1 Haziran 2016

Moore'un görme dediği

Şimdi Nereyi İşgal Edelim, Michael Moore'un o tanıdık ve tartışmalı belgesel üslubunun sorunlu yanlarının en görünür olduğu filmi. ABD'nin savaş politikalarına yönelik eleştirisini kurarken işine yaramayan gerçekleri gözardı eden Moore, idealize ettiği Avrupa'da hala kapitalizmin hüküm sürdüğünü unutmuş gibi.


Michael Moore, son belgeseli Şimdi Nereyi İşgal Edelim’e (Where to Invade Next, 2015) Amerika’nın dış politikasını yani savaş politikasını eleştirerek giriş yapıyor. “İkinci Dünya Savaşı’ndan beri savaş kazanamadık, yine de dünyadaki birçok yeri işgal etmeye ve kayıplar vermeye devam ediyoruz” diyor ve oldukça sıradan, incelik barındırmayan bir mizahi dille rotasını Amerikan toplumuna ve sosyal devlet niteliğini yitirmiş sisteme çeviriyor. Bu kez mevzuya içeriden değil, ABD’deki sağlık sistemini masaya yatırdığı belgeseli Sicko’da yaptığı gibi, başka ülkelerle kıyaslama yöntemiyle dışarıdan bakıyor ve yanına aldığı Amerikan bayrağı ile tek başına dünyayı dolaşıp eğitim, güvenlik, beslenme, çalışma saatleri, vatandaşlık hakları gibi temel meselelerle ilgili ideal olana ulaşan ülkeleri ziyaret ediyor. Başlangıçtaki savaş sanayii ve dış politika dokundurmalarının tek işleviyse, bilindik bir söylemi tekrar etmek oluyor: “Harcanan paralara ve uğruna feda edilen insanlara rağmen sadece savaş malzemesi üreten şirketlerin kârlı çıktığı bu savaş politikası son bulmalı ve çöküşte olan Amerikan toplumunun ihtiyaçlarına yatırım yapılmalı”. Daha önceki belgeselleri Benim Cici Silahım, Fahrenheit 9/11, Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi ve kaleme aldığı ‘Aptal Beyaz Adamlar’ adlı kitabında, ulus-ötesi şirketlerin iktidarı, başkanlık seçimleri, dış politika, silahlanma gibi meseleleri doğrudan ele alan Moore, Şimdi Nereyi İşgal Edelim’de dolaylı bir anlatım kurarak bu konulara başka bir açıdan yaklaşıyor. Lakin bu yaklaşımı merkeze alan belgeselin vaat ettiğiyle vardığı nokta arasında büyük fark ortaya çıkıyor.

Moore’un çıkış noktası (diğer ülkelerdeki başarılı model ve sistemleri yakından görmek) Amerikan liberalizminin temelinde yatan Amerika övgüsü üzerine kurulu esasında. Bu görüşün sinemadaki en ünlü temsilcilerinden Oliver Stone gibi ABD’yi sert bir şekilde eleştirirken diğer yandan Amerikan tarihine referans vererek Amerikan toplumunu yüceltmekten de geri kalmıyor. Moore, Finlandiya, İtalya, Norveç, Almanya, Portekiz, Fransa ve Tunus’a giderek bu ülkelerin başarılı oldukları alanları masaya yatırıyor. Finlandiya’da eğitim sistemini, İtalya’da çalışma koşulları ve işçilerin haklarını, Norveç’te ceza ve güvenlik sistemini, Almanya’da geçmişle yüzleşmeyi mümkün kılan eğitim ve öğrenim sistemini, Fransa’da çocuklara kazandırılan beslenme alışkanlıklarını, Portekiz’de uyuşturucuyla mücadeleyi ve Tunus’ta kazanılan kadın haklarını yerinde inceliyor ve bir kıyaslama yaparak kendi ülkesinde durumun ne kadar vahim olduğunun altını çiziyor. Başlangıçta kendine has provokatif soruları ve kaba bir politik mizahla ABD’nin sosyal devlet olarak nasıl bir çöküş yaşadığına işaret ederken, sonlara doğru, neredeyse tamamı Avrupa’da yer alan bu ülkelerin kurdukları başarılı sistemlerin özünün Amerika’ya dayandığını göstermeye çalışıyor (Amerika’nın verdiği bu ilham sadece Avrupa’ya kadar varabilmiş, ilk anladığımız bu oluyor. Tunus örneği de böyle bir eleştiriyi engellemek için alınmış zaten). Finlandiya’daki okul müdürünün Moore’a “Biz bu sistemi sizden aldık” dediği an bir süre sonra belgeselin odağına yerleşiyor. Meğerse Moore, “Bir zamanlar bütün dünyaya ilham veren, eğitimden sağlığa, güvenlikten özgürlüklere her alanda model ülke olan Amerika nasıl oldu da bu hale geldi?” sorusunun peşindeymiş.