25 Mayıs 2018

Paramparça

2011'den beri yeni filmini heyecanla beklediğimiz Lynne Ramsay’nin yönettiği Hiçbir Zaman Burada Değildin (You Were Never Really Here) son yıllarda görüp görebileceğimiz en sarsıcı ve yenilikçi filmlerden bir tanesi. Ramsay'nin Jonathan Ames'in kitabından uyarladığı filmi bir tetikçinin peşine takılıyor.


Annesiyle yaşayan, az konuşan, elindeki çekiçle işini gören Joe’nun hikayesi birçok açıdan sinema tarihindeki ünlü seri katil ve sosyopatların hikayesinden farksız dursa da Lynne Ramsay’nin kurduğu anlatı You Were Never Really Here’ı benzersiz bir filme dönüştürüyor. Joe’nun bütün eylemleri, dış dünyada karşısına çıkan herkes ve her şey geçmişindeki ve hayalindeki anlarla parçalanıyor. 

Ramsay’nin anlatısını bu anlar ve parçalar üzerinden kurduğunu söyleyebiliriz. Tasarladığı görsel ve işitsel dünya filmin hikayesinin kendisi aslında. Karakterin şimdiki zamanda başına gelenler değil iç dünyası bu sarsıcı tasarımla kuruluyor. Joe’nun dış dünyada başrolünde olduğu ya da dahil olduğu şiddetle zihnindeki şiddet parçaları iç içe geçiyor. Görüntüler, sesler, sokaktaki şiddet, kirli işler, politik yozlaşma ve gizlenmiş suçlarla Joe’nun çocukluğundan kalan şiddet anları, savaş travmaları ve birbirinden kopuk imgeler Ramsay’nin anlatımının asıl malzemesini oluşturuyor.


Bu kadar bölünmüş ses ve görüntüyü hipnotize edici bir kurguyla bir araya getirebilen Lynne Ramsay’ye hayranlık duymamak zor. Jonny Greenwood’un müzikleri ve Paul Davies’in ses tasarımıyla birlikte filmin her anı, Joe’nun zihni ve seyircinin algısı daha da parçalanıyor. Filmin atmosferi Joe’nun zihninden taşan imgeler, New York sokaklarının ve suç dünyasının tekinsizliğiyle giderek kararıyor. Joe’nun şiddetin hangi tarafında olduğu bir süre sonra önemsizleşiyor. Şiddete maruz kalmış, şiddetle büyümüş, şiddetle aklını yitirmiş bir karakter olarak Joe’nun zihnindekiler ne anlatıyor? Ramsay, sesler ve imgelerle hikayesini bulanıklaştırmayı, birçok detay ve ipucuyla muğlaklaştırmayı da ihmal etmiyor. Joe’nun yaşadığı hayat (geçmiş ve travmaları), dışarıda gördükleri (New York sokakları) ve yaptıkları (Küçük kızları kurtarması) olarak üç ana başlıkta toplanabilecek parçalar 90 dakikalık hikayede birbirine bağlanıyor. Ramsay, bu parçaları birbirine bağlarken düzenli ve sıralı bir yapı kurmak yerine dağılmış, tuzla buz olmuş Joe’nun zihnine seyirciyi sokabilmek için bir dünya tasarlıyor. Joe ne görüyorsa o kadarını görüyoruz. Saniyelik süren geçmişten kopup gelen travmatik anlar, unutamadığı sesler, kafasını parçalayacak gibi yanıp sönen imgeler, gerçekle iç içe geçen halüsinasyonlar... Joe’nun vücudundaki yara izleri de bilinçaltındaki hasarın bir parçası. Çocukluğundan itibaren maruz kaldığı şiddetin Joe’da bıraktığı fiziksel hasar ve almaya devam ettiği darbeler darmadağın olmuş zihninin bir yansıması. Ramsay’nin parça parça bölerek kurduğu bu anlatım Joe’nun bilinç akışına dahil olmamızı sağlıyor. Filmdeki her öge; kurgu, ses tasarımı, müzik, Joaquin Phoenix’in oyunculuğu anlatımın bir parçası olarak kusursuz bir şekilde işliyor.


You Were Never Really Here klasik bir anlatıya sahip değil. 90 dakikalık sürede başkarakteri takip ettiğimiz bir hikaye, bir olay örgüsü varmış gibi görünse de Ramsay’nin sinema dili izlediğimiz filmi benzerlerinden bariz bir şekilde ayırıyor. Filmin açılışında Joe’nun bindiği taksinin şoförünün söylediği – ve bir kısmını dudaklarından okuduğumuz - şarkının sözleri sadece filmin adını fısıldamıyor, Joe’nun zihnini çepeçevre sarmaya devam ediyor o sözler. Joe’nun eline aldığı ve çocukça baktığı rengarenk jelibonlar bu hazmetmesi zor kanlı hikayedeki kontrastın bir detayı değil sadece. En küçük ayrıntı bile anlatımın parçası olarak yerini buluyor. Ramsay’nin kurduğu estetiği anlamak için Joe’nun şiddet dolu dünyasını incelikli bir şekilde nasıl kurguladığına bakmak gerekiyor. Örneğin; Joe’nun silah olarak kullandığı çekice uzunca baktığı ve satın almak için eline aldığı sahnenin ardından sokakta bir grup Asyalı kadının Joe’ya “fotoğrafımızı çekebilir misiniz?” dediği sahne geliyor. Joe, genç kadının telefonunu eline aldığı an geçmişinde kaybolmaya başlıyor. Kadınlar fotoğraf için poz verirken Joe, Asyalı kadınların yüzlerindeki detaylara, gözlerinin içine bakıyor ve dağılmaya başlıyor. Önce bir ses arkasından iki-üç saniyelik bir görüntü giriyor ve sonrasında hava kararmış, Joe’yu kendini yere bırakmış bir şekilde görüyoruz. Joe’nun askerlik geçmişi ve sonrasında çalıştığı işlerde gördükleri, bölük pörçük bir halde zihninde yaşamaya, hayatını esir almaya devam ediyor. Lynne Ramsay geçmişteki hikayelerin detayıyla ilgilenmiyor. Geçmişin bıraktığı hasarın kendisiyle ilgileniyor. Bu yüzden de kullandığı ses ve imgeleri Joe’nun bilinçaltına yaptığı yolculuğun parçaları haline getiriyor. Filmin estetiği de bu tercihler üzerine kurulu. Şiddetin yükseldiği en kanlı sahnelerin hemen ardından Joe’nun güçsüz olduğu anlar ortaya çıkıyor. Ya da tam tersi. Joe’nun kırılganlığı, zayıflığı, güçsüzlüğü, acı çektiği, kaybolup gittiği anlar, en şiddetli sahneleri bölerek araya giriyor. Tekrarlı flashback’ler, geçmişten gelen sesler, seyircinin de algısını bozan halüsinatif anlar, aniden kesilen şiddetli sahneler... 

Lynne Ramsay hikayesini parçalayarak anlatırken, sesten imgeye, geçmişten şimdiki zamana sürekli atlayan kurgusuyla sinema tarihinin en etkileyici anti-kahramanlarından birini yaratıyor. Cannes’da Ramsay’ye En İyi Senaryo, başroldeki Joaquin Phoenix’e En İyi Erkek Oyuncu ödülü getiren You Were Never Really Here hakkında ne kadar konuşulursa konuşulsun, ne kadar şey yazılırsa yazılsın eksik kalacağı muhakkak. Böylesine yenilikçi ve etkileyici bir sinemanın etkisinden uzun bir süre çıkmak da kolay görünmüyor. 


(Yeni E - Mayıs)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder