5 Şubat 2016

Bir uyarlama olarak Carol

Todd Haynes’in Patricia Highsmith’in romanından uyarladığı ve 10 yıl gibi bir sürede hayata geçirebildiği Carol, 1950’lerin New York’unda iki kadının yasak aşkını konu alıyor. Neredeyse her romanında Amerikan toplumunu kıyasıya eleştiren Highsmith, Carol’da da Amerika’daki ilişkilerin karanlık tarafına bakıyor. ‘Mutlu, mesut’ görünen resimlerin ardındaki iki yüzlülüğü masaya yatırıyor. Highsmith’in kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı Carol’ın, Haynes’in yönetmenliğinde hakkıyla perdeye geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Haynes’in en büyük başarısı Highsmith’in üslubunu kendi sinema diliyle birleştirirken yakaladığı ayrıntılarda yatıyor. Carol’da karakterlerini ‘sıradan’ gösterirken etkileyici kılmayı beceren Highsmith gibi Haynes de bu sıradanlığı vurgulamayı, hikayesini ve iki kadın arasındaki aşkı gündelik basit ayrıntılar üzerinden güçlendirmeyi ve bu sıradanlığın üzerinden bir estetik yaratmayı başarıyor. 

“İyilik” ve “kötülük” kavramlarını kalın çizgilerle ayırmak yerine, bu karşıtlıktan kaçınarak kötülüğün toplumun bütün katmanlarına sirayet ettiğini, tutucu ve iki yüzlü ahlak anlayışının “iyi insanlar” tarafından yaratıldığını ve asıl karanlığın bu olduğunu göstermeye çalışıyor.

Bir mağazanın oyuncak bölümünde tanışan genç Therese ile zengin ve sosyetenin tanınmış isimlerinden orta yaşlı Carol arasındaki yasak ilişkinin benzerini daha önce 2002 tarihli Cennetten Çok Uzakta (Far From Heaven) filminde anlatmıştı Haynes. Douglas Sirk filmlerine saygı niteliğindeki melodram yine 1950’li yıllarda geçiyor ve yine yasak bir ilişkiyi konu alıyor ve ırkçılık, eşcinsellik gibi temalar üzerinden Amerikan toplumunun muhafazakarlığını sorguluyordu. Carol, Cennetten Çok Uzakta’nın “sadık eş, iyi anne”si Cathy Whitekar’ından farklı olsa da dünyalar birbirinden farklı değil. Kocasından boşanmak isteyen Carol’ın Therese ile birlikte yaşamasının imkanının olmadığı bir dönem. Arkadaşları, ailesi, çevresi, sosyete camiası kısacası Carol’ın dünyasında böyle bir aşka yer yok. Tüm bunlardan kaçarak uzaklaşan Carol ile kendi kimliğini, duygularını arayan Therese arasındaki ilişki ve ikilinin çıktığı yolculuk, Highsmith’in polisiyelerini aratmayan psikolojik labirentler, Carol ve Therese’yi ayrıştıran ve yakınlaştıran detaylar, hem ikili arasındaki gerilim, hem de Carol’ın kocasının tuttuğu dedektifin yarattığı, toplumsal baskıyı hissettiren büyük gerilim ile son ana kadar sürükleyiciliğini koruyor. Haynes’in yarattığı görsellik ve dingin kamerası da, romanın psikolojik derinliğini ve karanlık dünyasını etkileyici bir şekilde perdeye taşıyor. Bunda Haynes’ın kamerasını romandaki anlatımın karşılığı olarak biçimlendirmesinin payı büyük.


Yazıldığı dönem açısından oldukça cesur bir metin olan Carol’ın etkisini yitirmemesinin birçok nedeni var. Roman, ekonomik, sosyal, kültürel olarak farklı sınıflarda yer alan, masumiyet ve cesaret arasında gidip gelen sonrasında rolleri değişen birbirinden çok farklı iki kadının aşkını basit detaylarla örüp, aralarındaki çekimi oldukça güçlü ve kışkırtıcı bir şekilde sunuyor. Haynes, bu sadeliğin ve bu sadelikten doğan gücün farkında olarak filmde iki güçlü kadın karaktere odaklanmamızı sağlarken arka planda idealize edilmiş bir dünyanın (Amerikan toplumu, aile, Amerikan rüyası, muhafazakar toplumun kutsal saydığı değerler vs...) bütün yapı taşlarının çöküşünü gösteriyor. Carol’ın kürkünün içinde, sarı saçlarıyla dikkat çeken gösterişli halinin karşısında Therese’nin ürkek, kendinden emin olamayan, kalabalığın içinde dikkat çekmeyecek kadar ‘sıradan’ kalan görüntüsünü etkileyici kılmayı başarırken, muhafazakar kodlarla sarılmış dünyada karakterlerin toplum içindeki özgürlük arayışına dair güçlü sahneler kuruyor Haynes. Carol ve Therese’nin birbirini ilk kez gördükleri, seviştikleri, seni seviyorum dedikleri anlar ve yan yanayken aralarındaki gerilimli dakikalar akıldan çıkmayacak sahnelere dönüşürken Carol-Therese’nin birlikte olmasını engelleyen her şey soğuk ve karanlık bir estetikle karşımıza geliyor.

En güzel "seni seviyorum" anı 
Yürümeyen evliliğinden bunalan Carol kendi hayatının içinde ne kadar sıkışmışsa Therese için de durum aynı aslında. Yapmak istediği iş, fotoğrafa olan ilgisi ve tutkuları bir tarafta yapmak zorunda olduğu ve geride bırakmak istediği hayatın bir aktörü olan erkek arkadaşı diğer tarafta duruyor Therese için. Carol ve Therese arasındaki aşk çıktıkları yolculuk sırasında büyüse de aslında iki kadının birbirinden etkilenmelerinin nedenlerini yolculuk öncesinde de gösteriyor Todd Haynes. Örneğin, Carol’la Therese’nin birbirini ilk gördüğü an, alışveriş yapmakta olan ve yanlarında çocuklarıyla dolaşan bir sürü kadın arasında Carol büyüleyici güzelliğiyle dikkat çekiyor ancak boğazlı kazağı ve yeleğiyle kimsenin dikkatini çekmeyen, tezgahın arkasındaki Therese’den etkilenen tek kişi Carol oluyor. Bu sahnedeki estetiği – bakış açıları, renkler, kamera kullanımı -  film boyunca sürdürüyor Haynes. Telefonda konuşurken heyecanlanan, arabada yan yanayken gerilen, birbiriyle geçirdikleri her dakika daha çok etkilenen, aşık olan iki kadın perdede tek başına... Birbirini keşfeden/bulan/fark eden iki kadın ve geri kalanlar diye ayrılıyor filmin dünyası.


Finale kadar melodram olarak işleyen hikaye son bölümde Carol’ın kocasına ve avukatlarına yaptığı konuşmayla tonunu da değiştiriyor. Aşkını yaşayamayan bir kadının özgürlüğü için yaptığı konuşmanın ardından mutlu-mutsuz son klişelerini umursamadan sinema tarihinin en güzel “seni seviyorum” anlarından birine imza atıyor Haynes. Carol, Patricia Highsmith’in dilinin ve dünyasının aynı sadelik ve derinlikte uyarlandığı bir film. Haynes, Highsmith’in dingin üslubunu aynen ödünç alıyor ve gösterişsiz, güçlü bir anlatım kuruyor. Cate Blanchett ve Rooney Mara’yı izlemeye doyamadığımız hafızalara kazınan sahnelerle dolu. Carol ve Therese’yi unutmak namümkün.

(SabitFikir- Ocak)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder