3 Şubat 2017

Hayata devam etmenin acısı

Manchester, New Hampshire’ın en büyük şehri. Denizin kıyısında. Mevsim kış. Manchester’ın geçmişi karlar altında. Bir zamanlar Manchester’ın küçük kasabasında yaşayan Lee Chandler’ın mutlu zamanları da artık karlar altında. 


Lee Chandler, artık başka bir şehirde yaşıyor. Her sabah uyanıp yapması gerekenleri yapıyor. Apartman görevlisi olarak ne yapması gerekiyorsa; tesisat, elektrik, temizlik... Her sabah apartmanın önündeki karları kürüyor. Ta ki ağabeyinin ölüm haberini alana dek. Lee kasabasına geri dönerken geçmişinden kesitler aralara giriyor. Bu kesitlerde Lee’nin geçmişte trajik bir olay yaşadığını anlıyoruz. Geçmişteki hikaye yavaş yavaş belirirken Lee ile Manchester yıllar sonra yüz yüze geliyor.

Bir aile trajedisi Manchester by the Sea. Trajedinin kendisinden çok bununla baş edemeyen ve yıllar sonra – kaçamadığı - geçmişiyle yeniden yüzleşmek zorunda kalan Lee Chandler’ı odağına alıyor. Lee ağabeyinin ölümüyle 16 yaşındaki yeğeni Patrick’in vasisi olmak durumunda kalıyor ve uzaklaştığı kasabasına geri dönüyor. Başına gelebilecek en korkunç felaketlerden birini yaşadıktan sonra insanın bu felaketle yüzleşmesi mümkün mü? Spiritüel akımlarla içi boşaltılan “yüzleşmek” kelimesinin gerçek hayatta bir karşılığı var mı? Her travmanın üstesinden gelip hayata devam etmek mümkün mü? Senarist-yönetmen Kenneth Lonergan bu “derin” sorularla boğuşarak büyük bir hikaye anlatmaya çalışmıyor neyse ki. Acısıyla baş edemeyen, suçluluk duygusunun altından kalkamayan Lee Chandler’ı karşımıza çıkarıyor. Büyük ve derin sorular Lee’nin acısının yanında anlamsızlaşıyor. Lee geçmiş ve gelecek arasında çoktan kaybolmuş. Kasabalılar onun geri dönüşünü şaşkınlıkla karşılarken Lee’nin Manchester’da hayaleti dolaşıyor adeta. 

1 Şubat 2017

Teknolojik dramlar

Distopya kelimesinin TDK’da bir karşılığı yok. Gerçek hayatta ise fazlasıyla var. Artık sıklıkla kullanılan, günümüz dünyasını özetlemek için çokça başvurulan kelimelerden bir tanesi distopya. “Karanlık geleceği” tasvir etmek için kullanılan bir kavramın günümüzü anlatmak için anahtar kelime işlevi görmesinin yarattığı paradoksal durumu hazmedemeyenlerdenseniz “geleceğe” hoş geldiniz.


İngiliz Channel 4’da başlayan ve yeni sezonuyla birlikte Netflix yapımı olarak yoluna devam eden Black Mirror’ı izlerken, yaşadığımız dönemin koşullarını es geçmenin dizinin kendisine de haksızlık olacağı kanaatindeyim. Zira Black Mirror’ın üçüncü sezonu yayınlandıktan yalnızca iki hafta sonra Türkiye’deki internet sansüründe yeni bir boyuta geçildi ve Bilgi Teknolojileri ve Teknoloji Kurumu VPN servislerinin de kapatılmasını istedi. İster istemez dizi karakterine dönüştüğümüz bu ülkede bu benzetmeyi yapmak da kaçınılmaz oluyor. Elektrik, su gibi internetin de kesilebildiği bir ülkede bilim insanlarının fütüristik tahminlerini okumanın veya distopik bir geleceği konu alan popüler bir diziyi izlemenin seyircideki karşılığı bir başka oluyor.

Peki, Black Mirror ne anlatıyor? Nasıl bir distopya resmediyor? Black Mirror’daki olayların hangi zamanda geçtiğini anlayamasak da dizinin yakın gelecekten hikâyeler anlattığını biliyoruz. Büyük tasarımlarla yaratılmış, günümüze uzak bir dünya anlatmıyor daha çok internet ve iletişim teknolojilerinin gündelik hayata etkisi ve dünyanın gidişatıyla ilgili hikâyeler izliyoruz. İlk sezonundan itibaren soğuk, ürkütücü ve kaçınılmaz olduğu vurgulanan bir gelecek tasviri sunan dizinin temel argümanlarından biri; teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, bunun dünyanın ve insanlığın gidişatına olumlu bir etkisinin olmayacağı. Black Mirror’ın dünyasında teknolojinin gelişiminin aksine toplumsal gelişmeden söz etmek mümkün değil. Fakat insanın özgürleşmesi için teknolojinin yeterli olmadığı önermesini kullanan serinin bunu hakkıyla işleyebildiği de söylenemez. 

Dizinin yaratıcısı Charlie Brooker, meseleleri farklı boyutlarıyla ele almak yerine, giderek artan da bir biçimde, seyircinin beklentilerini karşılamayı tercih ediyor gibi. Hatta özellikle bazı bölümlerde, meselenin işlenme biçiminin yüzeyselliği, “teknoloji bağımlılığı kötü bir şey”, “dünya kötüye gidiyor” gibi yeniliğe kapalı muhafazakâr söylemleri dizinin merkezine yerleştiriveriyor.