10 Şubat 2016

Uçan Daireler ve Sisifos Söyleni

Coenler’in modern klasiğini farklı bir öyküyle ama ruhunu ve kara mizahını koruyarak ekrana uyarlayan Fargo, ikinci sezonunda arka plana Reagan dönemini, Yeni Sağın yükselişiyle kendini güncelleyen Amerikan Rüyası’nı, Amerikan tarihinin katliamlarını yerleştiriyor. 


İkinci sezonun ilk bölümünde, bir şirket elemanının proje sunumuna benzer şekilde mafyanın ‘Kuzeye Açılma Stratejisi’ni izliyoruz. Joe Bulo titizlikle, Gerhardt Aile Şirketi’nin ortadan kaldırılması gerektiğini anlatıyor. İçeriğini saymazsak her hâliyle bir reklam şirketi yahut ajansta yapılan alelade sunumlardan farkı yok. Ancak normalde akılda kalmayacak bu sahne Fargo’nun neyi anlattığına dair ipuçları taşıyor. Aklı öldürmekten başka bir şeye çalışmayan adamların doluştuğu odanın ve büyük patronun karanlıkta bırakıldığı bu sahnenin beyaz yakalıların şirket toplantısı gibi tasarlanması boşuna değil. Bu sahnedeki ve ilk bölümdeki diğer ipuçları, Fargo’nun ikinci sezonunun, küçük çaplı bir mafya çatışması üzerinden anlatılan basit bir kapitalizm hikâyesinin ya da Amerikan tarihine dair bir sayfanın sunumu şeklinde de okunabilir: “Yönetim bölgeyi ele geçirin der, biz de ele geçiririz. İster peşin parayla, ister cesetlerini morga yollayarak.”

Figüranlık
İkinci sezon, Ronald Reagan’ın başrolünde olduğu ‘Massacre at Sioux Falls’ (Sioux Falls Katliamı) adlı filmin jeneriğiyle başlıyor (Sioux Falls Katliamı’na daha sonra döneceğiz). Gerçekte var olmayan bu filmin jeneriği akarken aniden sette çekim arasında soğukta bekleyen oyuncu ve figüranların yakınına buyur ediliyoruz. Önde Kızılderili ‘Şef’ karakteri kamera ekibinden biriyle sohbet ederken, arkada yerde yatan ölüleri, yani figüranları görüyoruz. Şef, “Reagan nasıl biri?” sorusuna “gerçek bir oyuncu” cevabını alırken yerde ölü olarak yatan ve üşüyen figüranlardan birisi “Battaniye alabilir miyim?” diye sesini duyuruyor (Reagan’a da daha sonra döneceğiz.) Bu sahnedeki diyalogları Fargo’nun siyasi bağlamından ayrı düşünmek imkânsız. Fakat burada asıl dikkat çekici olan, arkadan sadece sesi duyulan ve battaniye alırken zar zor kadraja giren figüran üzerinden kurulan anlatı. Her ne kadar Peggy-Ed Blomquist, Solverson’lar, Gerhardt Ailesi, Hanzee Dent ve Mike Milligan’ı izliyor olsak da, zamanla, anlatılanın onların hikâyesi olmadığını anlıyoruz. Küçük bir kasabada güç savaşına giren eli kanlı adamlar, Amerikan Rüyası’nın peşinden gitmeye çalışan çift, sadece işini yapmaya çalışan dürüst polis ve diğerleri... Her ne kadar dokuzuncu bölümde devreye giren anlatıcı “...bu karışık ve ince dokunmuş suçu anlamanın püf noktasının merkeze kasap ile küçük kasaba kuaförünü almak olduğuna inanıyorum’’ diye belirtse de, on bölümlük hikâye bittiğinde sağ kalanlardan bazılarının ve seyircinin anlayacağı üzere fonda çok daha ‘büyük’ bir şey gerçekleşiyor. Devir değişiyor. Aile işleri yok olurken şirketler büyümeye başlıyor. ‘Yeni sağ’ ile birlikte kapitalizm yükseliyor.

İmparatorluklar
Hikâyenin geçtiği zaman-mekân için 1979’un Minnesota’sı boşuna seçilmiş değil. Yeni sağın yükselişe geçeceği ve şirketlerin egemenliğinin yavaştan başlayacağı bu dönemin (70’lerin sonu, 80’lerin başı) öncesini hatırlamakta fayda var; Vietnam Savaşı ile kaybedilen ulusal itibar ve sonrasında yaşanan toplumsal travmalar, Sovyetler’le bitmeyen çekişme ve nükleer savaş gerginliği, petrol krizi, Watergate Skandalı ve yolsuzluklar sonrası oluşan güvensizlik, komplo teorilerinin ülkenin geneline sirayet etmesi, enflasyon ve işsizliğin en üst seviyelere ulaşması, ‘büyük güç’ olma duygusunun yara alması... Değişimi mümkün ve zorunlu kılan tüm bu gelişmelerin etkisiyle ülkenin tarihi değişmeye başlamış olsa da, biz Minnesota’da küçük imparatorluklar kurma hayali kuran cool karakterlerle, hayata tutunmaya çalışan şapşal karakterlerin yollarının kesiştiği hikâyeyi izliyoruz. Fonda ‘Amerika’nın büyük dönüşümü’ başlıklı hikâye, seyircinin çekim alanında ise sıradan kasaba insanları ile mafya/şirket elemanlarını bir araya getiren kara mizahla yoğrulmuş polisiye öykü akıyor. Gerhardt’lar güçlerini korumak; Kansas, Gerhardt’ları ortadan kaldırmak, Ed çalıştığı kasabı satın almak, Peggy özgürlüğünü kazanmak, Lou huzura kavuşmak istiyor.



Dodd Gerhardt kadar kaba saba bir şekilde güce sahip olmaya çalışmayan, önceleri görevini yaparken Gerhardt ailesi ortadan kalktığında aniden kendi imparatorluğunu kuracağını düşünen Mike Milligan’ın sonu ise sıradan bir bireyin Amerikan sistemindeki yerini ve pastadan alacağı payı özetliyor. Milligan, boş Gerhardt Çiftliği’nde başarısını kutlarken krallığını ilan ediyor. Güzel bir uyku sonrasında başarısının taçlandırılacağını düşünüyor. Ertesi gün ilk bölümdeki ‘gizemli patron’ ile birlikte görüyoruz onu. Patron, yani yönetici, Milligan’ı başarılarından dolayı kutluyor kutlamasına ancak ödül olarak onu idari bölüme alıyor. Küçük bir masadan fazlasının sığamayacağı yeni odasında muhasebe bölümünde çalışacağını ve “geliri daha iyi kullanmanın yollarını araştıracağını” söylüyor Milligan’a. Beklediği krallık, “geleceğin kendisi” olarak sunulan beş metrekarelik odada buhar oluyor. Milligan, patronundan gerçek gücün “kafa kesmek” değil para kazanmak olduğunu dinlerken sigortalı bir çalışan olarak hayallerinin uzağına düşüyor. Bunu beşinci bölümdeki konuşmasında Reagan da dile getiriyor. “Bu yüce ulusun vatandaşları liderlik istiyor ama beyaz ata binmiş, emirlerine itaat edilmesini isteyen bir adamın liderliğini değil. Dünyaya yeniden başlayabileceklerine inanan birini istiyorlar” derken tam da Milligan’ın öngöremediği şeyi dile getiriyor. Milligan’ın beklediği krallık geride kalıyor artık. Patronun dediği gibi, “70’ler geçti”. Yeni krallıklar, imparatorluklar paranın akışını belirleyen şirketlerin ta kendisi. Kendi hükümranlığını sürdürmek isteyenlerin bile önce şirketleşmesi gerekiyor. Krallığını ilan edenler olacak elbette. Hanzee Dent gibi (Ona da sonra döneceğiz).

"Bu gerçek bir hikâyedir"
Tekrar başlayalım. Sene 1979. Kış mevsimi. Soğuk. Her yer karlar altında. Küçük bir kasabada hayat rutin bir şekilde devam ediyor. Ronald Reagan seçim kampanyasına devam ediyor. Aile olmanın mühim, Amerikan Rüyası’nın daha mühim olduğu yıllar. Askeri yenilgi, ekonomik çöküntü ve ekonomik istikrarsızlığın psikososyal etkileri, küçük kasabadakiler fark etmiyor olsa da ülkenin geleceğini değiştiriyor. Ordu ile sanayi arasındaki anlaşmazlıklar büyüyor. Suç oranı yükselirken, işsizlik artarken, benzin için bile sıraya girilirken, insanlar bir süredir dünya dışı varlıkların dünyayı ziyaret etmesiyle meşgul. “İnsanları kaçırıp deney yapıyorlarmış”, “insan kılığında dolaşıyorlarmış”, “hükümet bunu gizliyormuş”... Tarihe geçecek bir dönemin başlangıcı yaşanırken ve UFO paranoyası hüküm sürerken bu küçük kasabada bir diner’da üç ceset bulunuyor. Fargo’nun ikinci sezonu böylece başlamış oluyor. Her bölüm, birinci sezonda ve serbestçe uyarlandığı Coen Kardeşler filminde olduğu gibi “Bu gerçek bir hikâyedir” ibaresiyle başlıyor. Dizinin hâlet-i ruhiyesi ve kara mizahı açısından bu ibarenin nokta atışı olduğu açık. Ama diğer yandan Fargo’nun temel aldığı dünyayı düşünürsek anlatılan her şey “gerçek”. Anlatılan ABD tarihi çünkü. Karlar altındaki polisiye hikâyenin diğer ucunda Ronald Reagan yer alıyor çünkü. Oyuncu olarak Reagan, Cumhuriyetçilerin başkan adayı olarak seçim kampanyası yapan Reagan ve sezonun her bölümüne sızmayı başaran bir dönem ruhu ve gerçek bir tarih olarak Reagan.


Reagan Ruhu
70’lerin sonunda yeni sağ hareketi serbest piyasa ekonomisini yürürlüğe koymak için harekete geçerken diğer taraftan Reagan’ın liderliğinde yeniden hayat bulan muhafazakâr hareketler güvenlik, huzur söylemleriyle birlikte toplumdaki karşılığını bulmuştu. 80’lerin başından itibaren yeni muhafazakâr ruh zaferini elde ederken şirketlerin krallıklarını ilan edeceği ve kapitalizmin bir devlet politikası olarak yerini sağlamlaştıracağı sistem de tesis edilmiş oldu. Reagan’ın henüz seçim kampanyalarında yaptığı konuşmalar bunun habercisiydi. İkinci sezonun beşinci bölümü Reagan’ın bu konuşmalarından biriyle başlıyor. Onurdan, özgürlükten bahseden, aileyi her şeyin üstünde tutan bu duygu yüklü, hamasi konuşma Gerhardt’lar ile Kansas Mafyası arasındaki çatışmanın üzerine bindiriliyor (Bu çatışma bir anlamda eski ile yeninin çatışması: Aile işi ile şirketler arasındaki savaş). 

Reagan, Amerikalı olmanın ayrıcalığından bahsettiği konuşmada ilk İngiliz kolonisi Massachusetts Valisi John Winthrop’un 1630 yılındaki din ve Tanrı merkezli konuşmasına referans veriyor (Winthrop bu konuşmada, başkasının –yani Yerlilerin– toprağını işgal etmenin Tanrı’nın buyruğu olduğunu salık verir). Reagan’ın aynı bölümdeki diğer konuşması ekran ikiye bölünerek işlevsel hâle geliyor ve Gerhardt Aile Çiftliği ile Kansas arasındaki savaş açık bir şekilde resmediliyor. Küçük kurgu oyunlarıyla Reagan’ın temsil ettiği dünyanın Azrail’i olarak şirket gösteriliyor ve Gerhardt’ların sonunun geldiği de hissettiriliyor. Sonuç olarak Reagan’ın aileyi kutsallaştıran muhafazakâr politikası Gerhardt ailesinin sonunu getiriyor. Şiddet, iktidar, despotluk el değiştiriyor, çok uluslu şirketlerin hükümranlığında yükselecek yeni dünya düzeni kuruluyor.


Paranoya
İkinci sezonun ilk bölümünden itibaren önemli sahnelerde uçan dairenin varlığı beliriyor. Bu fantastik öğenin hikâyeye olmasa da dizinin dünyasına uyum sağladığını söylemek mümkün. Coen’lerden alıştığımız tonda dizinin yaratıcısı Noah Hawley de uçan daire metaforunu bir mantığa oturtmaya çalışmadan anlatının bir parçası yapmayı beceriyor. Uçan daire ilk göründüğünde küçük kardeş Rye Gerhardt’ın görüş alanına giriyor ve o sırada kendisine Peggy’nin arabası çarpıyor. Bir anlamda her şeyin başlangıcı uçan daireye bağlanıyor. Tanrısal ya da gerçekdışı bir dokunuşla absürd, tesadüfi ve kanlı hikâye başlamış oluyor. Finalde ise uçan daire diğer karakterlere görünüyor ve Sioux Falls Katliamı’na dahil oluyor. Burada da seyircinin gerçeklik algısıyla oynanıyor. Kaotik, şiddetin ve paranoyanın alıp başını gittiği bir ortamda, fantastik/bilimkurgu türünü tarihsel bağlamına uygun bir şekilde kullanıyor Hawley. Uçan daire sadece görünüyor, hiçbir aktif faaliyeti olmuyor. Yalnızca “bazılarının gördüğü söylenen...” bir efsaneymiş gibi dahil oluyor anlatıya, komplo teorisi olarak havada bırakılıyor. İkinci bölümün sonunda ise, Ed gece kasapta cinayetin kalıntılarını temizlerken devreye dış ses giriyor ve “dünya dışı varlıkların bize karşı planlar yaptığını” fısıldıyor. Kamera yukarıya doğru çıkarken, bu tanrısal dış ses paranoyayı daha da artırıyor. Ve tüm bunlar 70’lerin paranoya iklimine fazlasıyla yakışıyor.

Sioux Falls Katliamı
Birinci sezonun dokuzuncu bölümünde Lorne Malvo, Lou Solverson’ın sahibi olduğu kafede bar masasına oturuyor. Malvo turtasını yerken Solverson bir yandan bardakları duruluyor ve Sioux Falls Katliamı’ndan bahsediyor. İkinci sezonun dokuzuncu bölümünde anlatıcının ağzından bizzat bu olayın kendisini dinliyoruz. “Seyirci için tarih bilgisi” şeklinde roman gibi tasarlanmış bu bölümde dizinin dünyasının gerçekliği bir kez daha masaya yatırılıyor. Kitabın sayfaları çevriliyor ve öğrenmeye başlıyoruz: “Böylece Orta Batı’nın uzun ve şiddetli tarihindeki en kanlı bölüme geliyoruz. Burada 1979’da Luverne, Minnesota’da yaşananlardan bahsediyorum. Bu bölüme halk arasında genellikle Sioux Falls Katliamı denir. Okuyucular her ne kadar çoğu ölüm Kuzey ve Güney Dakota’da gerçekleşmiş olsa da bu davayı Minnesota suçu olarak dosyalamayı seçtiğimi bilmelidir.”


Dizinin dünyasına dönecek olursak, Sioux Falls’taki Motor Motel buluşması Kansas Mafyası, Gerhardt’lar ve polisi bir araya getiren kanlı bir çatışmaya dönüşüyor. Ancak sezonun Reagan’ın başrolünde olduğu ‘Sioux Falls Katliamı’ filmiyle açıldığını hatırlarsak Sioux Falls seçiminin tesadüfi olmadığı daha iyi anlaşılıyor. Bunun da öncesine gidip beşinci bölüme bakalım; Reagan, Amerikan yerlisi soykırımını gerçekleştiren, sömürgecilik tarihinin “şanlı” isimlerinden biri olan John Winthrop’a atıfta bulunurken Joe Bulo ile Hanzee Dent karşı karşıya geliyor. Beyaz adam ile Amerikan yerlisi göz göze gelirken Reagan’ın kanlı tarihiyle övünerek milli birlik ve beraberlik propagandası yaptığı konuşma alkışlarla bitiyor. Sonra sekizinci bölümde Hanzee girdiği barın duvarında “Burada 22 Sioux yerlisi asılmıştır” tabelasını görüyor. Sioux Falls Katliamı’nın “gerçek” olan kısmını bir kez daha anlamış oluyoruz. Bu yüzden Kızılderili katliamlarının gerçekleştiği bu coğrafyada patronlarına yani beyaz adama “ihanet eden” Hanzee Dent karakteri hikâyenin merkezinde yer alıyor. Dokuzuncu bölümdeki anlatıcının sorduğu soruyu hatırlayalım: “Peki, neden ihanet ediyor?” Aslında bu bir soru değil. Sonuç. İhanet hiç değil. Sadece gerçek. “Kim bilir, belki de Otto Gerhardt onu sokaktan aldığından beri içinde büyüyordu bu ihanet...” Hanzee Dent, finalde sağ kalanlardan biri olarak yeni düzen içinde yer bulmak için yüzünü ve kimliğini değiştirmek zorunda kalıyor (Bunu birinci sezonda öğreniyoruz). Kendi krallığını kurmak için kimliğinden ve yüzünden vazgeçiyor. Sonradan başka bir kral çıkıp Hanzee’yi ortadan kaldırana kadar sürüyor bu hükümranlık.

Uyumlular ve Uyumsuzlar
Hanzee’nin Amerikan Rüyası yoktu belki ama obsesif, hayatından memnun olmayan Peggy’nin bir rüyası var ve girdiği bu suç sarmalı ona engel olmaya yetmiyor. Baba olma ve çalıştığı kasabı satın alma hayali kuran kocası Ed’in aksine Peggy, ne anne olmakla ne de kasabayla ilgili bir hayale sahip. Aynasının üzerine yapıştırdığı Hollywood kartpostalına bakıyor. Kocasının onu sıkıştırdığı dünyadan çıkıp Kaliforniya’ya gitmek istiyor. Pragmatist biri Peggy. Rye Gerhardt’a çarpıp başını belaya soktuğunda bile bunu kaçmak için fırsat olarak görüyor. Ama ondan önce kendi potansiyelini gerçekleştirmek, “en iyi hâline ulaşmak” için LifeSpring seminerine gitmek istiyor. Kişiyi kendisini özel hissettirirken farkında olmadan aynılaştıracak, bir yarışın içinde herkesi aynı kalıba sokacak, başarılı, donanımlı, çalışkan, sisteme faydalı bireyler yaratacak yeni imparatorluğun yükselişinden habersiz bir şekilde Peggy, kendisinin en iyi hâline ulaşmak istiyor. Amerikan taşrasından çıkıp hayallerine kavuşmak istiyor. Kaderin ya da dünya dışı varlıkların ya da Amerikan tarihinin ona çizdiği hayatın içinde değilmişçesine kendisini özgür kılmaya çalışıyor. Peggy, bir süre sonra gerçeği gerçekdışından ayırt edemeyecek noktaya geliyor. Sadece hedefe ulaşmak istiyor. Hatta Sioux Falls çatışmasında herkes uçan daireye şaşkınca bakarken Peggy, “uçan çay tabağı” diyerek yüz bile vermiyor ona.


Kanser tedavisi gören ve ömrünün uzun olmadığını bilen, sevdikleriyle birlikte geçireceği zamandan başka bir şeye önem vermeyen Betsy Solverson ile büyük bir mafya çatışmasının arasında kalan ve hayatları tehlikeye girdiği hâlde hayallerinden vazgeçmeyen Ed-Peggy Blomquist çifti arasındaki bir yerlerde, kasapta çalışan ve sürekli Albert Camus’nün ‘Sisifos Söyleni’nini okuyan Noreen duruyor. Camus’nün İkinci Dünya Savaşı sırasında yayımlanan, uyumsuzluk kavramı üzerinden insanın kendi içindeki savaşı irdelediği kitabını elinden düşürmeyen Noreen de filmin uyumsuz karakterlerinden. Kendi Amerikan Rüyası’nı anlatan Ed’e “Neden bu kadar uğraşıyorsun anlamıyorum. Amaç ne? Zaten öleceksin” diye cevap veriyor Noreen. Ed’in “Çabalaman lazım” diye hayatı her tarif edişine karşın Noreen, “Öleceksin” cevabını vermeye devam ediyor. Fargo’da kara mizahın ve karların altında sadece cesetler kalmıyor. Derin bir anlamsızlık ve hiçlik duygusu da kalıyor.

Sisteme uyum sağlayanın hayatta kaldığı, fabrikasyon hayallerin üretildiği yeni bir imparatorluk yükseliyor. Wall Street’i görmemize gerek kalmıyor. Fargo’nun ikinci sezonu bu yükselişin başlangıcına küçük bir kasabadan bakıyor. Kar yağmaya devam ediyor. Kasaba insanı hayatına devam ediyor.

(Altyazı- Şubat)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder