10 Mayıs 2015

Aydın Doğan'ın gülücükleri

‘’İşsiz bırakılan gazeteciler belgeseli’’ olarak tanıtılan ve AKP döneminde medyanın geldiği hali özetlemeye çalışan Persona Non Grata’yı izlediğinizde şunu çok rahat görebiliyorsunuz: Bu ülkede gazeteciliğin önündeki en büyük engel gazetecilik yapan/yaptığını zanneden kişilerin ta kendisi.


Öncelikle, röportajlar üzerine kurulu olmasına rağmen soru soramayan bir belgesel karşımızdaki. Aydın Doğan gibi bütün iktidarlara karşı çıkarlarına göre tavır almış bir medya tekeline, Fatih Altaylı gibi ses kayıtları ortaya çıkmış, patronun çıkarlarını koruyan bir köşe yazarına ve Derya Sazak gibi bulunduğu koltuğu korumak için mesleğini ayaklar altına alıp onlarca kişiyi işsiz bırakan bir genel yayın yönetmenine soru soramıyor belgeseli hazırlayan Tuluhan Tekelioğlu. 

Bu isimleri ikna ederken böyle bir söz verdiği için mi, yoksa gerçekten merak ettikleri bizim izlediklerimizle mi sınırlı, bilmiyoruz. Ancak, her iki olası durumun da aynı derecede korkunç olduğunu söylemeliyiz. Gazeteciliği öldüren bu ‘kirli’ adamlara soru sormayarak onları Aydın Doğan’ın işten attığı Ahmet Şık, Fatih Yağmur ya da Derya Sazak’ın kovduğu  isimlerle aynı yere koymuş oluyor.(1)

5 Mayıs 2015

Sıradanlık çağı

Avengers çizgi romanlarında hikayelerin birçoğu takımda çıkan anlaşmazlıklar, kahramanlardan birinin ya da bir kısmının ‘kötü tarafa’ meyletmesi ya da takımın dağılması üzerine kuruludur. Hikayeler sona erdiğinde yani Amerika/dünya kurtarıldığındaysa takım olmanın önemi anlaşılır, kutsallaştırılan değerler de bir kez daha cilalanmış olur. 


Süper kahramanların birbirine düştüğü popüler Avengers serilerinden İç Savaş’ta örneğin, kahramanların varlığı, kimliği, sorumluluğu, görevleri ve Yenilmezler takımının Amerikan hükümetine karşı alacağı pozisyon sorgulanır hale gelir gelmesine ama serinin sonunda bazı şeylerin hiç değişmeyeceği de anlaşılır; bir kez daha yaratılmaya çalışılan Yeni Amerika’yı görürüz: Hükümetle işbirliği, içi boş bir birlik-beraberlik mesajı, kahramanlara daha fazla yetki, tehlikenin dışarıda olduğuna dair inancın kuvvetlenmesi.

Perdede seriyi başlatan 2012 yapımı ilk film Yenilmezler kendini ciddiye almayarak ve hikayeyi Amerikan değerleri ekseninden uzakta tutarak bu resmi biraz olsun kırmayı başardı, yani korkulan olmadı. Öncelikle filmin mizahının bunda büyük payı olduğunu söyleyebiliriz. Karakterler ilk kez bir araya geldiği için filmin büyük kısmında çatışmalar süper kahramanların birbirleriyle atışması üzerinden ilerliyor ve bu atışmalar oldukça eğlenceli olduğu gibi bütün karakterlerin varlığıyla ve temsil ettiği değerlerle dalgasının geçilmesini de sağlıyordu. Dünyayı ele geçirmeye çalışan güce karşı takım olma ruhunu yüceltirken hikaye her türlü klişeye bulansa da finale kadar özellikle filmin kötüsü Loki üzerinden kahramanlık olgusuyla dalgasını geçmeye de devam ediyordu. Sonuç olarak korkulduğu gibi Amerika’yı yücelten, muhafazakar bir uyarlama değil Joss Whedon’ın dokunuşunun hissedildiği, eğlenceli bir gişe filmi izledik. Hatta ilk filmin Kaptan Amerika gibi Amerikan değerlerini ölesiye temsil eden bir karakteri bile sempatik kılmayı başardığını söylersek de abartmış olmayız.

1 Mayıs 2015

Hassas bünyeler

‘Aşk hiçbir zaman müstehcen olmamıştır. Aşka karşı tutumdur müstehcen olan.’’ Alp Zeki Heper (1)

Zamanında ‘’müstehcen’’ bulunarak yasaklanan Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri’nin yönetmeni Alp Zeki Heper sansürü gayet iyi özetlemiş. Filmlerini yakarak sinemayı bırakan Heper, ‘’Eğilen kaşık değil, sensin!’’ demiş Matrix’in Kahin’inden yıllar önce. Sorsak herkes sansüre karşıdır çünkü. Devletlümüz bile ‘’sansür kötü bir şeydir’’ demedi mi defalarca. Ama, ama’lar var işte bu gerçeküstü ülkede... Kamu düzenin devamı, toplum huzuru, devletin bekası, ailenin kutsallığının korunması diye başlayan klişeler silsilesi ve tabii ki hepsinden önemlisi kişisel çıkarlar... Peki herkes sansüre karşıysa nedir yaşadığımız bunca yasağın, engellemenin nedeni?



Geriye saralım. Birkaç ay öncesine. Reyan Tuvi’nin Yeryüzü Aşkın yüzü Oluncaya Dek belgeselini sansürleyerek göstermeyen ve tepkilerin ardından durumu kurtarmak için çeşitli yöntemlere başvuran ve her defasında daha da dibe batan Altın Portakal Film Festivali yönetiminin basın açıklamasına bakalım;

Sansür konusunda eleştiride bulunan, tavır koyan herkesle hepimiz aynı fikirdeyiz. Sansür kabul edilemez.’’

Önemli bir duruş, heyecanlandık. Fakat, burada araya girmek durumundayım. Çünkü, sansüre karşı olduğunu beyan eden festival yönetimi metnin devamında, sadece iki paragraf aşağıda şizofren bir tutum sergileyerek bizi aptal yerine koymayı başarıyor:

Bir kuşağın eksik temisili

Eksik’in ilk dakikalarında gördüğümüz bir sahne filmin diliyle ilgili fikir sahibi olmamıza yetiyor. Koltukta dedesi ve babaannesi ile oturan küçük Deniz’den günümüze geçiyoruz; Deniz bu kez aynı koltukta elinde bira ve sigarasıyla yalnız başına oturmakta. Darbe günlerinden günümüze zaman atlamasını televizyondaki Kenan Evren’in sesinden Tayyip Erdoğan’ın sesine bir geçişle yapan bu sahne filmde neyi nasıl izleyeceğimize dair az çok fikir veriyor.


Barış Atay’ın 12 Eylül Darbesi’nin parçaladığı bir aileyi konu alan ilk filmi Eksik darbe atmosferinde başlasa da hikayenin büyük kısmı günümüzde geçiyor. Devrimci anne-babanın büyük oğlu Deniz eski asker dedenin yanında büyüyor. Küçük çocuk Devrim ise annesinin hamileyken sorguda polislerin işkencesine uğraması sonucu engelli olarak doğuyor. Deniz işten kovulduktan sonra yıllardır görmediği annesini arayıp onun yanına geldiğinde ise asıl hikayemiz başlıyor:  geçmişle, darbeyle ve devrimle hesaplaşma.

Baştan belirtelim, bu hesaplaşmaların hepsi kağıt üzerinde kalıyor, Atay hikayesini anlatırken her şeyin altını kalın çizgilerle çizdiği ve bas bas bağırdığı için meselesini filmin diline yansıtamıyor. Örneğin, Atay, Deniz’in geçmişinden kaynaklanan öfkesini göstermek için açıklayıcı diyaloglara yaslanmak zorunda kalıyor. Deniz kardeşine öfkeyle bağırdığında bile anne babasıyla özdeşleştirdiği ‘’devrim inancı’’na olan kızgınlığını  dile getiriyor. ‘’Devrim tam da senin gibi bir şey. Sakat, yarım, eksik’’ gibi replikler Atay’ın anlatmak istediği şeyi diyaloglarla açıklamaya çalıştığının göstergesi oluyor. Barış Atay ve senaryoyu kaleme alan Mehmet Kala ve Şeref Nokta anlatılmaya değer bir fikir bulup, tespitten öteye gidemeyen diyaloglar yazarken senaryonun olmazsa olmaz  öğelerini de es geçmişler.