15 Şubat 2015

65. Berlin Film Festivali günlükleri

El Club (Yönetmen: Pablo Larrain)

Berlinale’nin en güçlü filmlerinden El Club, bir sahil kasabasında sıradan bir evde yaşayan altı rahibin gündelik yaşamından parçaları, karanlık tonda görüntülerle göstererek başlıyor. Biraz sonra izleyeceğimiz son derece sert hikayeyi muştulayan bu karanlık, kapanış jeneriğine kadar da hakimiyetini sürdürüyor. 


Rahiplerin çocuk istismarını ve sonrasında Katolik Kilisesi’nin olaya bakışını konu alan El Club, adalet, vicdan gibi kavramları sorgularken Kilise’nin ve genel olarak dinin iki yüzlülüğüne tekme tokat girişiyor adeta. Sözünü sakınmadan söyleyen Larrain, hikayeyi evin ve kilisenin dışından kasabaya taşıyarak meseleyi toplumsal bir düzlemde ele almayı da beceriyor. Baştan sona iyi bir gerilim kuran, Kilise’nin işleyişini ve olayları halletme biçimini, dindeki ve toplumdaki çelişkilerin hasır altı edilişini sorular sorarak masaya yatıran Larrain, etkileyici bir finalle akılda kalıcı bir filme imza atıyor. 


Queen of the Desert (Yönetmen: Werner Herzog)


Belgeselleriyle bizi hala kendine hayran bırakmaya devam etse de kurmacalarıyla hayal kırıklığına uğratan Werner Herzog’un yeni filmi Queen of Desert’ın hem usta yönetmenin hem de Berlinale’nin en zayıf filmlerinden olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 20. Yüzyılın ve İngiliz tarihinin ilgi çekici figürlerinden, birçok olayın aktörlerinden biri olmuş seyyah, arkeolog Gertrude Bell’i perdeye getiren Queen of the Desert, iki saati aşkın süresi boyunca, her karesinde aynı soruyu sordurtuyor: Herzog neden bu filmi çekti? 


Evet, Bell’in bu kadar erkek egemen bir dünyada bir kadın olarak istediğini yapmaya çalışması, tarihteki birçok olayda önemli rol oynaması, dönemi ve yaşadığı çevre açısından yadırganmasına rağmen hiç evlenmemiş olmaması vs.. neden çekildiğine cevap olabilir. Fakat, söz konusu Herzog olunca, neden bu kadar konvansiyonel, formüllere yaslanan, yavan bir sinema diye başlayan sorular sormak da elzem hale geliyor. Son yıllardaki çoğu filmi gibi Herzog’un deliliğinden ve yaratıcılığından en ufak bir kırıntı taşımayan, Hollywood yıldızlarıyla dolu kadrosundan başka mahareti olmayan bir dönem filmi Queen of Desert. Bell’i oynayan Nicole Kidman bile kurtaramıyor!

Virgin Mountain (Yönetmen: Dagur Kari)
Nói albinói (Buzdan Hayaller, 2003) ve Dark Horse (Tutunamayanlar, 2005) ile bizi kalbimizden vuran Dagur Kari, üçüncü ve filmografisinin en zayıf parçası The Good Heart‘tan (İyi Yürek, 2009) 6 yıl sonra çektiği son filmi Virgin Mountain ile geriye doğru gitmeye devam ediyor maalesef. Aşırı kiloları yüzünden toplum dışında kalmış, asosyal, kendi kendine yetmeyi bilen Fusi’nin hikayesini anlatan Virgin Mountain, birkaç ay içinde unutulmaya mahkum, şablonlara dayalı bir anlatımı tercih ediyor. İlk iki filminde basit hikayeleri güçlü görsellik ve bu görselliği besleyecek detaylarla güçlendiren Kari, Virgin Mountain’da kendine has bir dünya yaratmaktan uzakta, sadece ‘’sempatik’’ bir hikayenin peşinden gitmeyi tercih ediyor. 




Fusi’nin yalnızlığı ve fiziksel olarak dışlanması durumu Kari’nin sinemasının anahtarlarından biri olarak işliyor fakat hem hikaye kurulumu, hem yan karakterlerin hikayeye dahli hem de başkarakterin kendisini bulmasını sağlayan ve onu umutlu sona taşıyan basamaklar basmakalıp olduğundan Virgin Mountain’ın seyircideki karşılığı ‘’tatlı bir film izlemek’’ten öteye gitmiyor. Son kertede izlediğimize kendini iyi hisset filmi diyebiliriz. Ama bir Dagur Kari filmi olduğunu söylemek zor.

Everything Will Be Fine (Yönetmen: Win Wenders) 
Sinemayı sevme nedenimiz olan yönetmenlerin yeni işlerini görmek bazen gerçekten üzücü hale gelebiliyor. Wim Wenders’ın son filmi Every Thing Will Be Fine da bunlardan bir tanesi. Bjørn Olaf Johannessen’in yazdığı senaryoda Wim Wenders’ı cezbeden şeyin ne olduğunu anlamak zor. James Franco’nun canlandırdığı Yazar Tomas Eldan’ın yaptığı bir kazanın ardından yaşadığı travma ve 12 yıl sonra bununla yüzleşmesini konu alan Every Thing Will Be Fine’da doğru işleyen en ufak bir parça bile bulmak zor. 10 dakikada yapılmış izlenimi veren özensiz kurgusundan kısa metraj öğrenci filmlerinde görülebilecek diyaloglarına kadar filmin bütün temel öğeleri sorunlu. Karakterlerin en basit duygularını bile vermeyi beceremeyen sahnelerle dolup taşan, birçok dramatik bölümde gülmemize yok açacak kadar bizi şaşırtan Every Thing Will Be Fine’ın Wim Wenders filmi olduğuna inanmak zor. 3D gözlüklerle izlemenin anlamsızlığı da cabası!

Nefesim Kesilene Kadar (Yönetmen: Emine Emel Balcı)
Emine Emel Balcı, ilk uzun metrajlı filminde tekstil atölyesinde ortacılık yapan Serap’ın hikayesini anlatırken kamerasını Serap’tan hiç ayırmıyor ve sınıfsal çerçevesini de iyi çizdiğinden onu ‘’gerçek’’ bir karaktere dönüştürmeyi başarıyor. Ancak, karakterin ruh halini ve dönüşümünü gösterirken fazlasıyla hesaplı ilerlediğini hissettirdiği gibi kamera kullanımıyla da kibarca(!) Dardenne’leri hatırlatıyor. Bu ‘’hatırlatma’’ en ufak karede bile ortaya çıktığı için yönetmenlik açısından sorun teşkil ediyor. Esme Madra’nın iyi bir performansla altından kalktığı Serap karakterinin çerçevesi; hayalleri, beklentileri, yaşadığı koşullar, babasıyla ilişkisi ve yalnızlığı basit detaylarla doğru çizilmiş. (Yan karakterler içinse aynı şeyi söylemek zor. Funda’yı canlandıran Ece Yükselşındaki oyuncuların oldukça başarısız olduğunu da belirtmek lazım.) Fakat, Serap’ın dönüşümü kağıt üstünde yazıldığı gibi işleyince yani sinemasal meziyetten çok arka arkaya gerçekleşen olaylar şeklinde seyirciye sunulunca bu dönüşüm üzerinden kurulmaya çalışılan iyilik-kötülük meselesi de öylece havada kalıyor. Nefesim Kesilene Kadar, Türkiye sinemasında çok sık görmediğimiz ‘’karakter yaratma’’ kısmını başarıyla geçiyor. Devamı gelmiyor belki ama Emine Emel Balcı’nın 2014 yılında izlediğimiz, festivallerde ödül alan birçok filmin yönetmeninden çok daha fazla umut verdiği açık.

Ten no chasuke (Yönetmen: Sabu)
Japon yönetmen Sabu imzalı Chasuke’s Journey’in absürt bir film olduğunu sadece sinopsisine bakarak anlamak mümkün. İnsanların/karakterlerin başına gelenleri yazan yazıcılar/senaristler, türden türe atlayan bir kahraman, kader-irade çatışmasını ele alan bir hikaye… Vaat ettiği absürtlüğün hakkını veriyor Chasuke’s Journey. Open Your Eyes’tan Stranger Than Fiction’a kadar onlarca filme referans veren, hatta Hollywood’un kendisiyle dalgasını geçen, komedi, melodram, korku gibi neredeyse her türde sahne yaratan ve birbirinden alakasız dünyalar arasındaki geçişleri umursamayan bir film. Yönetmenin hem derdini anlattığı hem de eğlendiği ortada. Ancak, Chasuke’s Journey seyirciyi fazlasıyla yorduğu gibi yeni ve dişe dokunur bir şey de söylemiyor. Dramı ağır basan sahnelerde belli bir atmosfer yakalamayı başarsa da Sabu’nun mizahı bize iyi gelmiyor.

(EkşiSinema)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder