1 Mayıs 2015

Hassas bünyeler

‘Aşk hiçbir zaman müstehcen olmamıştır. Aşka karşı tutumdur müstehcen olan.’’ Alp Zeki Heper (1)

Zamanında ‘’müstehcen’’ bulunarak yasaklanan Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri’nin yönetmeni Alp Zeki Heper sansürü gayet iyi özetlemiş. Filmlerini yakarak sinemayı bırakan Heper, ‘’Eğilen kaşık değil, sensin!’’ demiş Matrix’in Kahin’inden yıllar önce. Sorsak herkes sansüre karşıdır çünkü. Devletlümüz bile ‘’sansür kötü bir şeydir’’ demedi mi defalarca. Ama, ama’lar var işte bu gerçeküstü ülkede... Kamu düzenin devamı, toplum huzuru, devletin bekası, ailenin kutsallığının korunması diye başlayan klişeler silsilesi ve tabii ki hepsinden önemlisi kişisel çıkarlar... Peki herkes sansüre karşıysa nedir yaşadığımız bunca yasağın, engellemenin nedeni?



Geriye saralım. Birkaç ay öncesine. Reyan Tuvi’nin Yeryüzü Aşkın yüzü Oluncaya Dek belgeselini sansürleyerek göstermeyen ve tepkilerin ardından durumu kurtarmak için çeşitli yöntemlere başvuran ve her defasında daha da dibe batan Altın Portakal Film Festivali yönetiminin basın açıklamasına bakalım;

Sansür konusunda eleştiride bulunan, tavır koyan herkesle hepimiz aynı fikirdeyiz. Sansür kabul edilemez.’’

Önemli bir duruş, heyecanlandık. Fakat, burada araya girmek durumundayım. Çünkü, sansüre karşı olduğunu beyan eden festival yönetimi metnin devamında, sadece iki paragraf aşağıda şizofren bir tutum sergileyerek bizi aptal yerine koymayı başarıyor:


 ‘(...) Ne festival tarafından ne de eser sahibi tarafından söz konusu filmin ne mesajına, ne içeriğine, ne kurgusuna, ne de bütünlüğüne dokunulması asla ve hiç bir zaman talep edilmemiş, net bir biçimde adını vererek ve yazılı olarak kişilik haklarına yönelik bir hakarete dair ortak bir hassasiyet sonucu söz konusu küfür kaldırılmıştır.’’ (2)

Hassasiyet? Şu paragrafı yazma gerekliliği bile utandırmıyorsa küçücük bir küfrün hatırı mı olur! İşte, sansür bu ‘‘ortak hassasiyetin’’ çemberi kadar kabul edilemiyor. Aynı metin içinde ‘’müdahalede bulunduklarını’’ açıklayıp yine de ‘’sansüre karşı olduklarını’’ söyleyebilme cesaretini gösterebiliyorlar mesela. Sansürün tanımını baştan mı yapmak gerekiyor? Hiç gerek yok! Yüzsüzlük böyle bir şey çünkü. Lütfi Akad’ın üç defa sansür kuruluna takılan 1966 tarihli filmi Hudutların Kanunu ancak sonu değiştirilerek seyirciyle buluşmuştu mesela. Finaldeki baba-oğul arasındaki konuşma değiştirilerek gösterilmişti. Hassasiyetse hassasiyet. Yahut 2003’te Kurul denetimine giren Ravin Asaf’ın yönettiği Sarı Günler, filmde radyo yayınlarında geçen cümlelerin çıkarılması şartıyla gösterim izni alabilmişti. Amaç seyirciyle buluşturmak değil mi? Değil. Şimdilerde hassas sansür kurullarına gerek yok, hassasiyeti akıl eden yöneticiler var sağ olsunlar.  ‘‘Hassasiyet’’ kelimesinin ezelden beri bu mevzularda kurtarıcı olarak kullanılması boşuna değil. Hükümet interneti yasakladığında da, Gezi’de yüzde 50’yi linçe teşvik ettiğinde de, D&R mağazaları Bir+Bir dergisini yasakladığında da, Yumuşak Makine, Ölüm Pornosu gibi kitaplara dava açıldığında da hep aynı başlık suratımıza yapıştırıldı: ‘’Vatandaşın hassasiyeti.’’ Bizim çok istesek de asla dahil olamadığımız bir ‘’kavram’’ daha: Vatandaş. Kabul edelim. Evladiyelik bir bahane. Bu hassasiyet bir nevi gündelik faşizmin gerekçesi olarak toplumda kabul gördü. Sansürün, muhafazakarlık, içe kapanma, dış tehdit paranoyası, toplumsal çatışma, kolay tüketilen işleri doğurması, oto sansür gibi bütün etkileri de yıllar içinde yavaş yavaş nüfuz etmiş oldu. Olsun, yine de 50 yıl önceki devletin sansür kurulunun gerekçelerini günümüze aynen taşıyan Altın Portakal yönetimi ‘’sansürü kabul etmez’’ diye geçsin tarihe. Aynı argümanları kullansa bile. Dahası, sansüre karşı çıkan kişilere karşı iktidarın dilini kullanan bu yönetimin savunması da meselenin özüne dair çok şey söylüyor aslında. ‘’Bizi herkes tanır, bizim gibi insanlar sansür uygular mı?’’ Cevap veriyoruz: Evet. Çünkü, sansür sadece devlete ya da bir zümreye mal edilecek fiili bir şey değil. Hatta bugün geldiğimiz noktada oto sansür ve gizli sansürün çok daha işlevsel olduğunu söylemek mümkün.


O zaman Antalya’daki sansürden biraz daha geriye gidelim. 2004 yılına. Ermeni soykırımını arka planına alan Atom Egoyan imzalı Ararat’ın vizyonunun tehditler nedeniyle dağıtımcı şirket tarafından iptal edilmesiyle ilgili bir yoruma  bakalım:

''Sinema bir propaganda aracı değil, kitle iletişim aracıdır; bu özelliğiyle de medyanın bir parçasıdır. Aynı zamanda da, bir sanat dalıdır. Nasıl ki bir filmin savaş çığırtkanlığı yapmasını, belli ideolojileri doğrulamak için kullanılmasına karşı çıkıyorsam; Ararat filmine de aynı nedenle karşı çıkıyorum. Olayın kendisi baştan yanlış. Bu çıkışlarla film yapmak, bu filmi satın almak, dağıtımını yapmak, filme karşı çıkmak ve sonra oturup gelişmeleri değerlendirmek çıkışsız bir süreçtir. Anlamsızdır. Bir yanlışı neresinden tutup doğrulamak mümkün olabilir ki?'' (3)

Bu sözleri sarf edenin bir sinema yazarı olmasından daha fenası ise  ‘’propaganda’’ kelimesini siyasetçilerin diliyle kullanması. Bu yorumdan yıllar sonra – ve arada çokça örnek var elbette - 34. İstanbul Film Festivali’nde gösterimi iptal edilerek sansüre uğrayan Çayan Demirel ve Ertuğrul Mavioğlu’nun yönettiği Bakur’la ilgili Kültür Bakanlığı’ndan bu minvalde bir açıklama gelmesi tesadüf değil elbette.4 Belgeseli izlemeden hakkında yargıya varan Bakanlık da her satırında nefret suçu işleyen gazete formatındaki kağıt parçaları da yukarıdaki ifadenin benzerini kullandı: ‘’Bu kadar profesyonel organizasyonlarda bu kadar açık terör propagandasına destek verilmesi izah edilemez.’’ 4

Bu topraklarda devlet aklı böyle işliyor. Herkes düşman, bazı şeyler kutsal, geri kalanlar tehlikeli. Yetişkin olmayanları, ahlakı koruyor, kamu düzenini sağlıyor. Devleti ve devlet aklıyla düşüneni, kutsal değerler üzerinden hayata bakanları   anlamaya, anlatmaya çalışmak yorucu ve gereksiz. Bu kısmı geçelim. Bizi ilgilendiren dışındayken karşı durup içindeyken yasağı savunan, normalleştirmeye çalışan, geçiştirenlerin varlığı. Peki, sansüre karşı olan bu kişi ve kurumlar hangi koşullarda sansürü sahipleniyor?

Cevap, pardon formül basit: Biraz korku, biraz çıkar. İktidar baskısı, ikili ilişkiler, gelecek kaygısı, para, daha çok para... Adına ne derseniz deyin. ‘’İki yüzlülük’’ hepsini karşılıyor. Zaten temel olarak ‘‘bir eserin izne bağlı olması’’ durumu sansürün ta kendisi değil mi? Bu durumun ortadan kalkması için çabalamadan önce bu ‘‘basit’’ tanımın anlaşılması için mücadele verilmeliymiş anlaşılan. Zira, sansür uygulayan hiç kimse sansürü kabul etmiyor, hatta kısa bir süre sonra kendisini ‘‘sansüre karşı’’ bir platformun içinde konumlandırabiliyor.


Gelgelelim İstanbul Film Festivali’nin Bakur’un gösterimini engellemesiyle tekrar gündeme gelen eser işletme belgesi mevzusuna. Türkiye sinemasının yeni dönemi hakkında fazlasıyla ipucu veren bu belge 24, 61, 82 Anayasa’larında farklı isim ve şekillerde yer alan sansürün günümüzde keyfi olarak uygulanan uzantısı, yeni versiyonu bir anlamda. (5) Daha önce de bu belge olmadığı için festivallerde gösterilmeyen filmler olmuştu. (6) (Özellikle söz konusu Kürt sineması olduğunda bu belgenin bundan sonra da sıkça başrolde yer alacağını öngörmek zor değil. (7)) Şimdi birçok festival bu belge yüzünden engellenme, yapılamama riskiyle karşı karşıya. Bir süre sonra bu belgenin varlığı normalleşerek festival programları üzerindeki baskıyı ve kendiliğinden gelen yetkiyi artırmış olacak. Kültür Bakanlığı’nın İstanbul Film Festivali’ni düzenleyen İstanbul Kültür Sanat Vakfı’na karşı cevabında bunu açıkça görebiliyoruz. (8) (İKSV de filmlerini çeken yönetmenlerin yanında olduğunu dile getirse de sağlam bir duruş sergileyemedi ve sansüre karşı direnç göstermeyerek bir şekilde buna ortak oldu.) Sorumluluğu üstünden atarak ‘’biz demiştik’’ tavrıyla yasağı sıradanlaştıran Bakanlık, belgeyi istediği gibi kullanabileceğini göstermiş oldu.

Kısacası, bir ileri iki geri gitmeye devam. Öyle görünüyor ki bundan sonraki süreçte de bir yandan devletin fiili ve gizli sansürüyle bir yandan da kişisel çıkarları için sansürü kullanan kişi ve kurumlarla sık sık karşılaşacağız. Sokaktan sosyal medyaya, politikadan medyaya, edebiyattan sanata her alanda yasakların gündelik yaşamın parçası haline geldiği bu ‘‘yeni dönem’’de sinemayı ülkenin siyasal atmosferinden bağımsız düşünmek safdillik olur. Kaldı ki bu yaşananlar işin sadece görünen kısmı. Örneğin, Mars Entertaiment grubunun vizyonda tekelleşmesini sansür meselesinden bağımsız düşünmek mümkün mü? Tüm sinema perdelerinin yüzde 26'sına sahip olan, gişe hasılatının yüzde 52'sini, sinema reklamları pazarının ise yüzde 85'ini elinde bulunduran (8) (9) Mars Entertainment'ın gücüne güç katmasını izleyici olarak severek takip ediyoruz sadece. Bu konuda defalarca yazılıp çizilmesine, davalar açılmasına rağmen Rekabet Kurumu’nun dünyada eşi benzeri olmayan bu tekele seyirci kalması sermaye ile iktidar ilişkilerini açık ederken sansürün boyutunu görmemizi sağlıyor. Kültür politikaları o kadar koordine şekilde işliyor ki tek bir cephede mücadele yetmiyor. Türk sinemasının ilk filmi kabul edilen Ayastefanos’un üzerindeki şüphelerden 2015 AVM’lerinin yükselişine varan uzun bir sansür tarihi...


Tüm bu sebeplerle ‘’sansürün kaldırılması’’ içi boş bir cümleden fazlasını ifade etmiyor. Sinema Destekleme Kurumu’nu bile sansür aracı olarak işleten, oto sansürü ‘’tek yol’’ olarak dayatan Kültür Bakanlığı’nın ayağının dibinde; festivallerin yönetimlerinde, danışma kurullarında bulunan ve görevini kurduğu ilişkilere göre yürüten kişilerin dilinin ucunda; ifade özgürlüğünü tartışmaya açık hale getiren kalabalıkların arasında var olmaya çalışarak nereye varılır, böyle bir ortamda sansürün kaldırılması neye tekabül eder, büyük bir soru işareti. Soru işaretleri her zaman olacak, çıkış ise belli. Sansüre sansür diyerek başlayabiliriz mesela.

1.  Türk Sinemasında Sansürün Tarihi - Siyah Perde  (Yönetmen: Behiç Ak)

2. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali Duyuruları (http://www.altinportakal.org.tr/festival/duyuru-detay/Kamuoyuna-Onemli-Duyuru/129/191/0)

3. FIPRESCI Başkanı ve sinema yazarı Alin Taşçıyan’ın konuyla ilgili yorumu. (http://bianet.org/biamag/kultur/28385-araratin-gosteril-e-memesi-tartisiliyor)


5. Elif Ergezen, Kıskaç Daralırken: Film Festivalleri ve Eser İşletme Belgesi, Siyah Bant

6. Fırat Yücel, 2000’lerde Sansür Dosyası: Festivaller ve Sansür, Altyazı (http://www.altyazi.net/yazilar/2000lerde-sansur-dosyasi-festivaller-ve-sansur/)

7. Defne Özonur, Sinemada Kürt Sansürü, Radikal 2 (http://www.radikal.com.tr/radikal2/sinemada_kurt_sansuru-1083694)


9. European Audiovisual Observatory’nin yayımladığı ‘The Turkish Film Industry: Key Developments 2004 to 2013′ başlıklı rapor. (http://www.obs.coe.int/country/turkey/film)

10. Şenay Aydemir, Sektörün Yükselişi ve Bardağın Boş Tarafı, Altyazı (http://www.altyazi.net/olan-biten/sektorun-yukselisi-ve-bardagin-bos-tarafi/)


(Evrensel Kültür - Mayıs)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder