23 Eylül 2016

Piyes tadında bir Çatışma

Mısır’daki darbe sonrasında sokakta çıkan çatışmalara bir polis otosunun içinden bakıyor Çatışma (Eshtebak). Tamamı kamyonetin içinde geçen filmin yönetmeni Mohamed Diab, bu çok iyi fikri işlevsel hale getirmek konusunda da hiç sıkıntı çekmiyor son ana kadar. Polis kamyoneti, sadece metaforik bir anlatım aracı olarak iyi bir fikir olmakla kalmıyor, yaşanılanları en sert haliyle yakından göstermek açısından da son ana kadar etkileyiciliğini koruyor. 


Mısır Devrimi’nin üzerinden iki yıl geçmiş ve ülke ikiye bölünmüş durumda. Mursi yanlıları ve ordu destekçileri çatışma alanında. İki gruptan da gözaltına alınanlar bu polis kamyonetlerinde bir araya geliyor. Kağıt üzerinde hikayeye bakıldığında bir resim çıkıyor ortaya. Ancak, film fazlasıyla potansiyel barındıran bu fikri ziyan etmeyi de başarabiliyor!

Yönetmen kısıtlı mekanda küçük buluşlarla ve dar alanda yarattığı mizansenlerle sarkmadan, hikayeye alan açsa da politik arka planı sığ bir şekilde işleyen senaryosu ve karikatürize tiplemeleriyle güzelim fikri adeta piyese çeviriyor. İki karşıt grup arasındaki çatışma her haliyle parodiye dönüşüyor. Ülkeyi ve dönemi, tüm kesimleri/kimlikleri/dinleri temsil eden tiplemelerle sınırlı kalacak kadar anlatmaya kalkıştığı için bir şey söylemekten de uzak kalıyor. Her şeye rağmen heyecan verici fikri ve yer yer etkileyici sahneleriyle görülmesi gereken bir film Çatışma.

(Ekşi Sinema) 

Ken Loach'un gözyaşları

İşçi sınıfı, neoliberalizm, piyasa, emek, hak, sosyal adalet.... Ken Loach sineması dediğimizde akla gelen bu kavramları yönetmenin filmografisindeki iyi filmler için saklayalım ve Ben, Daniel Blake’e (I, Daniel Blake) bakalım. 


Loach, bürokrasinin çıkmazlarını ve niteliğini yitirmiş sosyal devleti yine basit bir hikaye ve tek bir karakter üzerinden masaya yatırırken, başkarakteri Daniel ile iki çocuklu anne Katie arasındaki dostluğu müsamere gibi işlemekten kurtulamıyor maalesef. Loach ve senarist Paul Laverty, daha baştan dürüst, hakkını arayan, iyi bir karakter olan Daniel’ın yanına güçsüz, zavallı kadın karakter Katie’yi koyarak “sistemi deşifre edelim de gerisi önemli değil” niyetini beyan etmiş oluyor. Katie’nin başına gelenler karşısında Daniel’ın tepkileri filmin de bakış açısına dönüşüyor bir anlamda ve kadın konusunda erkek sinemacıların değişmez algı probleminin bir örneğini daha izlemiş oluyoruz. En basitinden iki çocuğuyla zar zor hayata tutunan, açlıktan hırsızlık yapmak zorunda kalan Katie’in ne yaşadığına tanık olan Daniel, bu aşamaların hiçbirisinde şaşırıp, yıkılmıyor, normal karşılıyor ta ki Katie bedenini satarak geçimini sağlayana kadar. Daniel’ın bunu anladığı yani Katie’yi seks işçiliği yaparken gördüğü ve ağladığı sahne Ken Loach sinemasının en sorunlu sahnelerinden biri olabilir.

Daniel'ın ahlakçı hislenmeleri filmin tamamına sirayet ederken başka sorular da akla gelmiyor değil. Böyle gündelik ve evrensel bir meseleyi masum, iyi, dürüst bir karakter üzerinden anlatırken ister istemez sınıfsal olanı dar bir ideolojik alana çekmiş olmuyor mu? Hakkını aradığı için mi yoksa iyi bir insan olduğu için mi Daniel’ı takip ediyoruz? Örneğin, “kötü” özelliklere sahip bir karakter  – Daniel’ın tam tersi, çevresine yardımcı olmayan, bencil, dayanışmadan uzak biri - üzerinden bu hikaye nasıl anlatılırdı? (Ki Ken Loach’ın farklı bir bakış açısı katmak için önceki filmlerinde bunu yapmışlığı var) Bu bir tercih elbette ama Laverty ve Loach’un burada neden bunu tercih etmediğini Ben, Daniel Blake’in her aşamasında görmek mümkün. Ağlanacak o kadar şey varken Daniel’ın neden o sahnede ağladığı sorusunun cevabı filmin dert edindiği meseleler kadar önemli. 


(Ekşi Sinema) 

22 Eylül 2016

Şablonlara sıkışan vicdan hikayesi

Dardenne Kardeşler, İki Gün Bir Gece’deki (Deux jours, une nuit) şablonu sevmiş olmalı ki, Meçhul Kız’da (La fille inconnue) bu şablonu aynen devam ettirmeye çalışıyor. 


Kamu yararına çalışan Doktor Jenny, mesai saatinden sonra geldiği için kapıyı açmadığı bir kadının daha sonra öldüğünü öğreniyor ve suçluluk duygusuyla kimliği bilinmeyen kadının kim olduğunu ortaya çıkarmaya çalışıyor. İki Gün Bir Gece’de kapı kapı dolaşıp arkadaşlarını ikna etmeye çalışan Sandra gibi Jenny de hastalarının evine gidiyor muayene için, diğer taraftan ölen kadına ulaşmak isterken ipuçlarını takip ediyor. Jenny’nin suçluluk duygusuyla bu yola çıktığını bilsek de içine girdiği hikaye polisiyeye dönüştükçe seyircinin hikayeyle kurduğu ilişki de değişmeye başlıyor. 

Polisiye dozunun artmasıyla karakterin motivasyonu deforme oluyor ve hikaye gerçeklik zeminini kaybediyor. Böyle olunca filmin ortalarından itibaren Dardenne’lerin kurduğu klasik anlatı çatırdamaya başlıyor. İdealist baş karakter Jenny’nin polislik yapmaya çalışması ile vicdan muhasebesiyle hareket etmesi durumu birbirine karışıyor. Hikayedeki küçük gerilim ve gizem unsurları ile sorgulama sekansları inandırıcılıktan uzak seyrederken, Dardenne’ler yine yan hikayelerle birlikte toplumsal olana ulaşmaya çalışıyor ancak burada da usta yönetmenlerin salt bir Avrupa resmi çizmek ve birey-toplum ilişkisine dair bir şeyler söylemek için tercih ettikleri şablonlara sıkıştığı açıkça görülüyor. Dardenne’ler ilk kez en güçlü oldukları alanda yani senaryoda sınıfta kalıyor ve vicdan üzerinden ilerleyen böyle bir hikayeye bir bakış açısı katamıyorlar. 

(Ekşi Sinema)

Öğrenci ve vaiz

120 dakikayı İncil’den pasajlarla doldurup dinlere tekme tokat girişmek elbette iyi bir fikir ve bunu başarıyor olmak da önemli bir meziyet. Yönetmen Kirill Serebrennikov, bu kışkırtıcı fikrini başka iyi fikirlerle ileriye taşımayı da becerdiği için bir ergen ve bir kutsal kitaptan istediği sonuca ulaşabiliyor. 


Serebrennikov, Öğrenci'de lise öğrencisi Venya üzerinden okul, aile, eğitim ve büyük resimde ülkenin kendisini hicve kayan bir mizahla ele alırken karakterler arasındaki çatışmaları dogma-şüphe, inanç-irade, evrim-yaradılış gibi temel karşıtlıklara çevirmeyi beceriyor. Venya’nın bir vaiz gibi okuduğu ve her an ekrandan akan İncil’den pasajlar günümüz dünyasında karşılığını bulmaya ve yeniden tartışılmaya açılıyor.

Öğrenci’nin temel sorunu ise Venya dışındaki karakterlerin derinleşememesi ve bu sebeple hikayenin belli bir noktadan sonra ilerleyememesi. Anne ve öğretmenler dahil tüm karakterler hicve hizmet etmekten öteye gidemiyor. Daha da önemlisi etrafındaki herkesi bir şekilde etkilemeyi, yanına çekmeyi başaran – çünkü sistem de buna olanak tanıyor- Venya’nın karşısında yer alan ve ana çatışmanın diğer tarafında yer alan biyoloji öğretmeni Elena’nın oldukça cılız kalması. Öğrenci’nin tiyatro uyarlaması olduğunu açık eden yönetmen tercihleri; kadrajlar, sahneleme, yüksek perdeden atışmalar ve oyuncuların birbirine karşı aldığı pozisyonlar hikayenin de anlatısına uyuyor. Hakkıyla işlenemese de cesur bir deneme olarak kayda geçiyor. 

(Ekşi Sinema)