25 Şubat 2015

The Tribe: Eşsiz bir deneyim

Yatılı işitme engelliler okulunun açılışında bir öğrencinin elinde sallanan ve sesini sadece seyircinin duyabildiği bir çan çalıyor. Öğrenciler işaret diliyle zilin çaldığını anlayıp içeri girerken - bir anlamda zilin muhatabı olan - seyirci biçimsel açıdan bir hayli iddialı ve izlemesi zor bir deneyime adım atıyor. Aşk, nefret ve şiddeti anlatmak için dile, sesli diyaloğa ve sese ihtiyaç duymayan Myroslav Slaboshpytskiy imzalı The Tribe (Kabile), anlatımını sessizlik ve işaret dili üzerinden kurarak zor bir işe kalkışıyor ama filmin asıl değeri bu tercihini ’biçimsel bir deneme’nin ötesine taşımayı başarmasında. Kısa filmleri Deafness ve Nuclear Waste’te de benzer temaları yine aynı biçimsel yapı içerisinde anlatmayı seçen Slaboshpytskiy, ilk uzun metrajı The Tribe’da bu görsel ve işitsel tercihi dört başı mamur bir hikayenin üstüne bindiriyor.


Filmin başkarakteri Sergey’in okula başlamasıyla birlikte okulun gerçek yüzüyle, bazı öğretmenlerin de içinde olduğu ve büyük öğrencilerin başını çektiği kirli işler ve ilişkiler ağıyla karşılaşıyoruz. Darp, hırsızlık, kadın ticareti ile örülü bambaşka bir dünyanın içinde yaşayan ve burada kendi krallıklarını kuran öğrencilerin arasındaki hiyerarşi ve işleri yürütme şekilleri ise hem okulu gerçek dünyaya yaklaştırıyor hem de sertliğin ve bu kuralsız dünyanın acımasızlığını kat be kat artırıyor. 

Okul içi ve okul dışında kurulan ilişkiler ve dış dünya ile okul arasındaki bağlantılar hikayeyi okuldan çıkarırken bir yandan da hikayenin tüm detayları sistemi deşifre eden unsurlara dönüşüyor. Slaboshpytskiy, eğitim, güvenlik gibi meselelerle ilgili temel kurumları hikayedeki kirli para akışının duraklarına dahil ederek ülkenin her yanıyla çürüdüğünü sert bir şekilde gösteriyor. 

Tüm bunlar olurken hikayenin ve karakterlerin sessizliği etkisini yitirmek şöyle dursun gittikçe daha fazla anlam kazanıyor. The Tribe, ait olduğu ülkeyi, toplumu, dünyayı ya da güncel konuları alegorik bir şekilde anlatan birçok filmden belki de tam olarak bu sebeple ayrılıyor.  Çünkü filmdeki dilsizlik, zayıf olanın ezilmesi, yok edilmesi, sesin çıkmaması ve her şeyin konuşulmadan hallediliyor olması durumu, iletişim olanaklarının her saniye artmasına rağmen kimsenin bir diğerinin sesini, çığlığını duymadığı ya da duysa bile görmezden geldiği böyle bir çağda, gerçeğin kendisi haline geliyor.


Son derece politik ve sert bir film olan The Tribe’ın duygusal açıdan da seyirciyi darmadağın etme potansiyeli taşıdığını belirtmek gerek. 130 dakikanın büyük kısmında seyirciyle mesafesini koruyan hikayede başkarakter Sergey’de kırılmalar yaşanmaya başladığı anda seyirci de hikayenin içine girmeye başlıyor. Slaboshpytskiy, Sergey’i kahraman ya da adil bir karakter olarak sunmadığı için  katarsis yaşanmasına izin vermiyor. Ancak çeteye katılmakta, pis işleri yapmakta beis görmeyen ve durumdan hiçbir şekilde rahatsızlık duymayan Sergey ne zamanki aşık oluyor, o vakit işler değişiyor. Bu durum ani bir şekilde seyircinin konumunu da değiştiriyor. En baştan itibaren kamerasıyla bizi kendine hayran bırakan Slaboshpytskiy bu dakikadan sonra vitesi yükseltiyor ve adeta nefes almamıza izin vermiyor. Zaten 130 dakikada akıldan çıkmayacak sahnelerle dolan zihnimiz finalde ‘’kullanım dışı’’ uyarısı vermiş oluyor. Kısacası The Tribe baştan sona eşsiz bir deneyim.

(Altyazı - Şubat)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder