31 Temmuz 2015

Endişeye mahal yok

Beşinci filmin senarist-yönetmeni olarak Christopher McQuarrie açıklandığında beklentiler biraz düşmüştü açıkçası. Olağan Şüpheliler dışında üst düzey bir senaryosu olmayan, yönetmen olarak da oldukça vasat iki filme, The Way of the Gun ve Jack Reacher’a imza atan McQuarrie’nin nasıl bir iş çıkaracağı büyük bir soru işaretiydi. Serinin vasat bölümlerine, John Woo ve J.J. Abrams imzalı ikinci ve üçüncü filme benzemesi ise en kötü senaryoydu.


Görevimiz Tehlike serisi bir diğer ajan-casus hikayesi olan Bourne üçlemesi (Matt Damon’ın oynamadığı filmi seriye dahil etmek zor!) kadar sofistike ve dört başı mamur bir seri sayılmaz belki ama Brian De Palma imzalı ilk filmi ve Brad Bird’ün yönettiği Ghost Protocol’ü sadece serinin değil türün en iyileri arasında rahatlıkla gösterebiliriz. Bu yüzden dördüncü film çıtayı yükseltmişken neden daha bir yönetmen seçilmedi sorusu kafamızda dönüyordu. Neyse ki endişelerimiz fazlasıyla yersiz çıktı.

Rogue Nation, Görevimiz Tehlike dünyasının olmazsa olmazlarından vazgeçmiyor. Ekibin-Ethan Hunt’ın yalnız bırakılması, hikayenin dünyanın birçok şehrine yayılacak şekilde ilerlemesi, adının hakkını verecek şekilde imkansız görevlerin aşılması, her başarılı görevin ardından tehlikenin daha da büyümesi, değişen yüzler, adrenalin dolu sahneler... 

McQuarrie, bütün bunları kurarken yaratıcılığını gösteriyor ve hikaye kusursuza yakın bir şekilde işliyor. Bir yandan Ethan Hunt ve ekibi Sendika’ya ulaşmak isterken diğer taraftan CIA’e karşı var olma ve kendini temize çekme savaşı veriyor. CIA’in ağırlık bir şekilde hikayeye dahil olmasıyla istihbarat örgütlerinin kirli işleri - cılız da olsa - sorgulanır hale  geliyor. (CIA’in ti’ye alındığı bölümler de cabası) Hikayenin kötü adamı Lane’in masum insanları öldürdüğü suçlamasına cevap olarak aynı şeyin devletin de yapıyor olduğunu söylemesi –ve bu söylediğinin cevapsız kalması - filmin en çarpıcı repliklerinden biri olarak akılda kalıyor.

Görevimiz Tehlike serisinin sevdiğimiz özelliklerinden biri sinema teknolojik açıdan ne kadar ilerlerse ilerlesin tamamen buna yaslanmaması. Ajanların kullandığı teknoloji geleceğe ayak uydursa da sahneler eski usul aksiyon teknikleriyle tasarlanıp çekiliyor. Rogue Nation da bu geleneği sürdürüyor ve ortaya çok iyi fikirler barındıran, çok iyi çekilmiş sahneler çıkıyor. Özellikle de operada ve su altında geçen bölümler yönetimi ve kurgusuyla hayranlık uyandırıyor. Diğer bütün aksiyon sahnelerinde de filmin hiç aksamadığını belirtmek lazım. Aksiyona rağmen hikaye kısmını hiç boşlamıyor McQuarrie. Ritmi her sahnede çok iyi ayarlıyor ve son ana kadar merak unsurunu ayakta tutmayı başarıyor.

Filmin en büyük artılarından biri de mizahı. Yarattığı dünyayla dalgasını geçmek konusunda bir hayli hünerli olan Rogue Nation açık ara serinin en eğlenceli filmi. Simon Pegg’in varlığıyla bu tarafını güçlendiren Ghost Protocol’den sonra mizah dozajı biraz daha artıyor. Bunda Pegg’in rolünün biraz daha artmasının ve iyi diyalog yazımının büyük katkısı var. Oyuncu seçimindeki başarı Pegg’le sınırlı değil. Sean Harris ve Rebecca Ferguson’ın performansları da filmi yukarıya taşıyor.


Sonuç iyi. Endişeye mahal yok. Tom Cruise’un bir kez daha yaşlanmadığını kanıtladığı Rogue Nation, Görevimiz Tehlike dünyasının en iyi parçalarından biri. Altıncı filmi zevkle bekliyoruz.

(Arka Pencere)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder