5 Mayıs 2015

Sıradanlık çağı

Avengers çizgi romanlarında hikayelerin birçoğu takımda çıkan anlaşmazlıklar, kahramanlardan birinin ya da bir kısmının ‘kötü tarafa’ meyletmesi ya da takımın dağılması üzerine kuruludur. Hikayeler sona erdiğinde yani Amerika/dünya kurtarıldığındaysa takım olmanın önemi anlaşılır, kutsallaştırılan değerler de bir kez daha cilalanmış olur. 


Süper kahramanların birbirine düştüğü popüler Avengers serilerinden İç Savaş’ta örneğin, kahramanların varlığı, kimliği, sorumluluğu, görevleri ve Yenilmezler takımının Amerikan hükümetine karşı alacağı pozisyon sorgulanır hale gelir gelmesine ama serinin sonunda bazı şeylerin hiç değişmeyeceği de anlaşılır; bir kez daha yaratılmaya çalışılan Yeni Amerika’yı görürüz: Hükümetle işbirliği, içi boş bir birlik-beraberlik mesajı, kahramanlara daha fazla yetki, tehlikenin dışarıda olduğuna dair inancın kuvvetlenmesi.

Perdede seriyi başlatan 2012 yapımı ilk film Yenilmezler kendini ciddiye almayarak ve hikayeyi Amerikan değerleri ekseninden uzakta tutarak bu resmi biraz olsun kırmayı başardı, yani korkulan olmadı. Öncelikle filmin mizahının bunda büyük payı olduğunu söyleyebiliriz. Karakterler ilk kez bir araya geldiği için filmin büyük kısmında çatışmalar süper kahramanların birbirleriyle atışması üzerinden ilerliyor ve bu atışmalar oldukça eğlenceli olduğu gibi bütün karakterlerin varlığıyla ve temsil ettiği değerlerle dalgasının geçilmesini de sağlıyordu. Dünyayı ele geçirmeye çalışan güce karşı takım olma ruhunu yüceltirken hikaye her türlü klişeye bulansa da finale kadar özellikle filmin kötüsü Loki üzerinden kahramanlık olgusuyla dalgasını geçmeye de devam ediyordu. Sonuç olarak korkulduğu gibi Amerika’yı yücelten, muhafazakar bir uyarlama değil Joss Whedon’ın dokunuşunun hissedildiği, eğlenceli bir gişe filmi izledik. Hatta ilk filmin Kaptan Amerika gibi Amerikan değerlerini ölesiye temsil eden bir karakteri bile sempatik kılmayı başardığını söylersek de abartmış olmayız.
 Üç yıl sonra seriyi devam ettiren Yenilmezler: Ultron Çağı ise ilk filmden bambaşka bir yöne gidiyor ve hikayesini tanıdık sulara, Amerikan değerlerinin merkezinde olduğu bir alana çekiyor. Bu kez düşman yapay zeka olan Ultron. Ama düşman üzerinden yaratılan korku ve savaşın geçtiği - Marvel evrenine ait -Doğu Avrupa ülkesi Sokovia bizi biraz eski günlere götürüyor. Artık 1970 sonrasındaki sağın Hollywood’daki ağırlığından ya da Soğuk Savaş’ın nüfuz ettiği bir endüstriden uzaktayız. Kör gözüm parmağına korku pompalayan muhafazakar kahraman filmlerine daha az rastlıyoruz belki. Ancak 11 Eylül sonrası politikalar ve özellikle Obama’yla birlikte Amerika’nın dışarıya karşı birlik beraberlik imajını sinemada yeniden hatırlatılması veya eski korkuların yeniden gündeme getirilmesi, aslında sadece makyajın değiştirildiğini gösteriyor. Yenilmezler takımının Sokovia’ya yaptığı çıkarma ve ‘düşman’a karşı verdiği savaş komünizm korkusunun bitmek bilmediği o yılları hatırlatıyor ister istemez. Her daim düşman ve tehlike kavramlarının içini doldurmayı başaran Hollywood, Yenilmezler: Ultron Çağı’nda da hem görsel olarak hem de senaryoda araya serpiştirdiği detaylarla boşluğu iyi değerlendiriyor! Eski Doğu Bloku ülkelerini hatırlatacak şekilde tasarlanmış bir ülkede eski olanı yani düzeni yıkıp, yok edecek bir düşman... Doğa, teknoloji, küresel iklim, savaşlar, ayaklanmalar, direnişler...  2015’te korkunun adı değişti elbette ama Amerikan siyasetinin popüler kültüre olan etkisinde ve Amerika’nın kendini dünyanın merkezinde konumlandırma ve dünyayı koruyup şekillendirme görevinde bir değişiklik olmadı. Hala dünyanın büyük gücünün kim olduğunun hatırlatıldığı hikayeler üretiliyor. Dev prodüksiyonlu bir çizgi roman uyarlaması olduğu için ve sinemanın eğlence yönünü ve teknolojinin geldiği noktayı göstermesi bakımından Yenilmezler: Ulton Çağı’nın perdedeki karşılığı ilk olarak bu olmuyor. Fakat, yine de filmden çıktıktan beş dakika sonra bunları da düşündürttüğü bir gerçek.

Filmin muhafazakar metninin ikinci ayağını ise aile olma fikri oluşturuyor. Kahramanlarımız ‘güvenli’ bir yere kaçmak zorunda kaldığında Hawkeye onları herkesten sakladığı evine götürüyor ve bu evde Hawkeye’nin asıl hayatını, karısı ve çocuklarıyla olan yaşamını görüyoruz. Grubun tek evli ve çocuklusunun diğerlerinden yani evli olmayanlardan hayata daha bağlı, motivasyonunun daha elle tutulur ve gerçek olduğunu öğreniyoruz. Güvenli hayat, doğru hayat. Reklam gibi bir bölüm izliyoruz açıkçası. Herkes şaşkın bir şekilde Hawkeye ve ailesine bakarken Hulk ve Black Widow arasında sıradan bir romantik filmden fırlamışçasına duran bir konuşma geçiyor. Filmin başından itibaren iki karakter arasında süregelen çekimin hafif mizah duygusuyla birlikte duygusal bir sahneye bağlanmasını beklerken Hulk ve Black Widow’un yalnızlığı ve mutsuzluğunun nedenini/çıkışını aile ve çocuk yapma ihtiyacına bağlayan bir konuşmaya şahit oluyoruz. Varoluşunu her dakika sorgulayan ve Marvel evreninin en arızalı ve derin karakterlerinden biri olan Hulk’ı pembe dizilerin içine ışınlayacak kadar sığ bir şekilde gösteren bu bölüm maalesef filminin ihtişamlı sahnelerinden bile daha akılda kalıcı. (Yurtdışında çıkan bazı yorumlarda Black Widow-Hulk arasındaki sahnede Black Widow’un anne olamadığı için kendini kötü hissetmesi sert bir şekilde eleştirildi. Bu sahne, Widow’un anne olamadığı için ‘Canavar’ olarak ima edildiği şeklinde yorumlandı.) Seriye yeni katılan, ailelerin intikamını almak için Ultron’un yanında Yenilmezler’e karşı savaşan  İkizler, Scarlet Witch ve Quicksilver’ın geçmişi de bölümün aile konseptini genişleten bir diğer parça oluyor.

Filmin alt metninin yanında çok daha büyük bir sorunu olduğunu da söylemek gerek. Çok fazla sayıda ana karakter var ve filmin süresi hiç hesaba katılmamışçasına karakterler derinleştirilmeye çalışılıyor ancak bu başarılamadığından tam tersi bir durum ortaya çıkıyor. (Whedon’un verdiği röportajlara bakılırsa filmin süresi çok daha uzun olabilirmiş.) Kurguda birçok yerin atıldığını tahmin etmek mümkün. Derinleştirilmeye çalışılan karakterlerle ilgili birçok detayın havada kalması da bununla ilgili olsa gerek. (Başta Black Widow-Hulk arasındaki ilişki olmak üzere...) İlk filmden daha yoğun bir şekilde karakterlerin her birine ayrı alan açılıp, geçmişlerine, karakter gelişimlerine dair ayrıntılar eklenmeye çalışılmış fakat tek bir filmde, bu kadar fazla karakterin olduğu bir hikayede böyle bir şeyin başarılması çok zor olduğundan bu fikir tabiri caizse patlamış! Bu tercih ana hikayeden yiyerek filmi birbirinden kopuk bölümler toplamına çevirmiş. Çizgi romanın hayranları tarafından heyecanla perdeye gelmesi beklenen Ultron bile ancak sıradan bir ‘kötü’ olarak kalırken, Vision ise hak ettiği ölçüde perdede arz-ı endam edemeden film bitmiş oluyor. Bunda sürenin ayarlanamamasından çok her yerinden hamaset akan, mizahı yerlerde sürünen, kötü repliklerle dolu senaryonun payı var.


Yenilmezler: Ultron Çağı’na sadece eğlenip, keyif alınacak bir macera, bir çizgi roman uyarlaması olarak bakabilirdik elbette. Biz de böyle ‘zorlama’ okumalar yapmaktan zevk almıyoruz. Hadi alıyoruz diyelim, bunun X-Men serisi gibi Amerika’yı yüceltmeyen, hamaset satmayan metinler ya da Dark Knight’ınki gibi karanlık dünyalar üzerinden yapmayı tercih ederiz. Keyif alacaksak da ritmi saat gibi işleyen, mizahı parlak, aksiyon sahnelerini yormadan izlettiren çok iyi bir uyarlama olan Yenilmezler’i izleriz. Bunların hiçbiri değil Ultron Çağı. Her şeyiyle sıradan. Muhtemelen sadece gişe rekorlarında adı geçecek. Öyle sıradan...


(Altyazı - Haziran)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder