5 Haziran 2015

Ölüleri neden sık hatırlar olduk?

‘’Sene-i devriyelerimde ot dergisi’ne kapak olurum diye ölmüyorum.’’

Ünlü birinin sözü değil, bir arkadaşım Twitter’da yazmıştı. Neredeyse her ay kapağına ölmüş bir ismi taşıyan dergiye karşı böyle zarif bir tepki göstermişti. Kibar arkadaşım dışında kimsenin gözüne batmayan bir durum belli ki. Hatta tam tersine en çok ilgi gören dergilerin başında geldiği söyleniyor Ot ve sonrasında çıkan Kafa ve Fil’in. Hatta ‘‘dergicilikte yeni dönem’’ olarak adlandırılıyor. Peki, bu dergilerin kapaklarında neden çoğunlukla ölmüş, öldürülmüş isimler var?


Koca bir mezarlığa dönüşen ülkenin kendisinin buna sebep olduğu söylenebilir. Katliamlar, faili meçhul cinayetler, Cumartesi Anneleri, öldürülen gazeteciler, sürgüne gönderilenler, düşünce suçundan cezaevinde çürüyenler, işkence ile hayatı karartılanlar, Hrant Dink, Reyhanlı, Roboski, Gezi direnişi, Soma... Devletin yok ettiği hayatlar saymakla bitmiyor maalesef. Ancak, ülkenin kirli ve kanlı geçmişi içeriği salt siyaset-tarih olmayan bu dergilerin yayıncılığını açıklamaya yetmiyor. Kaldı ki üç derginin kapağında genç yaşta katledilmiş isimlerle birlikte hayatını kaybeden yazarlar ve sanatçılar da bulunuyor. Yani bir yanda Deniz Gezmiş, Erdal Eren, Uğur Mumcu, Hrant Dink gibi derin ya da derin olmayan devletin öldürdükleri diğer yanda alanında devleşmiş Yaşar Kemal, Zeki Müren, Ahmet Kaya, Yılmaz Güney, Kemal Sunal, Müslüm Gürses gibi isimler... Hepsinin ortak noktası ölüm yıldönümünde hatırlanmaları. Hatırlamak, anmak önemli elbette ama ortada rahatsız edici bir durum yok mu? Neden ölüleri bu kadar sık hatırlar olduk?

Öncelikle bunun bir sosyal medya etkisi olduğunu belirterek başlayalım. Twitter, Facebook ve Instagram’da ünlü birisi hayatını kaybettiğinde ya da bir ölüm yıldönümünde yazılanları, paylaşılanları hatırlayalım. Timeline’lar acı, öfke ve özlü sözlerle dolup taşıyor doğal olarak. Ve sonrasında ölen kişi üzerinden kurulan hamaset dolu cümleler, yapılan klavye muhalifliği ve duygu sömürüsü... Açıkçası bu dergilerin üretimi de bundan farksız olmamaya başladı. Sosyal medyada sığ muhaliflik ve romantizm nasıl rağbet görüyorsa üç dergi de biraz bunun üzerine gidiyor.

1 Haziran 2015

Siyah beyaz bir Amerikan rüyası


6 yıllık bir zaman dilimi içerisinde çekimleri tamamlanmış ancak kullanılan şarkıların telifini ödeyemeyeceği için 30 yıl sonra 2007 yılında gösterime girebilmiş bir film Killer of Sheep. Çok düşük bir bütçeyle, siyah beyaz çekilen film, siyahların yaşadığı bir kenar mahallede mezbahada çalışan Stan’in sıkıcı ve mutsuz dünyasına götürüyor seyirciyi. Gündüz derisini yüzerek öldürdüğü koyunların rüyasına girmesinden korktuğu için uyuyamayan Stan’in sıkıntıları olarak özetlemek mümkün hikayeyi. Aslında klasik bir hikayeden ve geleneksel bir sinemadan söz etmek de mümkün değil. Stan’in çevresindeki insanları, eylemleri ve olayları gündelik hayat ritminde ve serbest bir anlatımla izliyoruz. Filmin büyük bir kısmında kamera kaybolduğu için pencereden sokağa bakar gibi Stan’in yaşadığı mahalleyi seyrediyoruz. Yönetmen Charles Burnett’in belgesel estetiğiyle kotardığı 83 dakikalık Killer of Sheep sağlam bir sistem eleştirisi barındırıyor. Beyazların dünyasında kapitalist sistemin işleyişini ve Amerikan rüyasının ‘siyah’ bir mahalledeki gerçekliğini son derece sert ama bir o kadar da sakin bir şekilde, olduğu gibi gösteriyor. Kolay kolay unutulmayacak türden bir film...



(Altyazı - Haziran)