1 Temmuz 2017

Saykodelik çizgi roman uyarlaması

Günümüz dizilerini seyirciyle kurdukları ilişki bakımından ikiye ayırabiliriz: Seyirciye göre anlatısını kuran diziler ve Noah Hawley imzalı diziler. Peki Noah Hawley’i bu kadar farklı kılan ne? Her ne kadar dijital streaming kanalları (Netflix, Hulu, Amazon, HBO Go) televizyonu dönüştürmeye ve izleme deneyimlerini değiştirmeye başlasa da reyting ve bağlantılı olarak ana akım seyircinin beklenti ve alışkanlıkları hala belirleyici konumda. Noah Hawley ise FX’e yaptığı dizilerle “seyirci alışkanlıklarını” yok saymaya ve bu yolla seyircinin zekasına saygı göstermeye devam ediyor. Şaheseri Fargo’nun sezon arasında hayata geçirdiği Legion, Hawley’in Marvel’a, yapımcılara ve televizyonculara nasıl kabul ettirdiğini anlamadığımız projesi olarak incelenmeyi fazlasıyla hak ediyor.


Legion, bir çizgi roman uyarlaması. Fakat bir süper kahraman hikayesi değil. Perdede ve cam ekranda gördüklerimizle yakından uzaktan alakası olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Birbirinin kopyası halinde her sene ikişer üçer vizyona giren çizgi roman uyarlamaları televizyonda da belli bir şablon üzerinden (Kahraman gücünü keşfeder, sıradan yaşamını sürdürürken bir yandan da şehirdeki kötülüklerle mücadele eder) üretilmeye devam ediyor. Daredavil, Luke Cage, Jessica Jones gibi bu şablona bağlı kalan, aksiyona yaslanan, çoğunlukla epizodik macera ve hikayelerden oluşan bu yapımlar ekranı ele geçirmişken Noah Hawley’in Legion’la çizgi roman dünyasına yaptığı sihirli dokunuş bir kat daha anlam kazanıyor. Bill Sienkiewicz ve Chris Claremont’un yarattığı, gücünün sınırları belli olmayan, X-Men evreninin en güçlü mutantı Legion’un dizi serüveninin bir kesim seyircide hayal kırıklığı yaratacağını söylemek yanlış olmaz. Çünkü, Charles Xavier’ın (Profesör X) oğlu olan ve zamanı ve gerçeği bükebilme, telepati, telekinezi gibi sayısız güce sahip David Charles Heller yani Legion’un dünyasını Hawley, alıştığımız uyarlamalardan çok farklı bir şekilde kuruyor.

Hawley, tek bir seyirci tipi olmadığının farkında. Dolayısıyla şablonlarla, beklentilerle ilgilenmiyor. Legion’da iyi-kötü çatışmasının her bölümde aksiyon üzerinden işlediği bir yapı, lineer bir hikaye akışı, yüksek tempolu, karizmatik sahneler, havalı koreografiler, (ilk bölümü dışarıda tutarsak) bir çizgi roman uyarlamasından beklenebilecek büyük çatışma sahneleri, gücünü keşfedip adaleti sağlayan kahramanlar yer almıyor. Kaba bir özetle Legion’ı “kabus içinde kabus içinde kabus” şeklinde tanımlayabiliriz. Dizi “dissosiyatif kimlik bozukluğu” adı verilen kişilik bozukluğundan muzdarip olan ve her kişiliğinin farklı bir gücü olan Legion’ın güçlerini keşfetme hikayesi olsa da aslında biraz daha derinde bir hikayeyi Legion’ın zihninde, geçmişinde, kabuslarında süren savaşı anlatıyor.


Başa dönelim. David henüz en güçlü mutant olduğunu bilmediği gibi güçlerinin bile farkında değil. Bir akıl hastanesinde, deliliğin sınırlarında, çocukluğundan beri baş etmeye çalıştığı kabusların etkisinde, yenilgiyi kabul etmiş bir haldeyken Syd ile tanışıyor. Syd’den ilk görüşte etkileniyor. David’in Syd’e hissettikleri bir anlamda hikayenin de başlangıcı oluyor. Akıl hastanesinden kurtuluşu, Melanie Bird ve ekibiyle tanışması, Summerland’e gitmesi, kendini keşfetmek için çıktığı yolculuk... Ancak, bu keşif hiç de kolay olmuyor. David, anılarında dolaşmaya çıktığında en büyük korkularıyla da yüzleşiyor. Sadece David değil, Syd, Melanie ve diğer mutant dostları David’in zihninde hayatta kalmaya çalışıyor. David’in anılarını kabusa çeviren, henüz çocukken zihnine yerleşen, zihninde parazit olarak yaşayan ve gücünü keşfetmesine engel olmaya çalışan mutanta (Shadow King) karşı vereceği savaş Legion’ın ilk sezonunun özeti sayılabilir.


Legion her ne kadar en güçlü mutant olarak bilinse de kişiliklerini - dolayısıyla gücünü - kontrol altında tutamaması onu çelişkilerle dolu bir karakter yapıyor. Hawley de diziyi biraz bu çelişkiler üzerine oturtmaya çalışıyor. David deli mi yoksa gerçekler ondan saklanıyor mu? Zihnini kontrol edebilecek mi yoksa asla kontrol edemeyeceği güçlere mi sahip? Anılarına güvenebilir mi yoksa hatırladığını sandığı her şey illüzyon mu? David’in peşindeki “canavar” kabuslarında mı ibaret yoksa gerçekten peşinde bir canavar var mı? Seyirci David’in geçmişini takip ederken anılarının/kabuslarının gerçekliğini sorguluyor, David’in gücünün sınırlarını ve gerçek düşmanının kim olduğunu anlamaya çalışıyor. David’in düşmanı kendisi mi yoksa kabuslarında mı saklı? Hawley sekiz bölüm boyunca aksiyondan çok korku-gerilim janrına yakın tercihlerde bulunarak seyirciyi David’in zihninde korku dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Her bölümde çelişkiler daha da artıyor, zaten var olan gizemler çözülmek şöyle dursun giderek içinden çıkılmaz bir hal alıyor. David’in kabuslarında karşısına çıkan The Devil with Yellow Eyes ve The World's Angriest Boy in the World ile birlikte bölümler daha da ürkütücü bir hal alıyor. David’in korkunç bir labirente dönen zihninde “güvenilir arkadaş” vasfıyla onu yönlendiren Lenny’nin Canavar’ın ta kendisi olması ise kabusun boyutunu bir kat daha büyütüyor. Kontrolün Lenny’de olması David’in kendi zihninde hapis kalması serüveni iyice içinden çıkılmaz bir hale sürüklüyor.


David’in “vücudumu geri alacağım” diyerek verdiği mücadele, zihnini kontrol etme çabası  - bugün birçok diziye, filme, kitaba virüs gibi bulaşan - kişisel gelişim öğretilerine değil tam tersi “gerçeği arayan karakter” söylemine bağlanıyor. Gerçeğin karşısında engel olarak bilinçaltındaki en derin korkular ve geçmiş travmaları yer alıyor. Korku hem objeler ve imgeler yoluyla hikayeyi taşıyan bir unsur oluyor hem de David kendisiyle yüzleşmeye çalıştığında korkunun kendisi ana tema haline geliyor. Hem David hem de seyirci kapana kısılmış, üzerine karabasan çökmüş bir halde çıkışı ararken “normallik” ve “farklılık” kavramları da dizinin sorguladığı temalar haline geliyor. X-Men serisinden aşina olduğumuz “politik” meseleler Freudyen bakış açısıyla Legion’da daha da derinleşiyor. Sadece X-Men’e değil sinema tarihine, masallara ve birçok farklı disipline uzanan bağlantılar kuruluyor. David’in astral aleme yaptığı yolculukta karşımıza çıkan Oliver karakteri ise Hawley’in dert edindiği gerçeklik mevzusunu alaycı bir bakış ve keskin bir mizahla iyice deşmesini sağlıyor. Canavar mı gerçek yoksa korkularımız mı? Hawley, fantastik bir hikayeden günümüz dünyasına bağlanan incelikli bir metin yazmayı başarıyor.



Hawley’in yönetmenlik de yaptığı Legion biçimsel açıdan da ana akım seyircinin beklentilerini darmadağın ediyor. Delilik halini her an hissettiren kompozisyon ve kadrajları, şizofren zihni yansıtan sahne tasarımları, renk kullanımı, stilize gerilim ve aksiyon sahneleri, en karanlık anında bile mizahı elden bırakmayan ruh hali, Fargo’daki gibi bakış açısının değiştiği sekansları, karizmatik olmaya çalışmayan karakterleri, açıktan ve ayrıntılarda gizli Pink Floyd hayranlığı, müzik kullanımı ve müzikallere taş çıkartacak unutulmaz sahneleri (Özellikle 6. Bölümdeki Feeling Good ve 7. Bölümdeki Bolero sahneleri) keskin ve rahatsız edici diyalogları, video klip estetiğinden sessiz film esprisine kadar birçok denemeye kalkışan, tutarlı olmaya çalışmayan, televizyon matematiğine uymayan senaryo ve kurgusu ve saykodelik kafasıyla nevi şahsına münhasır bir dizi Legion.

(Altyazı)






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder