10 Mart 2017

King Kong işgalcilere karşı

Kong: Kafatası Adası, John Boorman’ın 1969 yapımı Hell in the Pasific filmine selam göndererek açılıyor. Hell in the Pasific’teki gibi İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Amerikalıyla bir Japon ıssız bir adaya düşüyor ve ülkeleri savaşta olan bu iki asker birbirini öldürmeye çalışıyor. Bu açılış sekansının tonu King Kong’un ortaya çıkmasıyla birden değişiyor. 


Kong’la seyircinin bu erken tanışmasının ardından (“Canavar” filmlerini ve eski King Kong filmlerini düşündüğümüzde bir hayli erken bir tanışma diyebiliriz. Peter Jackson imzalı üç saatlik King Kong’da dev gorili ilk bir saat görmemiştik.) jenerikte 1945-1973 arası dünyada olan biteni gazete-tv haberleriyle görüyoruz. Jeneriğin ardından Vietnam Savaşı’na geçiyoruz. Yönetmen Jordan Vogt-Roberts ilk dakikadan itibaren hikayesini “işgalci Amerika” söylemi üzerine kuruyor. Bu yüzden de Vietnam Savaşı bağlantısı oldukça kullanışlı hale geliyor. Açılış sahnesi, jenerikteki materyaller, Vietnam Savaşı üzerinden yapılan göndermeler, asker ve sivil karakterler arasındaki diyaloglar... King Kong’la Vietkong arasındaki ses benzerliği de tesadüf değil elbette. Pasifik’teki adanın yerlilerini bombalayan helikopterler sadece Vietnam Savaşı’nı değil ABD’nin günümüzde de süren işgalci politikalarını temsil ediyor. Kong: Kafatası Adası bir blockbuster için fazlasıyla riskli olabilecek bir alt metni kullanıyor. Ancak, ABD’nin savaş tarihi üzerinden kurulan bu metnin filme pek bir katkısı olduğu söylenemez. Açıkçası, senaryodaki sorunlar “işgalci Amerika” söylemini unutturmayı başarıyor!

Kong: Kafatası Adası seyirciyi hızlı bir şekilde hikayenin içine sokmaya çalışıyor ve karakterleri hızla tanıtıp bir araya topluyor. Hikaye örgüsü gibi karakterler de şablonlar üzerine kurulu; gözü dönmüş bir subay, evine dönmek isteyen askerler, maceraperest bilim ekibi, muhalif bir savaş fotoğrafçısı ve para için maceraya katılan cool iz sürücü. Hikaye çok hızlı akıyor ve bu akışta karakter gelişimi diye bir şey mümkün olmuyor. Vietnam’da yenildiğini kabul etmeyen Albay’ın Kong’u öldürmek için intikam dışında bir nedene ihtiyaç duymamasını hikayede bir yere oturtmak ya da bilim ekibinin amacını anlamak mümkün olabilir ama adanın bir ucundan diğer ucuna savrulan diğer karakterlerin motivasyonunu anlayabilen beri gelsin! Özellikle Brie Larson ve Tom Hiddleston’ın canlandırdığı başkarakterlerin varlığı büyük bir soru işareti. İki karakterin de filmdeki etkinliği, hikayeyi yönlendirme gücü oldukça zayıf. Daha da vahimi karakterizasyon söz konusu olmadığından hikayedeki doğal çatışmalar bile güme gitmiş vaziyette. Burada senaryo kadar kurgudaki sorunlar da göze batıyor. Ritmi kaybetmemek için çatışmanın en güçlü olabileceği sahneler adeta es geçiliyor ve dolayısıyla karakterler arası çatışma yaratılamadığından King Kong ve diğer yaratıkların olmadığı sahnelerde gerilim unsuru kaybolup gidiyor. Filmin en zayıf taraflarından biri de diyalogları. Kötü yazılmış, hiçbir zeka pırıltısı taşımayan diyaloglar aksiyonun olmadığı sahnelere katlanmayı daha da zorlaştırıyor.

Kong: Kafatası Adası belli şablonları izlese de önceki King Kong filmlerinden bazı yönleriyle ayrılmayı başarıyor. Öncelikle kendini ciddiye almıyor, hem müzik kullanımıyla hem de mizahla bunu sağlamaya çalışıyor. Dev gorili gizem unsuru olarak bir süre dahi olsa saklamayı tercih etmiyor. King Kong ile “sarışın güzel kadın” arasındaki romantizme bulaşmıyor, adanın yerlilerini “vahşiler” olarak kodlamıyor. Hikayesini ada dışına taşımadığı gibi açılışta gördüğümüz iki askerin hikayeye bağlanmasıyla yerlilerin ve adanın geçmişini bir çırpıda özetlemeyi seçiyor. Bunun yanı sıra yine birçok farklı yaratık var, Peter Jackson imzalı King Kong’daki T-Rex’in yerini bu kez kafatası sürüngenleri alıyor ve filmin ikinci yarısı bu korkutucu sürüngenlerle Kong’un savaşına sahne oluyor. Dolayısıyla yine Kong’un insanların kurtarıcısı olduğu bir hikaye izliyoruz. 

Vogt-Roberts’ın bazı sahnelerdeki becerisi ve yaratıcılığı dikkat çekici olsa da eksileri ağır basıyor maalesef. Öncelikle mekan ve zaman kullanımı açısından sınıfta kalıyor. Bir araya gelip adadan kaçmaya çalışan karakterler sürekli koordinat ve zaman bildirmesine rağmen hiçbir anda bu gerilimi yaratamıyor yönetmen. "Kurtulmak için son şans" klişesi bu yüzden işlemiyor. Görsel açıdan ne kadar doyurucu bir iş ortaya çıkarsa çıksın senaryodaki boşluklarla ilgilenmediği için Vogt-Roberts’ın biçimsel tercihlerindeki tutarsızlıklar göze fazlasıyla batıyor. Ama hepsinden önce green box kullanılan sahnelerdeki oyuncu yönetimi geliyor. Daha kötüsünü uzun bir süre göremeyebiliriz! 

Hakkında yazılıp çizilenlere bakılırsa bundan sonra Jordan Vogt-Roberts’la daha sık karşılaşacağız. “Esas adam” King Kong için de aynı şey söylenebilir. Finalde "Canavarlar Evreni"nin genişleyeceğini öğreniyoruz. Kong kral kalmaya devam edecek mi, bekleyip göreceğiz.


(Arka Pencere)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder