12 Ekim 2016

Kapitalizme karşı takma dişler

Müsamereden hallice bir sosyal devlet hikayesi ya da güvenli sularda yüzen bir yozlaşma eleştirisi Ken Loach ya da Cristian Mungiu ambalajıyla övgülere boğulurken ve içi boşaltılmış kavramlar bu övgülere boca edilirken aynı vakitlerde kapitalizmin göbeğinde takma dişleriyle Toni Erdmann diye bir karakter belirdi. 

Uluslararası bir şirkette çalışan işkolik kızının hayatına Andy Kaufmanvari şakalarıyla dahil olan Winfried Conradi, önemli davetlerde, yemeklerde ve toplantılarda Toni Erdmann kimliğiyle ortaya çıkarak kızı Ines’i utandırmak ve zor duruma sokmak için elinden geleni yapan bir baba(!) Ancak, takım elbiseli erkeklerin dünyasında ayakta kalmak, yükselmek, güçlü ve başarılı olmak için birçok şeyden, özellikle de gülmekten vazgeçmiş asık suratlı Ines’in hayatında kendisine “mutlu musun?” diye soru soran babasına yer yok. Mutluluğu iddialı bir kelime olarak niteleyen Ines’in kendisine kurduğu düzende babası fazlalık. Yine de makine gibi işleyen düzenin çarklarından biri olan Ines’in kendisiyle ve hayatıyla yüzleşmesini belki babası değil ama Toni Erdmann sağlıyor. Hatta bir süre sonra Ines, Toni Erdmann’ın hayatından çıkması için çok da çaba sarf etmiyor. Ines mutlu olup olmadığının cevabını ararken Toni Erdmann’ın oyununa dahil oluyor.
Babasından ve kendini komedyen olarak görmeyen komedyen Andy Kaufman’dan ilham aldığını belirten yönetmen Maren Ade, 160 dakikalık filminde sinir bozucu ve absürt anlara fazlasıyla yer verdiği gibi, küçük dokunuşlarla büyüleyici sahneler yaratmayı da beceriyor. Baba-kız çatışmasını incelikli bir politik metin üzerine yerleştirerek kuruyor ve hikayedeki bütün çatışmalar da bu metin üzerinden işlemeye başlıyor. 


Birbirine benzeyen yüzler, ifadeler, amaçlar, hırslar, konuşmalar arasında sahte dişleri, “kötü” şakaları, uydurma hikayeleri ve kimlikleriyle Toni Erdmann filmin en “gerçek” karakteri oluyor haliyle. Bir yandan taş gibi bir kapitalizm hikayesi, diğer yandan mizahın ve hüznün kusursuz bir şekilde senkronize edildiği benzersiz bir baba-kız ilişkisi anlatıyor Toni Erdmann.

(Ekşi Sinema) 

10 Ekim 2016

Kim Jee-woon geri döndü

Hollywood’da yaptığı manasız deneme The Last Stand sonrası ülkesine sağlam bir şekilde geri dönen Kim Jee-woon, seyirciyi açılıştan itibaren koltuğuna mıhlamayı başarıyor ve bir an olsun rahatlamasına izin vermiyor. 



Karanlık Görev (Miljeong), Kim Jee-woon’un şanına yakışır güzellikte çektiği açılış sekansının ardından vakit kaybetmeden casusluk hikayesini tarihi arka planın üzerine yerleştiriyor. 1920’lerin Japon işgali altındaki Kore’sinde polis ile bağımsızlık mücadelesi veren Kardeşler adlı örgüt arasındaki savaşı ince ince tırmandırırken gerilimin dozunu finale kadar küçük dozlarla artırıyor Jee-woon. Komiser Lee ile örgütün bölgesel lideri Kim arasındaki hafif mizah yüklü ilişki bağımsızlık mücadelesinin hem duygusal zeminini hem de tarihsel gerçekliğini işlemeye imkan tanırken diğer yandan da bu ilişki üzerinden casusluk mevzusu dönüşmeye ve taraflar arasındaki pozisyonlar değişmeye başlıyor. Zaten kökleri Kore’ye bağlı olan ama Japonya adına çalışan Komiser Lee karakteri hikayedeki taraf değiştirme, çift taraflı ajanlık gibi mevzuları kurcalamak için başlı başına yeterliyken Kim Jee-woon, Lee’yi geçmişle gelecek, kökleriyle görevi arasında kalmış karakter olarak çizmeye son ana kadar devam ederek merak unsurunu da diri tutmayı başarıyor. 

Karanlık Görev, polisiye olarak vaat ettiğini fazlasıyla veriyor, son 15 dakikada hikaye daha da büyüyor, unutulmaz finaliyle uzun yıllar Japonya’nın işgali altında yaşan Güney Kore’nin tarihine de stilize bir şekilde bağlanıyor. Kim Jee-woon geri döndü. 

(Ekşi Sinema)

8 Ekim 2016

Rumen sinemasına özenirken...

Bahar ve Cüneyt çiftinin evlat edinme sürecini anlatırken aileyi ve Türkiye’yi resmetmeye soyunuyor Albüm. Lakin filmin yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu’nun ülke ve toplum hakkındaki gözlemleri alelade olduğu gibi bol bol her sahneye serpiştirildiğinden hiçbir incelik de taşımıyor. 

Örneğin; Bahar ve Cüneyt’in çocuk sahiplenmek için gittikleri kurumun müdürünün odasındaki sahnede önce müdürün bilgisayarında oyun oynadığını, sonrasında da  - başkarakterler odadan çıkmasına rağmen sahneyi devam ettirerek - müdürün çiftin arkasından küfür ettiğini gösteriyor yönetmen. Bu sahne yönetmenin gözlem yeteneğine, dahası bu gözlemleri nasıl sahnelediğine dair çok şey söylüyor. Keza filmin tamamı benzeri sahnelerle dolu. Küfür eden, boş işlerle uğraşan, çıkarcı tiplemelerle bürokrasi eleştirisine soyunan Mertoğlu’nun senaryosu bu yapıyı besleyen malzemenin yetersizliği ve sıradanlığı nedeniyle oldukça kuru ve zayıf kalıyor. 
Filmin estetiği ise bu sığ gözlem ve analizleri yeni ve ilginç kılmayı başaramıyor. Albüm’ün Rumen Yeni Dalgası’na öykünmeye çalıştığı çok net bir biçimde görülüyor. Hatta yönetmenin Romanya’dan ödünç aldığı bu estetik aynen uygulamaya kalkıştığı ve yaratıcı dokunuşlarla hikayesine uygun bir şekilde dönüştüremediği için eğreti ve özenti duruyor. Vergi dairesindeki ya da okuldaki absürt sahneler de aynı sebeple bütün içerisinde yerini bulamıyor. 

Politist, adjectiv, Bükreş’in Doğusu gibi filmlerin görüntü yönetmeni Marius Panduru ile çalışmak sorunları çözmüyor maalesef. Romanya’dan aynen aldığı uzun ve sabit planları hiçbir şekilde işlevsel kılamayan, biçimsel açıdan farklılık yaratmak dışında bir etki yaratamayan Mertoğlu’nun filmi özendiği her şeye özlemle sona eriyor. Sabit planlar üzerine düşen vasat diyalogları, hiçbir yere oturmayan absürt sahneleri, sığ aile eleştirisi ile son derece zayıf bir ilk film Albüm.

(Ekşi Sinema) 

1 Ekim 2016

Güney Kore'den Zombi Ekspresi

Büyük kısmı trende geçen bir zombi filmi. Hem de Güney Kore menşeli. Daha ne istenebilir ki! Yeoh Sang-ho imzalı Zombi Ekspresi, salgının yayıldığı Seul’den zombilerin henüz ulaşamadığı Busan’a gitmekte olan bir trende geçiyor. 


Zombi Ekspresi’nin virüsü kapar kapmaz dönüşen, birbirinin üstüne çıkacak kadar aç, son derece hızlı ve korkutucu zombileri Marc Foster’ın yönettiği Dünya Savaşı Z’deki (World War Z) zombileri akla getiriyor. Hatta filmin birçok sahne tasarımında da Dünya Savaşı Z’den etkilendiğini söylemek mümkün. Brad Pitt’in kahraman olduğu filmin aksine Zombi Ekspresi’nde işinden vakit bulamayan ve kızına ilgi göstermeyen beyaz yakalı, hırslı, bencil bir baba var. (Kaçınılmaz şekilde işlenen babanın dönüşümü mevzusu hikayenin en sıkıcı tarafı oluyor bir süre sonra.) Zombi Ekspresi’nde dur durak bilmeyen, gerilim yüklü serüven akarken diğer taraftan da cehennem gibi bir salgından kaçıp trende bir araya gelmiş yolcular arasında kurulan ilişkiler bol mesaj soslu diyaloglarla süsleniyor.

Klişeleri kullanmaktan çekinmeyen Zombi Ekspresi, kısıtlı mekanda basit çözümlerle kendini tekrar etmemeye çalışıyor ancak bu konuda vaat ettiğini tam manasıyla karşıladığı da söylenemez. Hikaye sarkmıyor ya da takılmıyor ancak akılda kalıcı sahne üretmek konusunda sıkıntı yaşıyor. Filmin en zayıf taraflarından biri ise seyirciye fazla sayıda karakter tanıtmaya çalışması ve bu karakterlerin hepsinden de bir dram yahut bir mesaj çıkarmaya çalışması. (Bu karakterler içerisinde mizahi yönü ağır basan Sang Hwa, “zombileri döverek öldürerek” filmin aksiyon kısmını da sırtlıyor. ) Zombi Ekspresi’nin türün meraklıları için iştah açıcı olduğu malum. Keşke işin dramatik kısmı ve mesaj kaygılı alt metinleri bu iştahı kaçıracak kadar yoğun olmasaymış... 

(Ekşi Sinema)