1 Ocak 2018

Bir distopya olarak İstanbul

- Bölüm 1 - 
Fotoğraflar: Elif Kahveci

Distopya kelimesinin sıkça tartışıldığı, hayatlarımızı özetlediği bir dönemdeyiz. Gelecekle ilgili bir kavramın günümüzü anlatmak için kullanılması bir taraftan paradoksal bir durum yaratırken diğer taraftan da korkunç bir geleceğin şimdiki zamana ait olacak kadar yakın ve öngörülebilir olması bu tanımlamayı zorunlu kılıyor. Sanki geleceğe ait kurgular bugünün gerçekleri olarak önümüze düşüyor.

İçinde yaşadığımız siyasi atmosfer, gündemdeki meseleler ve dünyanın gidişatının yanı sıra beklenen deprem, sel gibi doğal afetler, genetiği değiştirilmiş gıdalar, şantiyeye dönüşen kentlerle her tür distopyayı aynı bünyede barındıran bir coğrafyaya dönüştü Türkiye. Ve bu coğrafyanın/cehennemin başkenti olarak İstanbul distopik hikayelerin merkezinde yer almaya ve post apokaliptik filmleri andıran karelerle gerçekliğini yitirmeye, hafızasını kaybetmeye devam ediyor. Peki, izlediğimiz, okuduğumuz distopyalara ne kadar yaklaştık?

Plansız kentleşme, göç, her geçen gün büyüyen trafik sorunu, inşaat üzerine kurulu ve rant üzerinden dönen ekonomi politikaları, “büyüklük” saplantısının sirayet ettiği estetikten yoksun yapılar, betonla örülen semtler, yok edilen park, orman, yeşil alanlar, ağaçlardan yoksun bırakılan sokaklar, sayıları sürekli artan AVM ve oteller, ekosistemi tehdit eden “mega” projeler... İstanbul sadece dokusunu, estetiğini, fiziksel özelliklerini kaybetmiyor. Tarihini, geçmişini, hafızasını, kültürünü, rengini kaybediyor. Geri dönüşü olmayan bir kayıp bu. Mutenalaştırmayla semtler değişiyor, kentsel dönüşümle mahalleler, sokaklar ruhunu kaybediyor, “taşınma” yöntemi adı altında tarihi yapılar, mekanlar bir bir yok ediliyor, ormanlık alanların yerine açılan ihalelerle yeşil yerini griye bırakıyor .


Yeni toplum tasarımından ve politik manevralardan bağımsız olmayan bütün bu değişimler, bu projeler, bu büyüme çılgınlığı, bu inşaat tutkusu İstanbul’u 15 yıl gibi kısa bir süre içerisinde bambaşka bir yapıya büründürmekle kalmadı karanlık geleceği anlatan distopik roman ve filmlerdeki kurmaca şehirlerin yanına yerleştirdi.

İstanbul’dan geriye artık sadece adı kalmış durumda. Görsel açıdan tamamen değişen, siluetini kaybeden bir şehir İstanbul. Distopyalarda toplumsal, kültürel ve politik değişimler kadar önemli bir unsur da mimari değişimlerdir. Mimarlık tarihçisi Leland M. Roth’un dediği gibi “Mimarlık onu üreten kültürün sessiz bir kaydıdır.” 1984’teki gözetim alanları, Brazil’deki retro future tasarımlar ve estetiği bozan daracık odalar, Mad Max’teki insansız çöller ve çıkışsız dünya, Gizemli Şehir’deki (Dark City) karanlık sokaklar ve caddeler, Son Umut’taki (Children of Men) kaotik şehirler, The Handmaid's Tale’deki renk kullanımı ve Nazi dönemini andıran yapılar, Black Mirror’daki steril dünya... Bütün distopyaların ruhunu ve atmosferini görsel dil belirlerken mekan ve şehir tasarımları da hikayeyle ilgili çok önemli ipuçları vermektedir. Aldous Huxley Cesur Yeni Dünya’ya, otuz dört katlı gri bir bina olarak betimlediği Londra Merkezi Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’ni tasvir ederek başlar. Ya da Jean Luc Godard’ın Alphaville’i hikayesini “mekanın mükemmelliği” üzerinden anlatır. Özetle, distopyalarda kurgulanan dünyalarla kentsel form iç içe geçirilir.

Yaşam alanlarının azaldığı, bireyin özgürlüğünün kısıtlandığı, toplu konutlar ve AVM’ler arasında nefes almanın zorlaştığı, gökdelenler ve trafik yüzünden akıl sağlığının kaybedildiği, yeşil alanların, parkların yok denecek kadar azaldığı bir şehir olarak İstanbul; Kafkaesk ruh haliyle 1984, Brazil, The Bothersame Man, Being John Malkovich gibi filmleri, diğer taraftan Bıçak Sırtı (Blade Runner), Gizemli Şehir gibi Alman dışavurumculuğundan etkilenen distopyaları, bazen Max Ernst çizimlerini, bazense post apokaliptik senaryoları akla getiriyor. 

İşte distopyanın kendisi haline gelen İstanbul’un değişen ve yok olan bazı semt ve mekanları:

3 . HAVALİMANI PROJE ALANI
#doğanıntahribatı #çölleşme #kıyametsenaryosu

Nerede?



Eskiden nasıldı?
Proje alanında önceden Kuzey Ormanları sınırları içinde yer alan Yeniköy-Akpınar köyleri vardı. Yeniköy meralarının olduğu bölgeyle ilgili ÇED raporunda1 şöyle ifadeler yer alıyordu; “Doğal yaşamın hızla geliştiği, yüzde 81’i ormanlık ve yüzde 8,6’sı da göl ve göletlerden oluşan bir alan. Bu alanın 236 hektarı mera ve 60 hektarı da kuru tarım arazisidir”

Şu anda ne durumda?
Bakanlar Kurulu, 2 Ocak 2014 tarihli kararıyla üçüncü havalimanı projesi kapsamındaki İmrahor, Tayakadın ve Yeniköy Ağaçlı, Akpınar ve İhsaniye köylerindeki araziler için hiçbir geçerli gerekçe göstermeden, TOKİ tarafından ‘acele kamulaştırma’ yapılması kararı aldı.2 

2018’de bitmesi planlanan projenin inşası hızla sürmekte, alan iş makinalarına teslim edilmiş durumda. Önceden yüzde 90’ı göl ve orman olan bölge hızla betonlaşmakta. Adeta rengi değişen proje alanı bilim kurgu filmlerindeki korkutucu gezegenleri anımsatmakta.

Neden distopya?
Dünyanın en büyük havalimanlarından biri olacağı söylenen 3. Havalimanı projesi 7650 hektarlık bir alana kuruluyor. (Dünyanın en yoğun havaalanı olan 95 milyon yolcu kapasiteli ABD’deki Atlanta Havalimanı 1625 hektarlık alanda, 44 milyon yolcu kapasiteli Atatürk Havalimanı ise 1178 hektarlık alanda yer alıyor.) Bir zamanlar yemyeşil olan alanlar şu anda üzerinden silindirle geçilmiş durumda. Şehrin ve bölgenin can damarı sayılan ormanlık alanın proje için seçilmesiyle başlayan bu süreç sona ermek üzere.

2018 yılında tamamlanması planlanan projenin bulunduğu alanda bu yıl İstanbul’un fethinin 564’üncü yıl dönümü 1453 kamyonla kutlandı! “1453 kamyon İstanbul’u selamladı” manşetleriyle övülen bu durumun kendisi bile başlı başına distopya. Doğanın katlini fetihle kutlama fikri kurmaca olsaydı bu kadar etkili olamazdı.


Doğanın katli derken neyi kastettiğimizi ÇED Raporuna bakar anlayabiliriz: “Proje kapsamında yapılması planlanan ünitelerin (pist, apron, üst yapılar vb.), yapılacağı alanda hafriyat çalışmaları ile doğal ekosistem (orman alanları, 70 adet canlı yaşamı barındıran büyüklü küçüklü su birikintileri, akar ve kuru dereler, tarım alanları, mera alanları) ortadan kaldırılacaktır. Böylece ünitelerin inşa edilmesiyle birlikte bu alanların doğal bitki örtüsü ve doğal özelliği  ortadan kalkmış olacaktır”

Uzmanlara göre projenin ekosisteme verdiği/vereceği tahribat ise çok büyük.  Betonlaşma sebebiyle yeni ısı adaları oluşacak, kuzeyden esen rüzgarların önü kesilecek, ekosisteme bağlı canlılar yok olacak, bölgede geçimini sağlayan köylüler yurtsuz kalacak, nüfus katlanacak, iklim değişikliği hızlanacak ve İstanbul ve Kuzey Ormanları arasındaki bağ kopacak.3 Şehir planlamacısı, mimar, hukukçu ve çevrecilerin bu uyarıları için artık “gelecek” kipini kaldırabiliriz.

Yakın dünyalar:
3. Havalimanı Proje alanı şu haliyle bile kıyamet sonrası dünya tasarımlarını, bilimkurgulardaki ıssız yaşamın olmadığı uzak gezegenleri hatırlatıyor. Görsel açıdan akla ilk olarak George Miller’ın Mad Max serisi geliyor. Cormac McCarthy’nin Yol’da anlattığı karanlık dünya da belki o kadar uzak değildir. Margaret Atwood’un kıyamet sonrası senaryosu Tufan Zamanı da çok uzak durmuyor. Ve kaynakların tükenişiyle ilgili Richard Fleischer imzalı bilimkurgu Soylent Green.  

1 ve 3 www.kuzeyormanlari.org
2 http://www.diken.com.tr/9-soruda-ucuncu-havalimani-projesi/


MALTEPE – NİSH ADALAR
#hayatlararasıuçurum #çarpıkkentleşme #İstanbulsilueti

Nerede?



Eskiden nasıldı?
Maltepe’nin yüksek tepelerinde yeşil alanlar, ormanlar ve etrafında küçük mahalleler vardı.

Şu anda ne durumda?
“İstanbul siluetinden geriye bir şey kalmadı” dendiğinde ilk örnek olarak gösterilecek yerlerin başında Maltepe geliyor. En “çarpıcı” toplu konut projelerinden biri olarak Nish Adalar da Maltepe’nin önemli değerlerinden! Geriye yeşil alan kalmadığı gibi, çarpık bir kentleşme örneği olarak beş yılda defalarca yıkılıp yeniden yapılan binalarla görüntü kirliliğinden ibaret bir proje olarak sırıtmakta.


Neden distopya?
Çin’deki gökdelen çöplüğünü andıran toplu konutlar ile Brezilya gettolarını akla getiren mahalleler arasında “Adalar manzaralı” garip bir dünya.

‘’On yıllardır toplanan veriler gökdelenin sürdürülebilir bir sosyal yapı olabileceği fikrine gölge düşürse de bu dikey kentler, halk konutlarının maliyetlerini düşürdüklerinden ve özel sektöre yüksek kazançlar getirebildiklerinden, sakinlerinin gerçek ihtiyaçları  göze alınmadan inşa edilip duruyorlardı.’’ 1

“Ayrıcalıklı yaşam alanı” olarak lanse edilen, güvenlikli bir hayat vadeden Nish Adalar bütün toplu konut projeleri gibi insanları merkezden uzaklaştırma, belli sınırlara hapsetme, tek tip sosyal hayata yönlendirme gibi işlevlerini yerine getirirken diğer taraftan korkunç bir ekonomik-sosyal uçuruma da sahne oluyor. Gecekondularla lüks sitelerin birbirine baktığı Nish Adalar, pazarladığı Adalar manzarasından önce apartman çöplüğüne dönüşen Maltepe kıyılarını sunuyor sakinlerine. Mimarinin üç bileşeni olan işlevsellik, form ve estetikten nasibini almamış yapılaşma “Adalar manzarası” yerine İstanbul’un çirkin yüzünü gösteriyor. Hiçbir kültüre, geleneğe bağlı olmayan, estetik barındırmayan, insan – çevre ilişkisini, bellek ve tarihi yok sayan, yabancılaştırma efektine sahip, kuş bakışı bir fotoğrafta bile çelişkilerini, düzensizliği ve plansızlığı açık eden,  geometriyi ağlatan çirkin bir İstanbul projesi.

Yakın dünyalar:
Ballard’ın Gökdelen’inde modernizm masalı yerini kabusa bırakır. Güvensizlik had safhadadır çünkü sınıflar arası uçurum vardır. Bu uçurumdan bahsetmişken sosyal hiyerarşinin korkutucu bir şekilde kurulduğu Fritz Lang klasiği Metropolis’i de hatırlamamak olmaz. Ve Terry Gilliam’ın Brazil’i. Filmin başkarakteri Sam Lowry borulardan yaşanamaz hale gelen dairesinden çıktığında bile nefes alamaz, dışarıda hayal kurmasını engelleyecek kadar yüksek binalar vardır.

 1 J.G. Ballard, Gökdelen (Sel Yayıncılık)

YASSIADA
#doğanıntahribatı #yapaylık #keyfiyapılaşma

Nerede?



Eskiden nasıldı?
1. derece doğal sit ve 3. derece arkeolojik sit alanı olan adanın üzerinde askeri tesis, şatolar, kilise, irili ufaklı yapılar vardı.

Şu anda ne durumda?
Adanın adı Demokrasi ve Özgürlük Adası olarak değiştirildi. Kongre merkezi, otel ve müzeye dönüştürüleceği söylenen ada imara açıldıktan sonra inşaata da açıldı ve görüntüsü tamamen değişti. Uçaktan çekilen bir fotoğrafta ağaçların kesildiği, yeşil alanın tamamen yok edildiği, kilisenin harap edildiği ve adanın şantiyeye dönüştüğü tespit edildi.

Neden distopya?
Doğal, arkeolojik ve kültürel sit alanı statüsünün kaldırılmasının ardından rant alanına dönüştürülerek kuraklaştırılan, tahrip edilen yerlerden yalnızca bir tanesi Yassıada. Adada başlayan inşaat sırasında “4. yüzyıldan kalma mahzen ve kilisenin harap edildiği, Bizans dönemine ait arkeolojik eserlerin, korunması gereken kültür varlığı olarak tescillenen 1. Grup Arkeolojik eserlerin, Bizans dönemi zindan, sarnıç ve hücre kalıntılarının MESA İnşaata bağlı şantiye ekipleri tarafından tahrip edildiği” belirtildi.1  

Nasıl bir çöküş isterseniz var Yassıada’da! Toprak altında kiliselerin, manastırların, sarnıçların, mezarların bulunduğu bilinen adanın herhangi bir kazı ve ön araştırma yapılmadan betonla kaplanması tarihin ve hafızanın yok edilmesine örnek oluştururken (Arkeoloji, tarih, bilim) yapılan otelin inşaatıyla bir kez daha estetik açıdan akıl almaz bir işe kalkışıldığını gösteriyor. (Mimari) Denizin doldurulmasıyla nesli tükenen balık ve kuş türlerinin hayatını tehlikeye atan proje adeta hızlandırılmış kabus formunda. (Çevre)

Yakın dünyalar:
Bu kez yakın değil uzak çağırışımlar: George Romero’nun Ölüler Üçlemesi'nin ikinci parçası Ölülerin Şafağı (Dawn of the Dead) tüketim toplumu ve insan doğasıyla ilgili yeteri kadar şey söylüyor. Jacques Tati imzalı Playtime kentsel değişime direnen başkarakteriyle her daim aklımızda. Ve  farklı bir okumayla China Miéville'in fantastik polisiyesi Şehir ve Şehir...

1 http://www.yapi.com.tr/haberler/yassiadada-otel-ve-kongre-merkezi-icin-calismalar-basladi_132927.html

KABATAŞ İSKELESİ
#tarihidokununbozulması #büyüklüktakıntısı #yapaylık

Nerede?


Eskiden nasıldı?
Vapur, tramvay, metro gibi ulaşım araçları için bir transfer merkezi olan, yoğun trafiğiyle şehrin merkez konumundaki bölgelerinden biriydi. Eskimiş ve yenilenmesi gereken bir iskele ve alan olduğu kabul edilse de şehrin simge yerlerinden biri olarak tarihi dokuya uygun bir estetiğe sahipti Kabataş İskelesi. Şehir kirliliği yaratan birçok öğeye sahip İskele ve çevresinin bir düzenleme gerektirdiği aşikardı. Ancak bu projenin buna hizmet edip etmeyeceği büyük bir soru işareti.

Şu anda ne durumda?
Şu anda inşaatı süren proje için denize kazıklar üzerinde 11 bin 243 metrekare ilave dolgu yapılmakta. Eski dolgu alanla birlikte denizdeki toplam dolgu alan 19 bin 230 metrekare olacak. Proje görsellerine ve resmi açıklamalara göre yer üstü ve yer altında yeni alanlar yaratılacak, deniz kıyısı alanı genişletilecek. Kazıkların çakıldığı ilk görüntülerin de, hiçbir özgünlük taşımayan, “ucube” söyleminin karşılığını bulduğu dev martı görsellerinin de iç açıcı olmadığını söylemek lazım.

 Neden distopya?
“Kanat Çırpan Dev Martı” Sadece bu fikir bile yeterince rahatsız edici. İsminde “dev” kelimesi geçen bir proje daha. Büyüklük tutkusuyla işgal edilen onlarca alandan bir tanesi. Projenin mimarının Süleymaniye’yi gölgede bıraktığı gerekçesiyle eleştirilen Haliç Metro Köprüsü’nün de mimarı olduğunu hatırlatalım. Proje görsellerinde alanın bir beton yığınına dönüşeceğini rahatlıkla görebiliyoruz. Anlaşılan şehir planlaması yapılırken gözetilmesi gereken “kamu yararı” ve “şehir estetiğine, tarihi dokuya uygunluk” gibi maddeler es geçilmiş. Yaratıcılıktan, zarafetten uzak “dev martı” tasarımlarını bir tarafa bırakalım alışveriş merkezi ve otoparklarla sahilin halka kapatıldığını, koca bir alan yaratılarak - birçok projede olduğu gibi – bölgenin kendine has özelliklerini yitirdiğini ve sıradanlaştığını görmemek mümkün değil.

Tarihi dokunun bozulacağını da öngörmek de zor değil. Mimar Sinan’ın Molla Çelebi Camisi, Hekimoğlu Ali Paşa Çeşmesi, Valide Sultan Cami ve Dolmabahçe Sarayı’nın olduğu alanın ve sahil şeridinin dokusu yok olacak. “Dev alanlar, dev yapılar” mottosuyla projeler üretilmesi, Boğaz’ın ve sahil şeridinin görüntüsünün geri dönülmeyecek şekilde değişmesi, hem mimari hem de tarihi açıdan şehrin geçmişinin bir çırpıda silinmesi sadece biçimsel bir mesele olamaz!

Yakın dünyalar:
High Treason ve Just Imagine gibi ilk dönem bilimkurgu filmleri bile bu kadar rahatsız edici bir gelecek görüntüsü tahayyül edememişlerdi. Philip K. Dick birçok eserinde ama özellikle alternatif şimdiki zamanı anlattığı Yüksek Şatodaki Adam’da çoğunluğu devlet binası olan dev yapıları etkileyici bir şekilde yerleştirmiştir. Kitsch estetiğe sahip Beşinci Element (The Fifth Element) gibi filmlerde de teknoloji sayesinde her şeyin düzenli olduğu, dev binalar arasında trafiğin düzenli aktığı bir dünya izleriz. Kalabalık ama düzenli bu dünyada yapaylık ve boşluk hissi baskın gelmekte. Ve son not olarak; Logan’ın Kaçışı’ndan (Logan’s Run) Elysium’a hiçbir gelecek dünyasında, bilimkurgu filminde, animasyonda böylesine bir yapay tasarıma rastlamadığımızı belirtmek lazım.

Bu yazı Art Unlimited dergisinin Kasım-Aralık sayısında yayınlanmıştır.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder