10 Mayıs 2015

Aydın Doğan'ın gülücükleri

‘’İşsiz bırakılan gazeteciler belgeseli’’ olarak tanıtılan ve AKP döneminde medyanın geldiği hali özetlemeye çalışan Persona Non Grata’yı izlediğinizde şunu çok rahat görebiliyorsunuz: Bu ülkede gazeteciliğin önündeki en büyük engel gazetecilik yapan/yaptığını zanneden kişilerin ta kendisi.


Öncelikle, röportajlar üzerine kurulu olmasına rağmen soru soramayan bir belgesel karşımızdaki. Aydın Doğan gibi bütün iktidarlara karşı çıkarlarına göre tavır almış bir medya tekeline, Fatih Altaylı gibi ses kayıtları ortaya çıkmış, patronun çıkarlarını koruyan bir köşe yazarına ve Derya Sazak gibi bulunduğu koltuğu korumak için mesleğini ayaklar altına alıp onlarca kişiyi işsiz bırakan bir genel yayın yönetmenine soru soramıyor belgeseli hazırlayan Tuluhan Tekelioğlu. 

Bu isimleri ikna ederken böyle bir söz verdiği için mi, yoksa gerçekten merak ettikleri bizim izlediklerimizle mi sınırlı, bilmiyoruz. Ancak, her iki olası durumun da aynı derecede korkunç olduğunu söylemeliyiz. Gazeteciliği öldüren bu ‘kirli’ adamlara soru sormayarak onları Aydın Doğan’ın işten attığı Ahmet Şık, Fatih Yağmur ya da Derya Sazak’ın kovduğu  isimlerle aynı yere koymuş oluyor.(1)

Sansürü ve medyaya yapılan baskıyı sadece AKP üzerinden anlatmaya çalışması Persona Non Grata’nın bir diğer önemli sorunu. AKP dönemi üzerinden pekala böyle bir mevzu anlatılabilir ama o işin çerçevesi, bakışı, araştırması farklı olurdu doğal olarak. Kaldı ki böyle bir derdi yok belgeseli hazırlayanların. İşin geçmişini yok sayarak, bunca yıl onlarca gazetecinin yaşadığı baskıları yaşanmamış kabul ederek, birçok gerçeği görmezden gelerek yahut dışarıda bırakarak, meseleyi AKP iktidarından başlatarak ne kadar dar ve eksik bir bakış açısına sahip olduğunu göstermiş oluyor Tekelioğlu ve P24 ekibi. Aslında bu bakış Türk medyasının yüz küsur yıllık tarihinin özeti zaten. Bu ülkede ana akım medya neydi ki, neye dönüştü? AKP döneminin korkunçluğu bir yana elbette ama bağımsız, özgür, gazeteciliğin evrensel ilkelerini yerine getiren bir medyamız mı vardı daha önce? 90’larda olağanüstü zamanlarda haber yapmaya çalışan ama hayatları yok edilen, öldürülen Kürt gazetecileri görmezden gelen ana akım medyanın değişmediği aşikar. Roboski katliamının sansürlenmesini hatta bu sansürün ülkede medyayı tartışmaya açmaya yetmemesini bile hazmetmiş bir toplumuz. Ama Gezi’den sonra sokaktaki insan bile Yıllarca görmemişiz, Kürtlere yapılanları yeni anladık’’ diye başlayan – samimiyeti tartışılır – cümleler kuruyorken medyadaki baskıyı anlatan böyle bir belgeselin bugün hala hapislerle, davalarla, tehditlerle uğraşan, hala sokak ortasında öldürülen Kürt gazetecileri görmemesi (2) zihniyet olarak hiçbir şeyin değişmediğini, kendini hikayenin kahramanı olarak lanse eden bir kısım ünlü ismin kendi kendini eylediğini gösteriyor.

Diğer yandan bazı isimler tarafından sarf edilen isabetli cümlelerin peşinden bile gitmiyor ya da gidemiyor Tekelioğlu. Örneğin Ahmet Şık ve Ayşenur Arslan’ın son bölümde ‘gazetecilerin egosu’’ ilgili söylediklerini belgesel boyunca yaptığı tercihlerle havada bırakıyor. Belgeselin söyleyecek bir sözü, döneme dair çizdiği genel bir bakışı ve kurgusal anlamda bir tutarlılığı olmadığı için Ahmet Şık’ın ‘Kartvizitlerinde gazeteci yazması çok önemli. Egoları tatmin oluyor. Ama bunları mesleğin ciddi bir hastalığı olarak görüyorum’’ sözleri belgeselin tam aksi yönüne düşüyor. Popüler isimleri basın kahramanı gibi sunan Persona Non Grata, sistem hakkında hiçbir şey söyleyemediği için kendilerinin başrolde olmadığı dünyayı göremeyen köşe yazarı ve gazetecilerin egolarını tatmin etmekten uzağa gidemiyor.

‘’Basının sözünü hiçbir diktatör kesemez’’ cümlesiyle bitiyor belgesel. P24’ün Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapan, AKP’yi ilk dönemlerinde destekleyen, desteklediği dönemde onca basın özgürlüğü ihlali olmasına, birçok gazeteci sadece görüşleri nedeniyle işsiz bırakılmasına rağmen sesini çıkarmayan Hasan Cemal’in sözüyle. İktidarın kendi istediği yola sapmadığını fark ettiğinde muhalif davranmaya başlayan, kendisi işten atıldıktan sonra mağdur konumuna kendisini atayan ‘‘usta gazeteci’’ Cemal’in sözlerinin içi hiçbir şekilde dolmuyor elbette. Belgeselin kendisi gibi toplumun hafızasının zayıflığını kullanan ahlaksız bir durum var ortada. Çünkü, birkaçını dışarıda bırakırsak bu belgeselde konuşan isimlerle ağızlarından çıkan cümleler birbirini tutmuyor. Öldürülen, sürgüne gönderilen, işinden, hayatından olan, açlıktan başka işlerle geçinmek zorunda kalan gazetecilerin mağdur olamadığı bu dünyada mesleği yerin altına gömen pop star köşe yazarları ise mağdur ve basın kahramanı olarak sunuluyor.

O zaman, Bağımsız Gazetecilik Platformu olduğunu iddia eden P24’ün hazırladığı belgeseli ne kadar ciddiye alabiliriz? Can Dündar’ın kahvaltı masasında başlayıp, Hasan Cemal’in kahramanvari cümlesiyle biten belgeselin hassasiyetlerini nereye koyabiliriz? Ülkedeki en önemli sorunlardan birini masaya yatırırken ülke gerçeklerini bu kadar es geçebilme cüretini nasıl açıklayabiliriz? Aydın Doğan’ın gülerek ‘beni daha fazla sıkıştırma’’ dediği bölümle açıklayabiliriz mesela. 40 dakikadan geriye Aydın Doğan’ın gülücükleri kalıyor çünkü. Öyle ki, belgeseli neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Ne Tuluhan Tekelioğlu’nun yaptığı işe gazetecilik, ne de izlediğimize belgesel demek imkansız hale geliyor.

1. Bu konuyu ilk olarak belgeselde yer alan Ahmet Şık ve Tuğçe Tatari dile getirmişti.  http://www.diken.com.tr/gazeteci-ahmet-siktan-gazeteciler-belgeseline-itiraz-hayir-esit-degiliz/

2. Konuyla ilgili gazeteci- yazar İrfan Aktan’ın yazısı http://zete.com/bir-ibret-vesikasi-persona-non-grata-belgeseli/

(Evrensel)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder