27 Şubat 2015

Sıradışı hayat, sıradan biyografi

En İyi Erkek Oyuncu dalında Eddie Redmayne’e Oscar kazandıran Her Şeyin Teorisi, izlemeden de neyle karşılaşacağınızı az çok tahmin edebileceğiniz türden bir film. Gerçek hayat hikayesine dayanıyor, biyografik bir uyarlama ve başrol oyuncusuna fiziksel değişimle gösterişli bir performans gösterme fırsatı tanıyor. 


İngiliz fizikçi, teorisyen, yazar Stephen Hawking’in hayat hikayesini perdeye getiren Her Şeyin Teorisi, oyuncuların performanslarına yaslanırken, konvansiyonel sinemanın olanaklarının dışına çıkmaya bile kalkışmıyor.

Hawking’in ilk eşi Jane Hawking’in anılarını anlattığı kitaptan uyarlanan Her Şeyin Teorisi, tam olarak bir şeye odaklanamamanın ve neyi anlatacağını çok bilememenin sıkıntısını yaşıyor. Keza, Hawking’in gençliğinden günümüze kadar zorlu ve her bakımdan ilgi çekici olan hayatını olabilecek en yüzeysel şekilde aktarırken bir diğer bakış açısını yani eşi Jane’in yaşadıklarını, onun tarafından Stephen Hawking gibi fiziksel ve duygusal açıdan birlikte yaşanması zor görünen biriyle yaşamanın ne menem bir şey olduğunu da hakkıyla anlatamıyor/uyarlayamıyor. 

25 Şubat 2015

The Tribe: Eşsiz bir deneyim

Yatılı işitme engelliler okulunun açılışında bir öğrencinin elinde sallanan ve sesini sadece seyircinin duyabildiği bir çan çalıyor. Öğrenciler işaret diliyle zilin çaldığını anlayıp içeri girerken - bir anlamda zilin muhatabı olan - seyirci biçimsel açıdan bir hayli iddialı ve izlemesi zor bir deneyime adım atıyor. Aşk, nefret ve şiddeti anlatmak için dile, sesli diyaloğa ve sese ihtiyaç duymayan Myroslav Slaboshpytskiy imzalı The Tribe (Kabile), anlatımını sessizlik ve işaret dili üzerinden kurarak zor bir işe kalkışıyor ama filmin asıl değeri bu tercihini ’biçimsel bir deneme’nin ötesine taşımayı başarmasında. Kısa filmleri Deafness ve Nuclear Waste’te de benzer temaları yine aynı biçimsel yapı içerisinde anlatmayı seçen Slaboshpytskiy, ilk uzun metrajı The Tribe’da bu görsel ve işitsel tercihi dört başı mamur bir hikayenin üstüne bindiriyor.


Filmin başkarakteri Sergey’in okula başlamasıyla birlikte okulun gerçek yüzüyle, bazı öğretmenlerin de içinde olduğu ve büyük öğrencilerin başını çektiği kirli işler ve ilişkiler ağıyla karşılaşıyoruz. Darp, hırsızlık, kadın ticareti ile örülü bambaşka bir dünyanın içinde yaşayan ve burada kendi krallıklarını kuran öğrencilerin arasındaki hiyerarşi ve işleri yürütme şekilleri ise hem okulu gerçek dünyaya yaklaştırıyor hem de sertliğin ve bu kuralsız dünyanın acımasızlığını kat be kat artırıyor. 

Okul içi ve okul dışında kurulan ilişkiler ve dış dünya ile okul arasındaki bağlantılar hikayeyi okuldan çıkarırken bir yandan da hikayenin tüm detayları sistemi deşifre eden unsurlara dönüşüyor. Slaboshpytskiy, eğitim, güvenlik gibi meselelerle ilgili temel kurumları hikayedeki kirli para akışının duraklarına dahil ederek ülkenin her yanıyla çürüdüğünü sert bir şekilde gösteriyor. 

15 Şubat 2015

65. Berlin Film Festivali günlükleri

El Club (Yönetmen: Pablo Larrain)

Berlinale’nin en güçlü filmlerinden El Club, bir sahil kasabasında sıradan bir evde yaşayan altı rahibin gündelik yaşamından parçaları, karanlık tonda görüntülerle göstererek başlıyor. Biraz sonra izleyeceğimiz son derece sert hikayeyi muştulayan bu karanlık, kapanış jeneriğine kadar da hakimiyetini sürdürüyor. 


Rahiplerin çocuk istismarını ve sonrasında Katolik Kilisesi’nin olaya bakışını konu alan El Club, adalet, vicdan gibi kavramları sorgularken Kilise’nin ve genel olarak dinin iki yüzlülüğüne tekme tokat girişiyor adeta. Sözünü sakınmadan söyleyen Larrain, hikayeyi evin ve kilisenin dışından kasabaya taşıyarak meseleyi toplumsal bir düzlemde ele almayı da beceriyor. Baştan sona iyi bir gerilim kuran, Kilise’nin işleyişini ve olayları halletme biçimini, dindeki ve toplumdaki çelişkilerin hasır altı edilişini sorular sorarak masaya yatıran Larrain, etkileyici bir finalle akılda kalıcı bir filme imza atıyor. 


Queen of the Desert (Yönetmen: Werner Herzog)


Belgeselleriyle bizi hala kendine hayran bırakmaya devam etse de kurmacalarıyla hayal kırıklığına uğratan Werner Herzog’un yeni filmi Queen of Desert’ın hem usta yönetmenin hem de Berlinale’nin en zayıf filmlerinden olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 20. Yüzyılın ve İngiliz tarihinin ilgi çekici figürlerinden, birçok olayın aktörlerinden biri olmuş seyyah, arkeolog Gertrude Bell’i perdeye getiren Queen of the Desert, iki saati aşkın süresi boyunca, her karesinde aynı soruyu sordurtuyor: Herzog neden bu filmi çekti?