27 Şubat 2015

Sıradışı hayat, sıradan biyografi

En İyi Erkek Oyuncu dalında Eddie Redmayne’e Oscar kazandıran Her Şeyin Teorisi, izlemeden de neyle karşılaşacağınızı az çok tahmin edebileceğiniz türden bir film. Gerçek hayat hikayesine dayanıyor, biyografik bir uyarlama ve başrol oyuncusuna fiziksel değişimle gösterişli bir performans gösterme fırsatı tanıyor. 


İngiliz fizikçi, teorisyen, yazar Stephen Hawking’in hayat hikayesini perdeye getiren Her Şeyin Teorisi, oyuncuların performanslarına yaslanırken, konvansiyonel sinemanın olanaklarının dışına çıkmaya bile kalkışmıyor.

Hawking’in ilk eşi Jane Hawking’in anılarını anlattığı kitaptan uyarlanan Her Şeyin Teorisi, tam olarak bir şeye odaklanamamanın ve neyi anlatacağını çok bilememenin sıkıntısını yaşıyor. Keza, Hawking’in gençliğinden günümüze kadar zorlu ve her bakımdan ilgi çekici olan hayatını olabilecek en yüzeysel şekilde aktarırken bir diğer bakış açısını yani eşi Jane’in yaşadıklarını, onun tarafından Stephen Hawking gibi fiziksel ve duygusal açıdan birlikte yaşanması zor görünen biriyle yaşamanın ne menem bir şey olduğunu da hakkıyla anlatamıyor/uyarlayamıyor. 

Jane’in hayatının gittikçe zorlaşmasını ve ilişkilerinin sihrini kaybetmesini kronolojik bir anlatımla vermeye çalışan yönetmen James Marsh, tamamen formüller üzerinden ilerlediği için hikayede yıllar geçtikçe boşluklar da artmaya başlıyor. Brian’ın Hawking’lerin hayatına girmesiyle üçlü bir ilişkiye dönüşen, Jane-Brian arasındaki ilişkinin yeni bir kapı açmasıyla ivme kazanan hikayede maalesef bu çatışma da öylece havada bırakılıyor. Hatta James Marsh bunu kullanmaya çalıştığı tek bölümde filmin en sorunlu sahnesine de imza atmış oluyor. Jane’in ilk kez Stephen’ın yanında olamadığı bu sahnede Stephen’ın rahatsızlanmasını paralel kurguda Jane’in Brian’la olduğu sahneyle birlikte vererek oldukça ahlakçı ve rahatsız edici tutumunu göstermiş oluyor. Bu sahneyi izledikten sonra filmin Jane Hawking’in anılarından uyarlandığına inanmak zor hale geliyor.

Her Şeyin Teorisi’ni izlerken ister istemez yaşayan en önemli bilim insanlarından biri olan Hawking’in zihnine bir kapı aralanmasını bekliyorsunuz. Ancak Marsh sinir sistemini felç eden hastalığına rağmen gençliğinden itibaren üretmeye devam eden ve bilim tarihinin önemli kuramlarını oluşturan Hawking’in hastalığının çıkardığı engeller ve evliliğindeki iniş çıkışlara odaklanmayı tercih ediyor. Marsh, birkaç sahnede Hawking’in bilimsel üretimine ilham veren detayları filme eklese de bu kısımlar sinemasal yaratıcılıktan uzak ve filmin geneli içerisinde hatırlanmayacak kadar zayıf olduğundan seyirciye hiçbir şey ifade etmiyor.


En İyi Film dalında Oscar’a aday olan filmin tüm olumsuzluklarına rağmen konvansiyonel sinema örneği olarak çok da sırıtmadığını belirtmek lazım. Duygusal çıkışları olan, kolay izlenen, temposunu kaybetmeyen bir ‘’seyirlik’’ olarak Her Şeyin Teorisi’nin beklentileri karşıladığını bile söyleyebiliriz. Ancak, bundan fazlasının olmadığını da.  Sonuçta, zor bir hayatı oldukça kolay yollardan anlatmaya çalıştığı için her bakımdan fire veren bir film karşımızdaki. Böylesine önemli bir ismi hayatındaki her detayıyla ele almaya çalışırken hiçbir açıdan doyurucu bir şekilde anlatmayı beceremiyor. Hawking’in ne özel hayatına (Ailesiyle, Jane’le ve ikinci eşiyle olan ilişkisine) ve duygularına dair derinlemesine bir bakış ne de biraz olsun anlamak için çaba göstermek istediğimiz zihnine dair kırıntılar bulmak zor filmde. Hawking’i canlandıran Redmayne rolünün altından başarıyla kalkıyor kalkmasına ancak yukarıda da bahsettiğimiz gibi hikaye tamamen şablonlar üzerine kurulduğundan ve senaryoda yaratıcılık namına hiçbir şey olmadığından sıra dışı bir hayat son derece sıradan bir şekilde perdeye gelmiş oluyor.

(Arka Pencere)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder