5 Ekim 2015

Saul'un gözleri

Macar yönetmen Laszlo Nemes’in ilk uzun metraj filmi Son of Saul, Cannes Film Festivali’ndeki ilk gösteriminden itibaren anlatım biçimiyle ilgi çekip tartışmalara yol açtı. Film, toplama kampında Nazilerle işbirliği yapmak zorunda kalan Yahudi esirlerden biri olan Saul’un iki gününü anlatıyor. 


Gaz odalarından cesetleri çıkarıp taşımakla, kamptaki bu cesetleri yakmakla görevli olan Saul’un imha fırınında bulduğu bir çocuğun cesedini yakılmaktan kurtarmak için yaptığı planı ve verdiği çabayı konu alan filmle birlikte Yahudi Soykırımı bir kez daha perdeye taşınmış oluyor. Ancak, yönetmenin biçimsel tercihleri nedeniyle Son of Saul’un soykırımı konu alan birçok filmden farklı bir yerde durduğunu belirtmek lazım. 

Yüz küsur dakika boyunca kadrajda ya başkarakterin kendisini görüyoruz ya da onun gözünden çevresinde olup biteni izliyoruz. Auschwitz kampını Saul’un gördüğü kadar görebiliyor, yaşananlara onun maruz kaldığı kadar vakıf olabiliyoruz. Yönetmen Nemes, kadrajı - teknik olarak - daraltırken kampta yaşananları da Saul’un bakışıyla sınırlandırarak göstermeyi tercih ediyor. Ancak Nemes, mekan duygusuna ve seyircinin algısına müdahale ederken aslında göstermediklerini de hikâyenin parçası yapmayı beceriyor. Kamera Saul’un omzunun üstündeyken, arkasındayken, hareket halinde Saul’u takip ederken ya da yüzüne odaklanmışken yahut Saul’un gözü olarak çevresindeki Nazi subaylarına, Yahudi esirlere, cesetlere bakarken kampta yaşananları tüm korkunçluğuyla hissettirmeyi de başarıyor. Seyircinin bakış açısı ne kadar daralırsa daralsın Saul’un toplama kampında tanık olduğu şiddetin etkisi azalmıyor. Saul’un ya da kameranın gözü neyi takip ederse etsin şiddet bir an bile görünür olmaktan çıkmıyor. Yakılan cesetler, yerde sürünen, üst üste atılan çıplak bedenler, üniformalar, katliamlar, gaz odaları, korku dolu ifadeler hiçbir zaman perdeyi tamamıyla doldurmuyor, netleşmiyor, kadraja kısa an için girip çıkıyor. Bütün bu görüntüler arka plan detayları olarak bulanıklaşıyor belki ama sonrasında seslere ya da Saul’un yüzündeki ifadeye dönüşerek etkisini sürdürmeye devam ediyor.


Filmin genelinde silah sesleri, çığlıklar, yakarışlar anlatım aracı olarak devreye giriyor ve bu sesler kaotik ortamı, ölümün kendisini, soykırımın korkunçluğunu anlatmak için en az görüntüler kadar işlevsel olabiliyor. Bu bölümlerde Saul’un yüzündeki ifade acıyı, korkuyu, kötülüğü, umutsuzluğu, tüm duyguları görmeye, anlamaya yetiyor bir bakıma. Filmin daha ilk dakikalarından itibaren bu ifadeyi kolay kolay unutamayacağımızı da anlıyoruz. Saul’un değişmeyen ifadesi - seslerle birleştiğinde ya da ses-görüntüden bağımsız olarak - hikâyeyi taşıyan ve bir yandan kampta yaşananların boyutunu anlamamızı sağlayan en önemli öğe olarak akılda kalıyor. Saul’u canlandıran ve aslen oyuncu olmayan yazar-şair Geza Röhrig’in performansının da bunda payı büyük.


Saul’un hikayesi soykırıma, kötülüğe ve umutsuzluğa dair bir hikâye. Oğul üzerinden kurulan anlatı, hikayeyi ayakta tutan merak duygusu, Saul’un çocuğun cesedini toprağa vermek için yaptığı plan, aklımızdaki soru işaretleri, kamptaki her dakika, tüm sesler, görüntüler, detaylar finalle birlikte kocaman bir yumru olup boğazımıza takılıyor. Filmin her dakikası Nemes’in böyle zor bir şeyin altından nasıl kalktığı ve bu fikri bu kadar etkili bir şekilde nasıl hayata geçirdiği sorusuyla geçiyor. Özetle, Son of Saul seyirciye hiç kolay geçmeyecek, rahatsız edici ama benzersiz bir deneyim sunuyor.

(Altyazı - Ekim)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder