1 Ekim 2015

Seyirciyi hack'lemek


Who Am I’ın başkarakteri Benjamin çocukluğunu anlatırken süper kahraman olmak istediğini söylüyor. Önce Benjamin’in kendi ağzından flashback’ler eşliğinde çocukluktan itibaren bir loser olduğunu öğreniyoruz. Basket takımına bütün çocuklar seçilirken o tek başına bankın üzerinde seçilmeyen çocuk olarak kalakalıyor. Çocukluktan yetişkinliğe geçişi pizzacıda çalışan Benjamin görüntüsüyle gerçekleşiyor. Büyümesi bir şeyi değiştirmiyor yani! ‘’Toplumun saygı göstereceği’’ bir işe sahip olamadığını görüyoruz. Diğer bir deyişle ‘‘havalı olmanın şartı’’nı yerine getiremiyor Benjamin. 


Who Am I, Benjamin’in hacker olmasının motivasyonunu baştan genel geçer, klişe bir düşünceyle kuruyor. Her ne kadar bununla alay ederek klişenin kendisini kullanmaya çalışsa da asosyal bir karakter tiplemesinden fazlası görünmüyor başlangıç itibariyle. Benjamin çocukluğundan itibaren kaybeden karakter olarak kendini süper kahramanlar ile özdeşleştiriyor. Örümcek Adam, Batman ve Superman gibi kendisinin de ailesini kaybettiğini vurguluyor. Ve hayatındaki travmalar ve boşluklardan ironik bir sonuç çıkarıyor, tek ihtiyacı olan şeye, bir süper güce sahip olduğunu fark ediyor: ‘’Aslında bir süper gücüm vardı, her zaman görünmezdim.’’ Kaybeden ve asosyal biri olarak Benjamin’in görünmezliğini yani süper gücünü hacker’lığa dönüştüreceğini anlıyoruz. Bu ‘‘görünmezlik’’ mevzusu kağıt üzerinde yönetmen Baran bo Odar’ın elini güçlendirecek nitelikte duruyor. Toplumun kıyısına itilmiş karakterlerin toplumdaki çürümeye karşı verdiği mücadele, sistemin açıklarını kullanmaya ve sistemi yıkmaya yönelik eylemleri görünmezlik üzerinden pek ala anlatılabilir gibi geliyor. Ancak, yönetmen Odar’ın bununla ilgilendiğini ya da bunun üzerine gittiğini söylemek zor.

Benjamin’in ikinci motivasyon kaynağı olarak Marie ile tanışıyoruz. Okul döneminden beri hoşlandığı Marie ile yıllar sonra pizza siparişi götürdüğü kütüphanede karşılaşıyor Benjamin. Onu hiçbir zaman fark etmemiş olan Marie’nin yanında komik duruma düşmekten ve Marie’nin sevgilisi karşısında ezilmekten fazlasını yapamıyor. Marie’ye olan hisleri bir kez daha içinde kalıyor ama ileride hem Benjamin için itici güç hem de hikayenin ana çatışmalarından birini tetikleyen önemli bir unsur olarak bu hislerin tekrar ortaya çıkacağını tahmin etmek zor olmuyor.

Benjamin’in sanal dünyadaki yeteneğinin keşfedilmesi ve hayatının değişmesi ise bir kamu görevinde tanıştığı Max sayesinde oluyor. Benjamin’in sihirli parmakları Max’in ilgi alanına girince onu kendi hacker grubu CLAY’a dahil ediyor. Benjamin’in filmin açılış sahnesinde gördüğümüz ‘ciddi’ hikayesi de tam olarak burada başlıyor zaten. CLAY kısa sürede önemli işler yaparak popüler olmayı ve sistemi tehdit eden bir örgüt olarak ciddiye alınmayı hedefliyor. Nazi sempatizanı bir grubun toplantısını işgal ederek başladıkları eylemlerini büyük şirketleri hack’leyerek sürdürüyorlar. Filmin bu kısmında sanal dünyada başarılı olmak için klavye başında oturmanın yetmeyeceğinin altı çiziliyor. CLAY, bilgisayar başından yapacağı bir saldırıyı başarıya ulaştırmak için mutlaka  gerçek dünyada destekleyici bir eyleme de kalkışıyor. Gizli kimliklerle binalara sızmak, güvenlik sisteminden bilgi çalmak gibi... Senaryodaki bu hamle ile sadece hikayeye hareket getirilmiş olmuyor, eylem için gerçek hayatta hareketin gerekliliği de vurgulanıyor. Ancak, bu eylemlerin hikayenin ritmini ayakta tutmak ve gerilim yaratmak dışındaki işlevini görmek pek de mümkün olmuyor. Sistemle mücadele etmek ya da sistemi çökertmek, bu yolda başvurulan yöntemler, iletişim teknolojisinin geldiği noktaya rağmen gerçek dünyadaki eylemin gerekliliği gibi meseleler üzerine kafa yormayı tercih etmiyor Who Am I. Haliyle burada büyük bir sorun baş gösteriyor. Filmin bütün karakterleri apolitik, ama sorun burada değil, zira ‘‘apolitik’’ olarak tanımlanan bir neslin önemli bir aktör olarak içinde yer aldığı başkaldırıların son yıllarda dünyanın her yerinde geleceği şekillendirecek ölçüde büyük etkiler yarattığına şahit olduk. Ama filmin içini boşaltan temel sorun, hacker’lık gibi varoluşu itibariyle politik olan bir kimliği sıradan bir suç filmi gibi apolitik bir hikaye üzerinden anlatmaya çalışması, karakterlerin motivasyonunu basit kişisel nedenler üzerinden kurması, onları kriminalize ederek tek boyuta indirgemesi ve öyküdeki aldatmaca fikri üzerinden seyirciyi tavlamaya çalışması.

Onaylanma arzusu
CLAY ekibi özellikle de Max, eylemleri ne kadar amacına ulaşırsa ulaşsın yaptıklarının MRX adlı hacker tarafından ciddiye alınmasını önemsiyor, başarıyı ‘‘onaylanma’’ üzerinden algılıyor. Naziseverlere ya da kapitalizme karşı yapılmış eylemler hırs, başarı sözcükleri arasında eriyip gidiyor. Sistemle dalga geçip, mücadele ederken başka bir sistem tarafından kabul edilip, saygı görmeyi bekliyor. MRX tarafından kabul görmek Max ve Benjamin için hayati önem taşıyor. Kamuoyunda ses getirmelerine, sosyal medyada gündem olmalarına, gazete, dergi, televizyonlarda istediği etkiyi yaratmalarına rağmen bu onaylanma isteği değişmiyor. Tabii, diğer hacker’lar da ana hikayeyi destekleyen öğeler olarak basite indirgeniyor ya da daha kötüsü hacker’lık kriminalize ediliyor. Hikayenin en önemli noktasında bir hacker devlete çalıştığı için deşifre olup öldürülüyor, bir diğerinin başka gruplara bilgi sattığı ortaya çıkıyor, bunların da ötesinde en saygı duyulan, sistem için tehlike arz eden ve CLAY’la ‘‘bir grup ergen’’ diyerek dalgasını geçen MRX’in kendisin bir ergen olduğu ortaya çıkıyor.


Yönetmenin hacker’lığın günümüz dünyasındaki karşılığı yerine hikayenin şaşırtma ve aldatmaca merkezli yapısına kafa yorduğu fazlasıyla belli oluyor. Benjamin’in sihre duyduğu ilgi gibi yönetmen Odar da seyircisiyle oynamayı seviyor. Amerikan sinemasından etkilendiğini saklamıyor ve anlatıyı ‘‘dört şekerin tek şekere dönüşmesi’’ numarası üzerine kuruyor. Benjamin’in oynadığı tüm oyunları, hacker faaliyetlerini bir anlatıcı olarak seyirciye anlattığı hikayeden bağımsız düşünmek zor. Benjamin elindeki dört kesme şekeri tek şekere dönüştürürken yaptığı el oyununu sorgu odasında her şeyi itiraf ederken sürdürüyor, bununla da kalmıyor, yönetmen de seyirciye bu el oyununun benzerini yapıyor. Benjamin’in odasına Fight Club posteri yerleştirerek bu göndermesini akıllıca kullanıyor ve hem sürpriz içinde sürpriz yaratarak şaşırtmayı başarıyor, hem son ana kadar merak duygusunu ayakta tutuyor hem de kendi göndermesini çok ciddiye almayarak ve tersine çevirerek zekasını göstermeye çalışıyor.

Ters köşe
Ancak, son tahlilde, ciddiye almadığı, gönderme yaptığı, yapmadığı birçok şeye fena halde benziyor Who Am I. Sadece ters köşe yapmak üzerine bir anlatı kurması, ‘‘seyirciyi tavlamak’’ için Benjamin’inkine benzer numaralar yapmaya çalışması, hikayenin flu kısımlarını işine geldiği gibi kullanması – örneğin filmin açılış sahnesinin aslında hiç yaşanmamış olması– Who Am I’ı özendiği Hollywood formülünün vasat bir örneği haline getiriyor. Geriye sanal ortamı yeraltı metrosunda simüle etmek gibi birkaç iyi fikir, hikayeyi taşıyan akıl oyunları ve belli bir kuşağı yakalayan duygusu kalıyor belki ama yönetmenin kolaya kaçarak karakterlerin arka planını boşaltması, hacker’lığı birbirine rakip grupların tehlikeli oyunundan ibaret göstermesi, filmin mottosunu (‘‘hiçbir sistem güvenli değildir’’) sistem üzerine hiçbir şey söyleyemeden hikayeye yerleştirmesi Who Am I’ı sıradanlaştırıyor.

Bu yılın ses getiren dizilerinden, benzer bir konuyu işleyen ‘Mr. Robot’ hakkındaki bir tweet Who Am I’la ilgili duygularımızı da özetliyor aslında: ''Mr. Robot'taki inanılmaz mantık hatası: adam anarşist ama herkesi polise ihbar ediyo...'' 

'Kaybeden' çocuğun, finalde hem arkadaşları hem şöhreti hem de sevgilisi oluyor. Görev tamamlandı! 

(Altyazı - Ekim)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder