25 Mart 2016

Tek kahraman yetmiyor

DC’nin ağır topları Batman ve Superman perdede ilk kez birlikte yer alsa da çizgi roman serüvenlerinde defalarca bir araya geldiler. Zack Synder imzalı Batman v Superman: Adaletin Şafağı’nda bu serüvenlerin birçoğundan etkiler görmek mümkün. Özellikle birkaçından bahsetmek gerekirse; Jeph Loeb’in yazdığı ve Jim Lee’nin çizdiği üç bölümlük Batman Hush serisinde Batman’in dostları ve düşmanları taraf değiştiriyor, Yarasa Adam hem bu belirsiz ve tekinsiz durumla savaşıyor hem de Zehirli Sarmaşık’ın etkisi altındaki Çelik Adam’a karşı gelmeye çalışıyor. Bu serinin ikinci bölümünde yer alan Superman’in Batman’in boğazını sıktığı ürkütücü kapak ikilinin savaşını en iyi resmeden karelerden biri olarak hafızalara kazınmıştı. Yine Loeb’in yazdığı Ed McGuinness’in çizdiği Halk Düşmanları’nda ise Lex Luthor’un Amerika Birleşik Devlet Başkanı olduğu hikayede ikili bu kez omuz omuza veriyor. Amerikan Başkanı’na karşı halk düşmanı ilan edilen iki kahraman olarak hem onurları hem de dünya için savaşıyorlar. Mark Waid ve Alex Ross’un yarattığı Kingdom Come’da Superman insanlıktan umudunu kesip çiftliğine dönüyor ve yeni süper kahramanların fırsattan istifade ederek doluştuğu dünya daha da kötü bir yere dönüşüyor. Köşesine çekilen bir diğer yaşlı kahraman ise Batman oluyor. Güç, liderlik, inanç, sorumluluk gibi meseleleri etkili bir şekilde işleyen Kingdom Come’ın Adaletin Şafağı’nı fazlasıyla beslediğini söylemek mümkün. 

İki süper kahraman Frank Miller’ın enfes işlerinden Dark Knight Returns’de de bir araya gelmişti. Emekliliğe ayrılmış ve yaşlanmış Bruce Wayne’in geri dönüşünü anlatan hikaye karanlık, depresif atmosferiyle ve çizgi romanın ruhuna uygun iç sesleriyle özel bir eser olmasının yanı sıra Superman-Batman mitolojisine dair önemli ayrıntılar da barındırıyor. Hem yaşlılık ve kahramanlık mevzusu açısından, hem karakterlerin ruh hali hem de kahramanların çatışması bakımından Adaletin Şafağı’nın en çok esinlendiği çizgi romanın Dark Knight Returns olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

Son olarak alternatif bir serüven olsa da Superman: Red Son’dan da bahsetmek lazım. Mark Millar ve Dave Johnson imzalı hikaye Superman’in kapsülünün Amerika değil Rusya topraklarına düştüğü bir evrende geçiyor. Göğsündeki orak çekiçle Sovyet kahramanı Superman’e ABD’nin - komünizm korkusuna son verecek - kahramanı Batman karşı koyuyor. Bu alternatif serüven Adaletin Şafağı’nın hikayesindeki boşlukları daha iyi anlamak için doğru kaynaklardan sadece bir tanesi. Bütün bu çizgi roman hikayelerinin filmi beslediği açık; ancak toplamda birçok serüvenden birer parça dokunun bulunduğu ve hiçbirinin tam olarak işlenemediği, boşluklarla dolu bir senaryosu var filmin.

Son Superman filmi Man of Steel’in kaldığı yerden başlıyor hikaye. Man of Steel’in finalindeki Superman-General Zod savaşını bu kez Batman’in gözünden izliyoruz. Kara Şövalye bir sürü sivil insanın öldüğü bu savaştan Çelik Adam’ı sorumlu tutuyor. Böylelikle “Superman dünyayı kurtardı” manşetleri “Superman olmasaydı bunlar başımıza gelmezdi” hikayesine dönüşüyor. Superman de Batman’e boş değil tabii. O da Batman’in yargısız infazlarını ve suçla savaşını yanlış buluyor ve adalete zarar verdiğini düşünüyor. Adaletin Şafağı bu motivasyonları filmin başında hemen seyirciye verse de çatışmaların içini dolduramadığı için hem hikaye ağırlaşıyor hem yüzeysel diyaloglar kulağı tırmalıyor ve her şeyden önemlisi iki süper kahramanın duyguları doyurucu bir şekilde işlenmediği için vaat edilen düşmanlık duygusu havada kalıyor. Aslında senaristler David S. Goyer ve Chris Terrio risk alarak filmin ilk bir saatinde katıksız aksiyon yerine kahramanların iç dünyasına odaklanmayı tercih ediyor. Fakat gazete haberleri dışında iki süper gücün birbirine düşman olacak raddeye nasıl geldiğine dair güçlü veriler sunamadığı için bunu başaramıyorlar. Dark Knight Returns hikayesinden hareketle Bruce Wayne’in yaşlılığı devreye giriyor. Peki, saçları beyazlamış, formdan düşmüş Yarasa Adam’ın motivasyonu ne? Bundan önce savaştığı suçluları ota benzetiyor Wayne. “Yok ettikçe yerine yenisi çıkıyor” diyor. Ama Superman öyle değil. Gücü dünyayı yok edebilecek boyutta. Bu yüzden durdurulması gerekiyor! Bu diyaloglar hikayede sadece diyalog olarak kaldığı ve doyurucu işlenemediği için birinin “Durun siz kardeşsiniz” diye ortaya çıkıp bu saçmalığı durdurmasını bekliyorsunuz; ki o kişi Superman oluyor, sağ olsun olgun davranıyor. Yardımcısı, sırdaşı, akıl hocası Alfred bile Bruce Wayne’i anlayamıyor, biz seyirciler ne yapalım! İki saati aşkın süre boyunca filmin ana çatışmasına kendimizi inandırmaya çalışıyoruz.


İlk bir saatlik kısma geri dönersek. Batman v Superman: Adaletin Şafağı oldukça karanlık bir dünya sunuyor. Sadece filmin hikayesi değil, iki süper kahramanın iç dünyaları da depresif bir tonda resmediliyor. İkisi de mutsuz. “Ölsem de kurtulsam” derbederliğinde oradan oraya koşturuyorlar. Christopher Nolan’ın Batman üçlemesinden ve genel olarak Batman’in dünyasından alışık olduğumuz için bu tercih anlaşılabiliyor ve temel hikaye bazında filmin en doğru kararlarından biri oluyor sonuçta. Bu tercihi biraz günümüz dünyası üzerinden de okumak lazım. Filmin birçok anına dünyanın daha da kötüye gittiğine dair ruh hali sinmiş durumda. Bu kadar fantastik bir hikayeyi böylesine ciddi ve karanlık şekilde anlatmanın da bunda payı büyük. Filmin son yarım saatine girerken Wonder Women’ın arzı endam ettiği sahneye kadar da bu anlatı değişmiyor. Bu ciddiyet ve karanlık daha önce benzer uyarlamalarda görüldüğü üzere fazla hamasi ve sıkıcı bir seyre yol açıyor bir yandan da. Tam burada Lex Luthor karakteri devreye giriyor ve oldukça sığ bir şekilde işlenen felsefi ikilemlere yelken açılıyor. Jokervari bir üslupla Tanrı’nın varlığını sorgulayan Lex Luthor, felsefenin en temel sorunsallarından biri olan “kötülük” meselesini süper kahramanlar üzerinden tartışıyor. Lex Luthor, şiddet gördüğü babasından yola çıkarak Tanrıyı (Tanrının varlığını) sorguluyor ve Superman’in tanrısal rolünü kendi hikayesi üzerinden anlamlandırıyor. Platon’dan beri süregelen soruları dillendiriyor Luthor ve en çok da Davıd Hume’un cümlelerini ödünç alıyor:

“Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Yoksa gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor? Öyleyse o iyi niyetli değil mi? Hem güçlü hem de iyi ise bu kadar kötülük nasıl var oldu?”

Bu sorular Adaletin Şafağı’nda maalesef derinlemesine işlenmiyor ya da bu soruların etrafında dolaşacak bir hikaye inşa edilmiyor. Sadece Luthor’un zihninden dünyayı özetliyor bu sorular. Babasıyla/geçmişiyle kendisinin, Tanrıyla insanın savaşını Batman ve Superman üzerinden kuruyor. Bütün oyunu hazırlayan Lex Luthor’a göre (Kendini Tanrı yerine koyuyor) bu savaş insan (Batman) ile Tanrı (Superman) arasında. Ve kim kazanırsa kazansın hem insanlık hem Tanrı kaybedecek. Hume’un basit bir şekilde gösterdiği açmaza Şeytanı da yerleştiriyor Luthor. Tanrı ile insan uzlaşmaya gittiğinde kendi şeytanını yaratıyor. David Hume’un tersine dünyayı Tanrı fikri üzerinden anlamlandırmaya çalışıyor Luthor. Bu yüzden de en sonunda kötülüğe muhtaç olduğunu görüyoruz. (Filmde çok üzerinde durulmayan, devam filmi için hazırlık niteliğinde gösterilen Luthor’un “üstün insan” projesi de böyle okunabilir.) Luthor, Tanrının kötü olduğu önermesinden yola çıkarak Tanrı rolüne soyunup kötülüğü yaratıyor bir anlamda. Varoluşunu bunun üzerinden kuruyor. Tanrı (Superman) ve insan (Batman) ise Amerika’yı/dünyayı korumaya devam ediyor.

Luthor’un resmettiği gibi tüm tanrısal özelliklerine rağmen Superman’in kendi şehrinin (Metropolis) menfaatleri dışında dünyayla çok ilgisi yok. Aynen Batman’in (Gotham City) ve diğer süper kahramanların olduğu gibi. Umberto Eco, Supermen Miti makalesinde bu durumu çok iyi özetliyor:

Süpermen kadr-i mutlak bir güce sahiptir. Etkinlik kapasitesi, kozmik boyuta ulaşmaktadır. Elbette, insanlığın yararına kullanılmak üzere bu tür bir kapasiteye sahip bir varlığın önünde gerçekleştirilmeyi bekleyen pek çok eylem bulunmaktadır. Bir kaç saniye içinde astronomik boyutlarda iş ve zenginlik üretebilecek olan birinden, insan en şaşırtıcı siyasal, ekonomik ve teknolojik değişimleri sağlamasını bekliyor. Açlık sorununa çözüm bulunmasından, yerleşime uygun olmayan bölgelerin işlenmesine, insanlık dışı sistemlerin yıkılmasına (eğer Süpermen’i “Dallas ruhu” ile okursak, altı yüz milyon Çinliyi neden Mao’nun boyunduruğundan kurtarmadığını sorabiliriz), Süpermen kozmik ya da galaktik düzeyde iyilikte bulunabilir, ve bu arada da, fantastik yollardan, her yerde geçerli olan etnik ayrımları ortadan kaldıracak bir tanım geliştirebilir. Ancak bunların yerine, Süpermen etkinliklerini yaşadığı küçük cemaatin (gençliğinde Smallville’de, yetişkinliğinde ise Metropolis’de) sınırları içerisinde sürdürmeyi yeğler, ve – tıpkı Kutsal Toprakları ziyarete gidebildiği halde, yaşadığı yere elli kilometre uzaklıktaki kapalı ve müstakil sayılamayacak cemaate ulaşamayan ortaçağ insanı gibi – diğer galaksilere kolaylıkla ulaşabildiği halde, yalnızca dünya”nın değil, “Amerika Birleşik Devletleri”nin de boyutlarını göz ardı eder.”

Bu yüzden Lex Luthor’un yaratmaya çalıştığı kötülük ne kadar büyürse büyüsün meselesini derinleştirecek hamleler yapmaktan uzak bir senaryosu var Adaletin Şafağı’nın. Eco’nun tespit ettiği durumun bu film özelinde dramatik anlamda değişmesi gerekmiyor belki ama meselenin daha güçlü bir metne ihtiyacı olduğu bariz bir şekilde görülüyor. Hikayenin nerede geçtiğinden öte evrensel ve felsefi boyutlarının eksikliği belirleyici oluyor çünkü. Bu yüzden siyasal bilinci olmayan süper kahramanlara aşırı anlam ve ciddiyet yüklemenin sonuçları vahim oluyor. Luthor’un sorguladığı şey ne olursa olsun Man of Steel’in sonunda “Bir gün Amerika’nın çıkarlarına karşı mücadele etmeyeceğini nereden bileceğiz?’’ diyen generale “Ben Kansas’ta büyüdüm. Olabileceğim kadar Amerikalıyım” cevabını veren bir Superman var karşımızda.  


Adaletin Şafağı’na salt büyük bir proje olarak baktığımızda da sınıfta kalıyor film. 2000 tarihli X-Men hem eleştirel anlamda hem de gişede başarılı olduğunda çok sayıda süper kahramanın aynı filmde olduğu formülün önü açılmıştı. DC’nin tek rakibi Marvel, Avengers’ı hayata geçirerek çıtayı yükseltti. Hatta tek kahraman filmleri bile şu anda birer Avengers’a dönmüş durumda. (bkz. Captain America: Civil War) DC’nin buna karşı ilk büyük hamlesi olan Adaletin Şafağı, Man of Steel’in devamı olarak başlattığı hikayesini Superman, Batman, Wonder Women, Aquaman, The Flash gibi yıldızlarını bir araya getirdiği The Justice League’e bağlıyor. Bu “bağlama” kısmı ne yazık ki iki süper kahramanın en zayıf hikayelerinden birini ortaya çıkarıyor: Filmin en büyük kozu olan Wonder Women’ı finale kadar sahneye çıkarmıyor. Wonder Women’ın Superman ve Batman’e katıldığı sahnede ise filmin müziğinden mizah tonuna kadar her şey bir anda değişiyor. Dahası film DC’nin daha önce perdeye gelmemiş birçok karakterini tanıtmadan, kim olduğunu açıklamadan sadece The Justice League’de karşımıza çıkacağını ima etmekle yetiniyor.

Toplamda hem estetik hem de içerik açısından kafası karışık, fazlasıyla büyük ama bu büyüklüğün içini dolduramayan bir film Adaletin Şafağı. Lex Luthor Dark Knight’ın Joker’i kadar “yıkıcı”, kahraman mitini sorgulatacak bir bakışa sahip olsaymış işler biraz değişebilirmiş belki ama hikaye David Hume’u duymazlıktan gelip, Platon’a kulak veriyor ve Luthor’u karikatürize edip, kötülüğün kaynağı olarak da Tanrıyı görmeyerek işin kolayına kaçıyor. Hatta “bu meselelere girmemek gerek” diyor. Herkesi bir araya getirmek yetiyor ne de olsa. Artık tek kahraman bile yetmiyor. Dünya o kadar kötü...


(Altyazı - Nisan) 


2 yorum: