1 Kasım 2015

Mustang'in bozuk kimyası

Karadeniz’in taşrasında aile ve kasaba baskısı altında var olmaya çalışan beş kız kardeşin hikâyesini anlatan Mustang’in yönetmeni Deniz Gamze Ergüven, verdiği röportajlarda filminin gerçekliğine vurgu yapmayı ihmal etmiyor. Ortaya çıkan işi “Mustang masal gibi bir film”1 diye tanımlasa da, gerçek olaylara yer verdiğini, açılış sahnesindeki deve güreşi oyununun ve sonrasındaki tepkilerin kendi ailesinde bire bir yaşandığını ve bunun gibi birçok sahnenin gerçeklerden yola çıkarak yazıldığını anlatıyor. Ancak, muhafazakârlık üzerinden bir hikâye anlatan Mustang’in gerçeklerle ne kadar örtüştüğünden çok o gerçekleri nasıl ele aldığı asıl sorun. Filmle ilgili bazı yorumlarda bahsedilen ve yönetmenin de altını çizdiği “masalsı ton” filmin diline ne kadar sirayet ediyor, büyük bir soru işareti. Dahası, sözü edilen bu masalsı anlatım gerçekten kurulabiliyor mu, kurulabiliyorsa filmin temel sorununu kapatmaya yetiyor mu?


Anne-babasını kaybetmiş, babaanne ve amcasıyla yaşayan beş kız kardeş Lale, Nur, Ece, Selma ve Sonay’ın erkeklerle oynadıkları oyun sonrasında kasabada adlarının çıkması ve sonrasında eve kapatılmalarıyla başlayan hikâyenin öncesini bilmiyoruz. Taşrada geçtiği ve toplumsal baskıyı konu aldığı için ataerkil dünyanın izdüşümünü aşama aşama görmemiz yetiyor. Kızların dünyasıyla dışarısı arasında karşıtlık kuran Ergüven, gündelik yaşamda rastladığımız, gazetelerde, televizyonlarda gördüğümüz olayları, ayrıntıları hikâyesine gayet düz bir şekilde yerleştirdiği için bu karşıtlığın estetik olarak bir karşılığını görmek zor oluyor. Çocuk gelinler, ensest, aile içi şiddet gibi birçok meseleye dokunan hikâyenin elindeki malzemeden gerçeklik yaratıp yaratmaması bir tercih meselesi. Ancak, arka planını bu gerçeklik üzerine kuran, elindeki metni muhafazakârlık üzerinden işleten bir hikâye söz konusu olunca Mustang’in kurduğu yapı çatırdamaya başlıyor. Yani, filmde geçen olayların hepsi (ve çok daha kötüleri) o kasabada (yahut Türkiye’nin herhangi bir yerinde) geçebilecek olmasına, gerçek hayatta da geçmesine rağmen, Mustang’de oldukça yapay, gerçeğin kötü bir kopyası olarak perdeye geliyor.

Beş kız kardeşin babaanneleri tarafından kasaba meydanına getirildiği sahneyi düşünelim. Kızların kasabanın erkeklerine gösterilmek için kahvenin önünden, çeşmenin berisinden geçirildiği bu sahne ne ülke gerçekliği açısından tutarlı –ki olmak zorunda değil– ne filmin kendi gerçekliği açısından doğru tasarlanmış ne de hikâyenin masalsı dilini yaratmaya yönelik estetik öğelere sahip. Bu sahneyi karşıtlıklar üzerine kurulmuş (ev-kasaba, muhafazakârlık-özgürlük, içerisi-dışarısı, kızlar-babaanne ve amca) dünyanın içinde bir yere oturtmak zor. Sahne kurulumundan diyaloglarına ve mizahına kadar baştan aşağı kimyası sorunlu olan bu sahne Mustang’in bir özeti âdeta. Yahut babaannenin kızları cezalandırdığı ve döverken “bunu senin için yaptım” gibi basmakalıp cümleler kurduğu sahnenin gözünüze batmaması veya kızların haklarında dedikodu yapan yaşlı kadına sarf ettiği cümlelerin kulağınızı tırmalamaması çok zor.

SIRALI OLAYLAR LİSTESİ
Hikâye, kadın cinayetlerinde, aile içi baskı ve çocuk gelinler mevzusunda ve kadına dair birçok meselede korkunç bir tabloya sahip bir ülkede geçince izleyicinin ister istemez bazı beklentileri oluyor. Mustang, belirsiz kıldığı coğrafyaya dair çok fazla unsur barındırıyor fakat ne o coğrafyadan bağımsız bir dünya yaratıp kendine ait bir dil, anlatım kurabiliyor ne de bu unsurlara vâkıf bir şekilde meseleyi gerçekliğinden ve bağlamından koparmadan anlatabiliyor. Babaanneleri ve mahallenin kadınları tarafından verilen “nasıl kadın olunur, nasıl yemek yapılır” dersleri, kızlara giydirilen rahibe kıyafetleri, kızların kasabanın erkeklerine gösterildikleri sahne gibi birçok bölüm hikâyenin geçtiği coğrafyaya uygunluğunun ötesinde komik olacak derecede yapay duruyor. Ergüven, sadece görsel açıdan kapısını aralamaya çalıştığı bu dünyayı gerçekten yaratmayı başarsaydı bu detayların hiçbirisi göze batmayabilirdi (Hatta masallardaki bilinçaltı okuması ve ideolojik altyapı üzerinden hikâye derinleştirilebilirdi). Diyaloglar, kıyafetler, durumlar, olaylar, yer-zaman belirsizliği, hepsi bir nebze kabul edilebilir olurdu.

Gerçek hayatta bir bardak elinizden düşüp kırılabilir ancak bir filmde bir bardak öylece elinizden düşüp kırılmaz, seyirciye o bardağın elinizden neden düştüğüne inandırmanız gerekiyor. Mustang’in sorunu biraz bununla alakalı. Öncelikle, hikâyesine ve karakterlerine inandırmayı başaramıyor Mustang. “Masal gibi” bir anlatım kuramıyor. Aynı zamanda anlatıcı da olan en küçük kardeş Lale dışındakilerin psikolojisini de motivasyonlarını da anlamak mümkün olmuyor. Dalgalanmalar, tutkular, coşkular tekdüzeleşiyor. Kardeşler arasındaki yaş farkının bile sırayla evlendirilmeleri dışında bir işlevi kalmıyor. Ne yaşları, ne konuşmaları, ne de eve kapatılmaya ve hapishane hayatı yaşamaya karşı verdikleri tepkiler karakterleri ayrıştırmaya yetmiyor. Filmin olay örgüsü “muhafazakâr Türkiye’de genç kızların başına gelenler” şeklinde sıralandığı için inandırıcılık, gerçeklik gibi meselelerin ötesinde senaryonun başlıca öğelerinden bahsetmek imkânsız hâle geliyor. Bu yüzden kızların isyankâr bir şekilde kalkıştıkları hareketler çok kötü yazılmış sahneler olarak akılda kalıyor. Kızların Trabzonspor’un maçını izlemek için yola çıktıkları sahnenin absürdlüğü mü yoksa Ece’nin amcası arabadan ayrıldığı an arabaya yanaşan tanımadığı bir erkekle seks yaptığı sahnenin tutarsızlığı ve anlamsızlığı mı daha büyük sorun karar vermek zor!

Mustang’in sosyolojik ve kültürel açıdan inandırıcılık problemi yaşamasının ve ayağının yere basmamasının sebebi kendine ait bir dünya yaratamaması. Bu sebeple diyalogların büyük çoğunluğu başka bir ülkede geçiyormuşçasına havada kalıyor, zaman ve mekân duygusundan yoksun bir dramatik yapının üzerine yerleştirilen şık görsellik de işi kurtarmaya yetmiyor. Ensestin hikâyede ele alınış biçimi üzerinden de meramımızı anlatabiliriz belki. Kızların amcası tarafından tecavüze uğraması diğer bütün meseleler gibi sıralı olay şeklinde sunulduğu için ‘bu da olsun’ mantığıyla dahil edilmiş gibi duruyor filme. Babaannenin amcanın kızlara tecavüz ettiğinden haberi olduğunu anladığımız sahnede ağzından dökülen “buna bir son ver!” cümlesi ikiyüzlülüğü ve işin vahametini ortaya koymak şöyle dursun, sahnenin bütün anlamını ve işlevini yitirmesine neden oluyor. Tek tek birçok diyalog gibi sadece bu diyalog bile muhafazakâr dünyayı arka plan olarak kullanmaya çalışan hikâyenin kendi içinde nasıl bir inandırıcılık sorunu yaşadığını ve neden rahatsız edici olduğunu göstermeye yetiyor.


Ergüven, Türkiye’ye dışarıdan baktığına dair eleştirilere “Bu tür yorumlar beni ötekileştiriyor. Kimlik olarak kendimi Türk hissediyorum”2 ve “Türkiye’ye dışarıdan bakan biri değilim; kültürel olarak Fransız hissediyorum ama hikâyelerim hep Türkiye hikâyeleri”3 cevaplarını veriyor. Açıkçası, Türkiye’de doğan, hayatının önemli bir kısmını Fransa’da geçiren ve halen Paris’te yaşayan Ergüven’in Türk olması yahut kendini Türk hissetmesiyle ilgilenmiyoruz (Türkiye’de yaşayıp yine de fersahlarca uzaktan bakabilen çok insan var, yaşadığı ülkenin gerçekliğinden kopmuş çoğunluğun olduğu bir ülkeden bahsediyoruz sonuçta). Türkiye’de yaşaması, dışarıdan ya da içeriden bakması önemli değil. Yakından bakması yeterli olabilirdi. “Böyle şeyler Türkiye’de olmaz” değil, oluyor, daha kötüsü oluyor, her gün ülkenin her yerinde oluyor. Filmin “böyle şeyler”i nasıl anlattığıyla ilgileniyoruz, başka bir şeyle değil. Taşranın korkunç hapishanesinden kaçan karakterin kurtuluşunu Batı’da, İstanbul’da, modern hayat süren öğretmenin yanında gösterdiği için işlemiyor film. Bu kadar takılmayıp, masal mutlu sona eriyor diyebilirdik. Ama önce masal olduğuna inanmamız lazım galiba.

(Altyazı - Kasım)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder