1 Temmuz 2016

Gösterişsiz ajan Bourne

Hafızasını kaybeden Ajan Bourne’un öyküsü, Paul Greengrass’ın yönetmen koltuğuna döndüğü Jason Bourne ile devam ediyor. Son model arabalara ihtiyaç duymadan, dünyayı kurtarmaya, herkese adalet dağıtmaya kalkışmadan, kendi geçmişinin hakikatlerinin peşinde koşan bu gösterişsiz ajanı özel kılan nedenleri bulmaya çalıştık.


John le Carré, Tom Clancy, Graham Greene gibi yazarların yarattığı karakterler ya da James Bond, Ethan Hunt, Jake Ryan, Jack Bauer gibi popüler ajanlar bir yana Jason Bourne bir yana. “O kadar ajan içerisinde bir seni sevdik” dememizin elbette nedenleri var. Üçlemenin ilk filmine imza atan Doug Liman ve özellikle de onun ardından seriyi devralan Paul Greengrass’ın yönetmenliği Tony Gilroy’un politik açıdan incelikli ve gerçekçi senaryosu, Christopher Rouse’un mantık hatalarını bile sorgulamamıza izin vermeyecek denli başarılı kurgusu, kalıpların ve klişelerin dışına taşan ajan karakteri, Matt Damon’ın bir aksiyon kahramanı olarak personası, özgün aksiyon sahneleri... Saymakla bitmez... 

Greengrass ve Matt Damon üçüncü filmden sonra bir daha Bourne çekilmeyeceğini söyleyerek seriye veda etmişlerdi. Sonrasında Greengrass’ın, Matt Damon’ın ve hatta Bourne’un kendisinin bile olmadığı bir Bourne’un Mirası hayata geçirildi. Üstelik yönetmenliğini serinin senaristi Tony Gilroy üstlenmişti. Ancak sonuç hiç de iç açıcı olmadı. Söz konusu filmden Greengrass ve Damon da memnun kalmamış olacak ki yeni bir Bourne filmi için kolları sıvadılar. Seriyi dörtleyecek Jason Bourne vesilesiyle ‘geçmişi olmayan adam’ı diğerlerinden ayıran neler, bir hatırlayalım istedik.

Geçmiş ve gerçekler
Jason Bourne’u sinema tarihindeki diğer ajanlardan farklı bir yere koyan en temel özelliği bellek sorunu yaşaması. Hafızasını kaybetmiş bir ajan olarak daha baştan klasik ajan tiplemeleri ve ajanlık hikayelerini elinin tersiyle iten bir üçleme söz konusu. Peki, ülkesinin çıkarlarını korumak ve dünyayı teröristlerden temizlemek gibi ulvi (!) amaçları olmayan bir ajan neyin peşinde? Tabii ki - hafıza kaybı temalı birçok filmin başkarakteri gibi – gerçeğin peşinde. Bourne’u illa bir kategori altında değerlendirmek gerekiyorsa bu yazının konusu olan ajan filmlerinden ziyade hafıza kaybı temalı filmler başlığı altında değerlendirmek daha doğru olurdu belki de. Örneğin film noir-bilimkurgu klasiği Dark City’nin başkarakteri John Murdoch’tan pek farkı yok Bourne’un. Anılarının peşinden giden Murdoch gibi Bourne da sadece gerçeği öğrenmeye çalışıyor. Tek derdi hatırlamak/gerçeği öğrenmek. Doug Liman imzalı ilk film Geçmişi Olmayan Adam’da (The Bourne Identity) kimliğini keşfeden ve CIA’in kirli işlerinin küçük bir kısmını ortaya çıkaran Bourne, ikinci filmde kimliğini saklayarak ajanlık işlerinden uzakta yaşarken sevgilisi Marie’nin öldürülmesi ve Berlin’deki bir operasyonda işlenen cinayetlerin üzerine yıkılmasıyla sorumluların peşinden yeni bir maceraya giriyor ve kendisinin de içinde olduğu gizli organizasyon Treadstone’u deşifre ediyordu. Serinin son halkası olarak tasarlanan üçüncü film Son Ultimatom (The Bourne Ultimatum) ise ikinci filmin kaldığı yerden devam ediyordu. Film, Treadstone’u da kapsayan Blackbriar Operasyonu ile ilgili olsa da hikayeyi Marie’nin kardeşinin ablasının ölümüyle ilgili “şimdi ne olacak” sorusu oluyor; Bourne bu soruya “tüm bunları biri başlattı ve onu bulacağım” cevabını vererek hikayenin bu filmle sona ereceğini haber veriyordu bir bakıma. Üç filmde de Jason Bourne neyin peşinden giderse gitsin hikayenin ana damarı Bourne’un geçmişine bağlandığı için, altı saatlik seriyi Bourne’un kendi gerçeğini ortaya çıkarırken CIA’in kirli çamaşırlarını deşifre etmesi olarak özetlemek mümkün. Önce hesaplaşma, arkasından gerçekler geliyor.


Adalet ve yasalar
Beyazperdedeki ajanlar ve daha da önemlisi ülkelerin istihbarat servislerinin sinemadaki temsili özellikle Amerikan sinemasında propaganda aracı olarak etkin şekilde kullanılmakta. Söz konusu filmlerde ülkenin çıkarları adına teröristleri “etkisiz hale getirmek” meşru gösterilir, gerektiğinde masum insanların öldürülmesi olumlanırken ya da önemsiz bir detay olarak hikayede geçirilirken, “kanundışı işleri kanunla yapmanın” övgüsünü izliyoruz bir bakıma. Kahramanımız ister James Bond olsun ister Jake Ryan ya da Jake Bauer fark etmiyor. Hikayenin “kötü”sünü durdurmak için kanuna ihtiyaç duyulmuyor. Özgürlük, adalet, ülke çıkarları ve diğer tüm içi boşaltılmış kavramlar birbirine karışırken katarsisle seyirciye oh çektiren ve bütün insan hakları ihlallerini seyir zevkine dönüştüren şablon kullanılmaya devam ediyor.

Jason Bourne bu bakımdan da diğer ajanlardan ve ajan hikayelerinden ayrılıyor. Bourne, CIA’in pis işlerini yaptırdığı ajanlardan biri olduğunu öğrendiğinde bununla yüzleşmeye çalışıyor. İkinci film Medusa Darbesi’nin (The Bourne Supremacy) finali buna iyi örnek olabilir. Bourne’un eğitimi sırasında öldürdüğü Rus siyasetçinin kızı Irene Neski’yi ziyaret etmesinin bir yüzleşmeden daha fazlasını ifade etiği açık. Annesinin babasını öldürdüğü bilgisiyle büyüyen Neski’ye ailesini kendisinin öldürdüğünü söylemek için yakalanma riskini bile göze alan Bourne, yaralı bir şekilde genç kızın karşısına geçip gerçekleri anlatıyor ve “gerçeği bilmek isteyeceğini düşündüm” diyor. Kanunun işlemediği, gizli kapaklı devlet işlerinin sıradan insanları hiçe saydığı sistemde bu yüzleşme Bourne ile olduğu kadar gerçekle de alakadır.


Vigilante kavramına da farklı bir boyut katıyor Bourne serisi. Bourne istemeden de olsa kanun koruyuculuğu altında istediği gibi at koşturan istihbarat teşkilatının ihlal ettiği hukuku/adaleti sağlıyor bir bakıma. Öyle büyük bir amacı, yetkisi olmasa da, düzenle, asayişle, kanunla ilgilenmese de gerçeği ve geçmişini ararken adil olana ulaşıyor ve adil olandan uzaklaşmıyor. Son Ultimatom’un açılışında “lütfen beni öldürme” diyen Rus polise verdiği “benim kavgam seninle değil” cevabı Jason Bourne’un motivasyonunun özeti sayılabilir. Sistemi düzeltmek, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek, adaleti sağlamak gibi büyük amaçları, hamasi cümleleri de yok Bourne’un. Sadece, kendi geçmişiyle ilgili gerçekleri ortaya çıkarırken bazı şeylerin düzelmesini, açığa çıkmasını sağlıyor, o kadar.

CIA’in çalıntı sermayesi, ülke sınırları dışına taşan yasadışı operasyonları, suikasta uğrayan liderler, gizli dosyalar... Üç filmde de güncel meselelere bir şekilde dokunuyor Bourne. Yeni bir şey söylemiyor ancak meseleyi ele alma biçimi ve arka planda işlemekle yetinmeyip hikayenin merkezine çekmesiyle muadillerinden bir kez daha ayrılıyor. (Filmlerdeki hikayeler ile uyarlandığı Robert Ludlum kitapları arasında çok benzerlik olmadığını sırası gelmişken belirtmek lazım.) Son Ultimatom’da The Guardian muhabiri sayesinde ortaya çıkan ve Bourne’un teşkilatın tepesindekilerle hesaplaşmasını sağlayan Blackbriar Operasyonu’nu CIA Başkan Yardımcısı “Tüm yasa dışı operasyonlarımız için bir şemsiye programı” diyerek özetliyor. Bu tanım ilk filmdeki küçük çaplı basit ajan hikayesinin hiç de göründüğü gibi olmadığını seyirciye gösterirken, filmin finaliyle birlikte Amerikan politikaları ve CIA’in yöntem ve eylemleri Bourne’un kişisel hikayesi ile iç içe geçiyor ve seri “ajan filmi” kategorisinin hakkını fazlasıyla vermiş oluyor. Seri boyunca gerçekleştirilen bütün operasyon ve suikastlar da final ile birlikte aksiyon öğesi olmaktan çıkıyor böylelikle. Bourne serisi, politik alt metinleri odağa yerleştirmek gibi bir iddia taşımıyor. Böyle bir amacı olmadığı gibi bu konuda kendini ciddiye almak gibi bir çabası da yok. Yine de bu yaklaşım, hikayenin açtığı alanlarda yeri geldikçe, sağlam politik bağlamlar kurulmasına engel olmuyor.


Ajanlar ve klişeler
Bourne diğer ajanlar gibi her hangi bir kişiye ya da kuruma hesap vermiyor. Ajan oyuncakları, teknolojik araç gereçleri, ona lojistik sağlayan birileri yok. Pahalı arabalar, şık kıyafetler, büyük oyunlarla hiç işi olmaz onun! Örneğin James Bond neyi temsil ediyorsa, Bond’un dünyasında ne varsa Bourne tüm bunların tam karşısında yer alıyor. Ya da Görevimiz Tehlike (Mission: Impossible) serisinin ana karakteri Ethan Hunt gibi ona yardımcı olan bir ekibi de yok. Diğer ajanlar gibi büyük çatışma sahnelerine girerken de göremezsiniz Bourne’u. Üç film boyunca, kendisi gibi suikastçı olarak eğitilen diğer ajanları eline o an ne gelirse; dergiyle, kitapla, mutfak beziyle döven bir ajan izledik. Diğer ajan filmlerinde karmaşıklaştırılan planların  ve sahnelerin aksine Bourne’da basit aksiyon sahneleri stilize edilerek gösterişsiz anlatımın bir parçası haline getiriliyor. (İlk filmdeki otel sahnesinde ajan filmlerindeki karmaşık planlarla alay eden bir diyalog da yer alıyor.) Bu anlamda Bourne’un efektlere, bilgisayar teknolojisine, istihbarat merkezinden dünyayı yöneten uydu sistemlerine dayalı olmayan ilkel, sokak işi sahnelerinin ajan filmlerinin çehresini değiştirdiğini söylemek de mümkün. İlk akla gelen örnek olarak, James Bond’u gösterebiliriz. Daniel Craig ile birlikte yenilenen Bond filmleri teknolojiye daha az yaslanan - Bourne’da olduğu gibi - gösterişsiz ama stilize, yönetmen dokunuşunun belirgin bir şekilde hissedildiği sahnelere daha çok yer vermeye başladı. Bond serisinin ve benzeri filmlerin biçimsel olarak dönüşümünde Bourne’un etkisinin olduğunu söylemek yanlış olmaz.


Bourne’un lüks arabalara, gösterişli aksiyon sahnelere ihtiyacı yok demiştik. Bunda Doug Liman ve sonraki filmlerde seriyi daha da yukarıya çeken Paul Greengrass’ın tercihleri ve kurgucu Chrsitopher Rouse’un kusursuza yakın performansının payı büyük. Avrupa’nın merkezinde, Hindistan’ın kalabalık bir şehrinde ya da Fas’ın dar sokaklarında, kimsenin yüz vermeyeceği eski model arabalarla çekilen takip ve aksiyon sahneleri Bourne serisini özel kılan unsurlardan. Teknolojinin sinemayı fazlasıyla dönüştürdüğü 2000’lerde ‘eski usul’ bir sinemanın peşinden giden Liman ve Greengrass, görsel efektlerle parlatılmış sahnelere yüz vermediği gibi, kamera kullanımıyla da kendilerine hayran bırakmayı başarıyor. Aksiyon sahnelerindeki detaylar bile Jason Bourne’u farklı kılmaya yetiyor. Hikayenin ritmini orkestra şefi gibi yöneten Rouse’un kurgusuyla birlikte Bourne defalarca izlenebilecek bir seyir niteliği kazanıyor. Jason Bourne’un, yani serinin bu sonradan planlanan halkasının, Bourne tarihçesi içinde kendine nasıl bir yer edineceği merak konusu. Endişe az, heyecan fazla.

(Altyazı - Temmuz-Ağustos)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder