1 Şubat 2017

Teknolojik dramlar

Distopya kelimesinin TDK’da bir karşılığı yok. Gerçek hayatta ise fazlasıyla var. Artık sıklıkla kullanılan, günümüz dünyasını özetlemek için çokça başvurulan kelimelerden bir tanesi distopya. “Karanlık geleceği” tasvir etmek için kullanılan bir kavramın günümüzü anlatmak için anahtar kelime işlevi görmesinin yarattığı paradoksal durumu hazmedemeyenlerdenseniz “geleceğe” hoş geldiniz.


İngiliz Channel 4’da başlayan ve yeni sezonuyla birlikte Netflix yapımı olarak yoluna devam eden Black Mirror’ı izlerken, yaşadığımız dönemin koşullarını es geçmenin dizinin kendisine de haksızlık olacağı kanaatindeyim. Zira Black Mirror’ın üçüncü sezonu yayınlandıktan yalnızca iki hafta sonra Türkiye’deki internet sansüründe yeni bir boyuta geçildi ve Bilgi Teknolojileri ve Teknoloji Kurumu VPN servislerinin de kapatılmasını istedi. İster istemez dizi karakterine dönüştüğümüz bu ülkede bu benzetmeyi yapmak da kaçınılmaz oluyor. Elektrik, su gibi internetin de kesilebildiği bir ülkede bilim insanlarının fütüristik tahminlerini okumanın veya distopik bir geleceği konu alan popüler bir diziyi izlemenin seyircideki karşılığı bir başka oluyor.

Peki, Black Mirror ne anlatıyor? Nasıl bir distopya resmediyor? Black Mirror’daki olayların hangi zamanda geçtiğini anlayamasak da dizinin yakın gelecekten hikâyeler anlattığını biliyoruz. Büyük tasarımlarla yaratılmış, günümüze uzak bir dünya anlatmıyor daha çok internet ve iletişim teknolojilerinin gündelik hayata etkisi ve dünyanın gidişatıyla ilgili hikâyeler izliyoruz. İlk sezonundan itibaren soğuk, ürkütücü ve kaçınılmaz olduğu vurgulanan bir gelecek tasviri sunan dizinin temel argümanlarından biri; teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, bunun dünyanın ve insanlığın gidişatına olumlu bir etkisinin olmayacağı. Black Mirror’ın dünyasında teknolojinin gelişiminin aksine toplumsal gelişmeden söz etmek mümkün değil. Fakat insanın özgürleşmesi için teknolojinin yeterli olmadığı önermesini kullanan serinin bunu hakkıyla işleyebildiği de söylenemez. 

Dizinin yaratıcısı Charlie Brooker, meseleleri farklı boyutlarıyla ele almak yerine, giderek artan da bir biçimde, seyircinin beklentilerini karşılamayı tercih ediyor gibi. Hatta özellikle bazı bölümlerde, meselenin işlenme biçiminin yüzeyselliği, “teknoloji bağımlılığı kötü bir şey”, “dünya kötüye gidiyor” gibi yeniliğe kapalı muhafazakâr söylemleri dizinin merkezine yerleştiriveriyor.


Ahlak dersleri
Brooker’ın ele aldığı meseleler hakkında sorulara alan bırakmayacak kadar net çıkarımlarda bulunduğunu söyleyebilir miyiz? Cevabı bölüm bölüm değişebilecek bir soru bu. Ancak özellikle üçüncü sezonla birlikte bölüm hikâyelerinin zaten “cevaplar” üzerine kurulduğunu görebiliyoruz. Cevaplar: İnsanların birbirine puan verdiği bir dünyada toplum tarafından kabul görmeye çalışan kadının kendisi bir dramdır. (S3B1.Nosedive) Çocuk pornosu izleyen adamın hak ettiği son! (S3B3. Shut Up and Dance) Bu iki bölüm Black Mirror’ın bazı bölümlerde hakkını vererek işlediği bir temayı, “Kişinin özgürlüğü teknolojinin gelişimiyle artıyor mu, yoksa sınırlanıyor ya da ortadan kalkıyor mu? sorusunu yüzeysel bir şekilde geçip, hikâyenin varacağı yere odaklanıyor. Günümüz dünyasında da karşılığı olan ve “sistem” üzerine sorular sormaya imkân tanıyan bu mevzuyu masaya yatırmak yerine başkarakterin dramını ahlaki dersler vererek sunmayı tercih ediyor.



Bir distopya olarak bu sorunun peşinden gitmeyi tercih eden bölümlerin daha etkili ve akılda kalıcı olduğunu söylemek mümkün. ‘Hated in the Nation’ (S3B6) adlı bölüm buna iyi bir örnek olabilir örneğin. Sosyal medya üzerinden bir ölüm kampanyası hikâyesi anlatan bölüm özü bugüne dayanan bir meseleyi esas alıyor. Günümüzde bir tweet, bir röportaj ya da uydurma bir haber yüzünden herkesin başına gelebilecek, hayatı kısa sürede kabusa çevirebilecek “linç” hikâyeleri mekanik arıların ölüm aracı olarak kullanıldığı bir geleceğe taşınıyor. Birçok sorununa rağmen ‘Hated int the Nation’ diğer iki bölümün yapamadığını yapıyor: Teknolojinin gelişiminin toplumsal boyutlarına dair yeni sorular soruyor.

Dünya nereye gidiyor!
İlk iki sezonda üçer bölümü yayınlanan Black Mirror’ın yeni sezonunda bölüm sayısı altıya çıkarken ister istemez dizinin bütünüyle ilgili sorunlar da artıyor, gözle görülür hale geliyor. ‘Nosedive’ adlı ilk bölüm sosyal medya kullanımının kişiler üzerindeki etkisinin ileri bir seviyeye taşındığı yakın gelecekte geçiyor. İnsanların birbirine puan verdiği ve bu puanlara göre sosyal statünün belirlendiği, işin, evin, arkadaşların bu puana göre seçildiği, hastaların tedavisinin yine bu puana göre değiştiği, puanlar üzerine kurulan bir hayat. Yapılacak yolculuklar, gidilecek partiler, alınacak davetler, her şey kişinin puanı üzerinden belirleniyor. Açıkçası bölüm çok yaratıcı ve şaşırtıcı olmayan bir fikirden yola çıkıyor. Instagram, Twitter gibi birçok sosyal medya aracı üzerinden inşa edilen sanal hayatlar/ikinci kişilikler başka bir aşamaya taşınıyor bu hikâyede. Günümüzde de tartışıldığı üzere sosyal medyanın bir araç değil hayatın kendisi olması mevzusu somut olarak vuku buluyor ve gündelik hayat tamamen sosyal medya biçimini alıyor. Dolayısıyla bölüm “gerçek” üzerine kurulu dersek yanlış olmaz. Herkesin birbirine sahte tebessümlerle selam verdiği, herkesten iyi puan almak için samimi duyguların ve dürüstlüğün ortadan kalktığı, insanların tek tipleştirildiği bir dünyada gerçeğin ve özgürlüğün kaybına ağıt yakıyor ilk bölüm. Fakat bunu yaparken o kadar eskimiş ve didaktik yöntemlere başvuruyor ki anlatılmak istenen, vurgulanan, altı çizilen her şey son derece sığ kalıyor. Yüksek puan almak için hayatından vazgeçen başkarakter Lacie’nin karşılaştığı kamyon şoförü “bilge kadın” seyirciye neleri kaybettiğimizi/kaybedeceğimizi anlatıyor. Bölümün ana fikrini kör gözüm parmağına şeklinde bilge kadından öğreniyoruz. Ve en sonunda Lacie özgürlüğü kapatıldığı hapiste buluyor. Black Mirror’ın birçok bölümünde olduğu gibi burada da şablon işliyor. Gelecekle ilgili ‘çarpıcı’ bir fikir, kabusa dönüşen bir hayat ve dünyanın gidişatına dair bir ders.


“Topluma ayna tutmak” ve “ders vermek” Black Mirror’ın bazı bölümlerde ayarını tutturamadığı, misyon üstlendiği başlıkların başında geliyor. Günümüzde geçtiğini varsaydığımız bir hikâye üzerine kurulu olan ‘Shut up and Dance’ (S3B3) adlı bölüm bu sezon bu işlevi en net şekilde gören mevzuya sahip. Bilgisayar korsanlığının işlendiği bölüm sezonun en zayıf ve sorunlu parçası aynı zamanda. Uzun süredir gündemi belirleyen siber güvenlik-hackerlık mevzusunun suç ve adalet ekseninde işlendiği bölümün nasıl bir distopya sunduğu ise meçhul. “Bir hacker grubunun vigilante’liğe soyunduğu hikâye” basitliğinde özetlenebilecek bölümde dizinin yaratıcıları fazlasıyla ahlakçı bir yerden yaklaştığı meseleyi aksiyon ve gerilim unsurlarıyla ilgi çekici hale getirmek için çabalıyor. Çocuk tacizi, ırkçılık gibi suçlara bulaşan karakterlerin cezasının onları hackleyen/ gözetleyen/ yönlendiren grup tarafından verildiği hikâyenin gelecekle/distopyayla olan bağlantısının, seyircinin inisiyatifine bırakıldığını da belirtmek lazım. Bu durum belki de “yaşadığımız zamanın distopyaya dönüşmesi” konusunda dizinin yaratıcılarının da hemfikir olduğunu göstermekte. Gelecekle bugün arasındaki vaktin daralması, muğlaklaşması Black Mirror’ın zaman çizelgesini de etkiliyor olabilir. Hatta Black Mirror’ın yer yer kara bir gelecek tasarlamadığını tam olarak bugünü anlattığını varsayabiliriz. Sözünü ettiğimiz, gelecek üzerinden bugünü anlatmak değil. Zamanı belli olmayan hikâyelerin zamanının bugün olduğunu varsaymak. ‘Shut up and Dance’ için bunu söylemek zor değil örneğin. Diğer bölümler için de “çok uzak değil, her an olabilir” denebilir. Bu bakış, distopyanın günümüzdeki karşılığını düşününce biraz daha anlam kazanıyor. Fakat bu kez de, dizinin yaratıcılarının günümüzle kurduğu bu doğrudan bağ yüzünden, Black Mirror kendini fazlasıyla ciddiye alan biri dizi haline geliyor. Önermelerine seyirciyi ikna etmeye çalışıyor. Dahası izlerken hep bunu hissettiriyor. Bunda dil ve anlatım tercihlerinin yanı sıra kara mizahın işlememesinin ya da tercih edilmemesinin de etkisi büyük. Black Mirror seyirciye sadece bir distopya sunmuyor, “dünya bu hale geldi”, “dünya buraya doğru gidiyor” diyerek seyirciyi uyarma ve ikna çabası içerisinde. Bu yüzden ele aldığı birçok mesele ve gelecek öngörüsü “teknofobik” hikâyelerin altında kaybolup gidiyor.

İnsanı cezalandıran teknoloji
Genel olarak baktığımızda, dizinin ilgilendiği problemlerin insanlığın ezelden beri yaşadığı problemler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kullanılan teknoloji hariç sorunların hepsi her dönem yaşanan, sürekli tekrarlanan olaylardan ibaret. Klasikleşmiş distopyaların tarihsel gerçekleri referans aldığını düşünürsek, Black Mirror da birçok distopya gibi aslında hiçbir şeyin değişmediğini/değişmeyeceğini vurguluyor bir bakıma. Toplumsal yozlaşmanın resmini teknolojiyle süsleyerek çiziyor Black Mirror. Teknoloji sayesinde her şey daha kolay hale geliyor; suç daha kolay işleniyor, suçüstü yakalamak daha da kolaylaşıyor, cezalar daha kolay uygulanabilir hale geliyor. 

İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen bazı şeyler bir şekilde Black Mirror bölümlerine sızıyor. Önceki sezonlarda insan hakları ihlalleriyle, toplumsal kural ve baskılarla ilgili küçük detaylar dizinin bölümlerine yedirilmişti. İkinci sezona ait özel bölüm ‘White Christmas’ bunun en net şekilde işlendiği öyküydü örneğin. “İnsanın yok sayılması” yoluyla tecrit edilmesi gibi korkunç bir ceza, hikâyenin en dikkat çekici unsuruydu. Önceki bölümlerde de teknolojinin gelişiminin insan haklarının ihlali için kullanılması sorunsalı hikâyelere eklenmişti. Adalet sisteminin korkutucu bir şeye dönüşmesi dizinin tutarlı bir şekilde ele aldığı temaların başında geliyor. İnsanın geliştirdiği teknoloji insanı cezalandırıyor!


Romantik bir aşk öyküsü denilebilecek sezonun karanlık olmayan tek bölümü ‘San Junipero’ (S3B4) ise zihin ve bedenin birbirinden ayrılabildiği bir gelecekte geçen öyküsüyle Black Mirror’ın baskın temalarını taşıyor. Distopya olamayan San Junipero’da cinsel kimliği yüzünden hayatı elinden alınmış bir karakterin, kaybettiği hayatı teknoloji sayesinde yeniden yaşama fırsatı bulması anlatılıyor. Anıların dünyasında yeniden bir hayat kuruluyor. Özgün bir fikre dayanmasa da, işlenebilecek onca temaya teğet geçip sona erse de San Junipero’nun yapım tasarımı, renk ve ışık kullanımı, iyimser finali ve duygusuyla diğer tüm Black Mirror bölümlerinden ayrıldığını belirtmek lazım.

Black Mirror’ın en büyük sorunu ise hikâyelerin steril kalması. Teknoloji üzerine kurulan ve distopya anlatan bir seri olmasına karşın şirketlere, devletlere, iktidarlara, medyaya ya hiç bulaşmaması ya da bulaştığında bunu kıyıdan köşeden kaçarak bunu yapması dizinin en çok eleştirildiği noktalardan biri. Fidye hikayesini İngiltere Başbakanı’nın canlı yayında bir domuzla cinsel ilişkiye girmek zorunda kaldığı “fantastik” bir finale taşıyan ‘The National Anthem’ (S1B1) ve herkesin izleyici olduğu, suç ve cezanın reality şov’a dönüştürüldüğü bir geleceği anlatan ‘White Bear’ (S2B2) modernitenin açmazları, medya ve görsel araçların işlevi ve topluma etkisi, adalet, insan hakları, gözetim, toplumun mekanikleşmesi gibi mevzuları işlerken gündelik hayatın politikası ve sistemi yaratan ve yönetenlerle alakadar olmayı ihmal etmiyordu aslında. Fakat, serideki diğer bölümler için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Potansiyel olarak bir “sistem eleştirisi” taşıyan öyküler bile kahraman merkezli dramlara dönüşmekten kurtulamıyor.

Yeni sezonun hikaye açısından en “politik” bölümü ‘Men Against Fire’ (S3B5), bir askeri birliğin böcekler olarak tanımlanan, mutasyona uğramış tehlikeli bir türü ortadan kaldırmasını konu alıyor. Bölüm, teknolojinin gelişimi ile güncel meseleleri bir araya getiriyor. Düşman yaratarak ayakta kalmaya çalışan askeri birliğin amacı ve motivasyonu bugünkünden çok farklı değil. Medya üzerinden manipüle edilen toplumların, kara propaganda ile biçimlendirilen kamuoyunun yerine bu kez teknoloji devreye giriyor. Kapitalizm işlemeye devam ediyor. Hegemonyayı elinde bulunduranların işi kolaylaşıyor. Propaganda yerini teknolojiye bırakıyor, ırk, din, mezhep savaşlarının yerini “böceklerle savaş” alıyor. Mesela komünizm korkusu yerine beyine teknolojik bir müdahale yetiyor. Gerçek her zamanki gibi gizleniyor. Hakikatin kaybı meselesi dizinin dünyasında bir kez daha işlenmiş oluyor böylelikle. Ancak, ‘Men Against Fire’ gibi bir bölümün varlığı Black Mirror’ın yeni sezonunu kurtarmaya yetmiyor. Böylesi karanlık bir gelecek sunan dizi esas karanlık noktalara basmadan yeni sezonlara geçiyor. Bizler de Black Mirror’ın dünyasında medeniyetin yıkımına giden yolu izliyoruz.


(Altyazı - Şubat)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder