24 Nisan 2015

Kardeşlik yetmiyor

Türkiye’de çoğu yönetmenin senaryoyu da kendisinin kaleme alması gereklilik ya da zorunluluk gibi bir şeye dönüştü. İlk filmini çeken isimlerin büyük çoğunluğu senaryoda da imzası olsun istiyor. Ancak ''iyi bir hikayem var'',  ''iyi bir fikrim var'' demek ile senaryo yazmanın bambaşka şeyler olduğu kısmıyla kimse ilgilenmiyor olsa gerek senaryoyu boş veren yığınla film çıkıyor ortaya. 



Her yıl bilmem kaç filmin vizyona girdiği ülkede senaristliğin ayrı bir alan olarak görülememesinin sebebi bu değil mi? Sadece senaristlik yapan kaç isim sayabiliriz mesela? Mevzu herkes işini yapsın gibi muhafazakar ve sığ bir bakış değil, sadece herkesin her şeyi özellikle beceremediği şeyleri yapmak istemesiyle ilgili ciddi bir sıkıntı var. 

Bu sıkıcı girizgahın nedeni Ali Atay’ın ilk yönetmenlik denemesi Limonata. Aslında Limonata’ya gelene kadar yukarıdaki cümlelerin muhatabı olabilecek çok fazla film sayılabilir elbette. (Şu bilgiyi de vermek lazım, proje ilk ortaya çıktığında Ali Atay’ın sadece senaryoyu yazdığı, filmi başka bir ismin yöneteceği biliniyordu.) Ancak, Atay’ın da filminin en büyük sorunu senaryonun kendisi olunca kabak Limonata’ya patlamış gibi oldu! 

Limonata’nın basit ve bildik bir hikayesi var. Makedonya’da hasta yatağında ölmeyi bekleyen Suat oğlu Sakip’ten İstanbul’daki oğlu Selim’i bulmasını istiyor. Sakip de İstanbul’a gelip babasının son isteğini yerine getirmek için Selim’i Makedonya’ya getirmeye çalışıyor ve en sonunda kaçırmak zorunda kalıyor. Öncelikle, filmin ilk yarım saatinin gayet başarılı olduğunu söylemek lazım. Özellikle yönetmenlik açısından ne istediğini bilen, temiz bir iş izliyoruz bu bölümde. Sakip’in geceyi Selim’in evinde geçirdiği uzun sahne başta olmak üzere bu dakikalarda filmin mizahı ve diyalogları fazlasıyla umutlandırıyor. Ancak, hikaye yolculuk başladıktan sonraki kısımda sarkıyor ve sık sık sekteye uğruyor. İki kardeş yola düştükten sonra mizah vasatlaşıyor, hikaye de giderek sıkıcı bir hal alıyor. ''Domalan'' soyadından mizah üretmeye çalışmak gibi yaratıcılıktan uzak yerlere meyleden Atay, yol-yolculuk filmlerinin olmazsa olmazı aksilikler üzerinden çatışma kurmaya çalıştığında da ''yolu kaçırıp başka yola sapma'' gibi üzerinde hiç düşünülmemiş, klişe aksiyonları seçiyor. Ve iki ana karakter için de büyük bir motivasyon eksikliğinden ve tutarsız bir karakter gelişiminden söz etmek mümkün hale geliyor. Örneğin, kaçırıldığı için çıldıran Selim, pasaportu Sakip’te olduğu için geri dönemiyor ama pasaportu geri almak için de çabalamıyor, hemen razı oluyor kaçırılmaya. ''Benim ne işim var Makedonya’da'' diye bağırmaktan başka bir tepkisi olmuyor Selim’in.

Filmin üçüncü kısmı olan Makedonya bölümünde ise doğal olarak bir şeyler çözülmeye, duygusal patlamalar yaşanmaya başlıyor. Ancak, burada da sahneler gereksiz şekilde uzadığı için hem de hikayenin kendisi hem karakterlerin duygusu unutuluyor. Hatta bir süre sonra babanın varlığı da unutuluyor. Araya hiçbir yere konulamayan kısa bir romantik bölüm ve bir savaş anısı bile giriyor. Finalde ''babalık'' üzerinden bir duygusallık, hesaplaşma olmuyor neyse ki ama onun yerine varılan nokta ''kardeşlik'' oluyor. Birbirinden çok farklı iki kardeşin birbirini tanıdıkları yolculuk olarak özetlenebilecek hikaye kağıt üstünde durduğundan fazlasını veremiyor seyirciye.


Kısacası, ilk yönetmenliğinde özellikle teknik olarak birçok şeyin üstesinden gelse de senaryodaki büyük sorunlar nedeniyle istediği yere ulaşamıyor Ali Atay. Bir yol filmi için temposunun aksadığını ve fazlasıyla sıkıcı bir seyir sunduğunu da belirtmek lazım. İyi başlayan ama her geçen dakika aşağıya doğru giden bir ilk film Limonata. 


(Arka Pencere)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder