye rağbet daha da arttı. Diziler, filmler, dergiler, kitaplar... Nostaljinin sömürü alanına dönüştürülmediği sektör neredeyse yok gibi. Sinema ve televizyon da bundan fazlasıyla nasibini aldı. 80’lerin, 90’ların kült yapımlarının yeniden çevrimleri, eski serilerin güncelleştirilerek kurulan yeni evrenleri ya da direkt dönemi kullanarak nostaljinin kendisi üzerine tasarlanan yapımlar gün geçtikçe artmakta. Yaratıcılığın ve yeni hikayelerin azaldığı, nostaljinin kurtarıcı olarak sektörü ayakta tuttuğu bu dönemde hayata yeniden geçirilen projelerden bir tanesi de Jurassic Park oldu. Jurassic World adıyla ilk filmden 22 sene sonra perdeye gelen Park, tahmin edilenden de fazla ilgi topladı. Safety Not Guaranteed ile dikkat çeken yönetmen Colin Trevorrow’a emanet edilen Jurassic World tüm zamanların en fazla izlenen beş filminden biri oldu. 1993 yapımı klasiğin izinden giden Trevorrow, neredeyse aynı hikaye yapısını kullanarak baştan sağlam bir adım atmış oldu. John Hammond’ın tasarladığı Park artık Jurassic World adıyla hizmet vermektedir ve dünyadan binlerce insan ziyaret etmektedir. Parkın sahibi Simon Masrani, ziyaretçilerin ilgisini arttırmak için dinozorların genleriyle oynayarak yeni bir tür yaratır ve T-Rex’ten bile daha korkutucu olan bu dinozorun zekası bir süre sonra bütün parkı ve ziyaretçilerin hayatını tehdit eder. Spielberg’in filminden farklı olarak bu kez adada ziyaretçiler de vardır. Dolayısıyla daha fazla panik, daha büyük tehlike ve içi daha dolu bir macera vaat etmektedir Jurassic World. Trevorrow, Spielberg’ün izinden giderek, hem yeni neslin seveceği güncel bir macera anlatmayı hem de nostaljinin nostaljisini yaratmayı başarır. 1993 yapımı klasiğe göndermelerle dolu olan film hem 90’lar nostaljisini kullanır hem de dinozorlar üzerinden yaratılan mistik nostaljiyi merkezde tutar. 


Her açıdan istediği sonuca ulaşan yapımcılar Jurassic World’ün devam filmleri için hemen harekete geçti. Bu ay vizyona giren Jurassic World: Yikilmis Krallik (Jurassic World: Fallen Kingdom) Park'ın dinozorlar tarafından yıkılmasından dört sene sonrasını anlatıyor. Bu kez adadaki yanardağın harekete geçmesiyle dinozorlar yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. 65 milyon yıl önce soylarının tükenmesine neden olan doğa olayına benzer bir şekilde! Tarih öncesini yeniden yaratarak pazarlamaya devam eden serinin bu halkası kağıt üzerinde çok iyi işleyebilecek bir malzemeye sahip. Sadece dinozorları değil tarih öncesi imgelerin birçoğunu geri dönüşüme sokmak ve basit çağrışımlarla mistik nostaljiyi besleyecek olmak ilk bakışta zekice hamleler olarak dikkat çekiyor. Geçmişi yeniden yaratırken geleceği de tasarlayan bu nostalji Jurassic Park’ın ve genel olarak Amerikan sinemasının, popüler kültürün elindeki en güçlü koz. Bugün bakıldığında kendi kendisinin nostaljisini yapan bu sinema ve negatif duygulardan arındırılmış bu nostalji Boym’un tarifiyle “ulusal bir saplantı olarak başlayıp gelişen” bir kültürün üzerine inşa edilmiştir. Bir kayıp cennet hikayesi olarak Jurassic Park, aynı zamanda kayıp cennetin nostaljiyle birleştiği yüzlerce versiyondan bir tanesi. Her defasında büyüyen bir evren, teknolojik bir masal. En nihayetinde sömürünün sömürüsü, nostaljinin nostaljisi.

1 Svetlana Boym, Nostaljinin Geleceği, (İstanbul; Metis Kitap, 2009).

(Yeni E - Haziran)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder