1 Ocak 2016

Şişirilmiş bir piyes

Kısa filmleriyle tanınan Can Evrenol’un ilk uzun metrajı Baskın: Karabasan’la ilgili kurulan cümleler genellikle “diğer yerli korku filmlerine benzemediği” fikri üzerine kuruluyor. Toronto’daki gösterimi ve sonrasında çıkan yazılar ve başarılı(!) pr çalışması ile beklenti yarattığı da aşikar. Peki, bir filmin “farklı” olması o filmi iyi veya önemli yapmaya yetiyor mu? Ve dahası Baskın gerçekten “farklı” bir film olmayı başarabiliyor mu?


Bir polis ekibinin gece devriyesinde gelen bir yardım çağrısı üzerine gittikleri terk edilmiş, harabe bir Osmanlı karakolunda başına gelenleri anlatan filmin ilk yarım saatinde durgun geçmesine rağmen tekinsiz bir atmosfer yaratılıyor. Buradaki tekinsizliği polisler arasındaki muhabbetin tonu üzerinden güçlendirmeye çalışıyor yönetmen. Gündelik dili yakalamaya çalışan bu erkek erkeğe sofra başı muhabbeti gerçeğe yakın olsa da iyi yazılamadığından yakalamaya çalıştığı doğallığın uzağına düşüyor. Sonrasında polislerden birinin rahatsızlanması ve çıkan gerginlik ile yavaş yavaş gerilimi tırmandıracak öğeler ortaya çıkıyor ve ekibin yola çıkmasıyla tekinsiz yolculuk da başlamış oluyor.

Hikayenin çıkış fikrine ve yapısal olarak kurulumuna baktığımızda Baskın’ın kağıt üzerinde ilgi çekici olduğunu söyleyebiliriz. Gücü temsil eden bir grubun kurban konumuna düştüğü bir korku filmi merak uyandırıyor. “Sıradan bir akşam gibi başlayıp dehşetle sona eren” korku film klişesini, anonsla yolunu değiştirip bilinmeyen bir belanın içine düşen Türk polisi fikri ile ilgi çekici kılıyor çünkü. Ancak, bu fikri ileriye taşıyabilecek  yaratıcılıktan yoksun bir film Baskın.