1 Ocak 2015

Bazen de umut yoktur

2001 yılında gösterime girdiğinde övgüler alan ve önemli ödüller kazanan Jean-Pierre Jeunet imzalı Amelie, ‘‘Paris’in tatlı tarafını gösterip, masalsı bir dünya anlatırken gerçekleri -Paris gerçeğini; şehrin yoksul kısımlarını, gettolarını, eşitlik ve adaletten uzak çirkin yüzünü ve buna seyirci kalındığını- göstermediği’’ gibi gerekçelerle sert bir şekilde eleştirilmişti. Amelie’nin bu mesele üzerinden tartışılmasını ne kadar doğru olduğu ayrı bir tartışma konusu, zaten şehrin belirli kesimlerini görmezden gelme konusunda sorunlu olan tek film de Amelie değil elbette. 


‘Medeniyetin merkezi’ Avrupa şehirlerinin ‘tatlı’ ve turistik yönünü gösteren filmlerin ağırlıkta olduğunu söylemeye gerek yok. Oysa 2000’lerde dünyanın birçok yeri isyan ve ayaklanmalarla yangın yerine dönmüşken Avrupa da bu sorunun merkezinde yer aldı. Meselenin hasır altı edilmeye çalışılması ve göçmenleri dışlayan ve yok sayan – ve yasalarla desteklenen - bakış açısı İngiltere, Fransa, Almanya gibi şehirler başta olmak üzere Avrupa’nın genelinde sorunu gün geçtikçe büyüttü ve birçok şehirde ayaklanmalar ve çatışmalar ortaya çıktı, hala da çıkmakta. (27 Ekim 2005 yılında polisten kaçarken elektriğe çarpılarak hayatını kaybeden Kuzey Afrikalı Zyed Benna ve Traore Bauna’nın ölümü sonrası ortaya çıkan ayaklanmalar başta olmak üzere isyanın fitilini ateşleyen olaylar katlanarak büyümekte ve simgeleşmekte.) Ve, aralıklarla soğuyup dinse de her an patlamaya hazır bir halde ‘gelişmiş ülkeler’in önündeki en büyük engellerden biri olarak durmaya devam ediyor göçmen sorunu.

Bu ‘sıkıcı’ girizgahın nedeni ise, ‘’daha iyi bir hayat için’’ geldiği Fransa’da başı belaya giren ve kaçak bir hayat yaşamak zorunda kalan Samba’yla tanışmış olmamız. 

Yönetmenler Eric Toledano ve Olivier Nakache, Hayatımın Şansı’ndan önce çektikleri Can Dostum’ta (Intouchables) yine göçmen bir karakterin dahil olduğu bir hikaye ile karşımıza çıkmışlardı. Boyundan aşağısı felçli aristokrat ve zengin Philippe ile onun bakıcılığını üstlenen Driss’in ilişkisini anlatan Can Dostum, sosyal, kültürel, ekonomik açıdan iki uçta yer alan karakterlerin çatışmasını işlemekte ve iyimser bir dostluk hikayesi anlatmakta başarılı olsa da sınıfsal farkları sadece mikro düzeyde ele alıp yüzeysel diyaloglarla geçiştirerek sorunun kendisini önemsemeyen bir ‘kendini iyi hisset’ filmi olmaktan öteye gidememişti. Hayatımın Şansı’nda ise filme adını veren Senegalli Samba, 10 yıldır Fransa’da yaşamasına rağmen belgelerindeki eksikler nedeniyle sınır dışı ediliyor ve yolu bir şirkette yöneticiyken geçirdiği bunalım sonucunda psikolojik tedavisinin bir parçası olarak göçmenlik bürosunda görevlendirilen Alice ile kesişiyor. Can Dostum’da olduğu gibi yine farklı toplumsal sınıflara ait iki karakteri hayatlarının zor zamanında bir araya getiren Toledano ve Nakache, burada da aynı senaryo matematiğini işletmeye çalışıyorlar. Can Dostum’un Driss’i ile Samba’yı ayıran pek çok özellik olsa da – iki karakteri de Omer Sy’ın canlandırmasının da etkisiyle - aynı kişi olduğunu da savunmak mümkün. Tıpkı Driss gibi hayat gailesi içinde debelenen, ekonomik açıdan zor durumda, köşeye sıkışmış, çaresiz, tüm olumsuzluklara rağmen neşeli, hayatla dalgasını geçen bir karakter Samba. Can Dostum’daki aristokrat François Cluzet’nin karşılığı ise psikolojik olarak dağılmış, geceleri uyuyamayan, depresyondan çıkamayan, yalnız ve mutsuz Alice.

Filmi uyarladıkları Delphine Coulin imzalı kitap da bu açıdan yönetmenlerin istediği şablonda hikaye anlatmaya son derece uygun. Yan karakterlerin biraz daha belirgin ve hikayede etkin olduğu Hayatımın Şansı’nda bir önceki filmden farklı olarak hikayenin çatısı duygusal ilişki ve cinsel gerilim üzerinden kuruluyor. İlk karşılaştıkları andan itibaren Samba ve Alice arasındaki gerilim ve mizah iyi işliyor ve bu çatışma hikayenin hafif bir şekilde akmasını sağladığı ve filmi izlenilir kıldığı gibi zaten derinlemesine işlenmeyen göçmenlik mevzusunu da ‘keyifli bir seyirlik’ içine yedirmiş oluyor. Film, Samba ve arkadaşı Walid’in karşılaştığı sorunlar üzerinden göçmenlik mevzuundan kopmasa da anlatımdaki tercihler aksini düşünmemizi sağlıyor.

Televizyon estetiğinde mizah
Göçmenlik bürosundaki iletişimin kurulamadığı sahneler dahil olmak üzere hikayenin tamamı mizahi bir dille işleniyor ve bu tercihin rahatsız edici yanı mizahın televizyon estetiğiyle ucuz bir şekilde ve sadece komik olmak için yazılmaktan öteye gitmeyen diyaloglarla yapılmış olması. (Özellikle göçmenlerin dil nedeniyle dertlerini anlatamamalarından yaratılmaya çalışılan komiklik oldukça bayat duruyor.) Göçmenleri özne olmaktan çıkaran ve en ufak bir zeka kırıntısı barındırmayan bu mizahın sempatik bir tarafının olup olmadığı da tartışılır! Samba ile Alice’in ya da Alice’in büro arkadaşı Manu ile Walid’in ilişkisi ve bu ilişkiler kurulurken yaratılan basamaklar ise herhangi bir romantik komedi filminde gördüğümüzden farklı olmadığı gibi filmin süresini uzatmaktan başka bir şeye yaramayan dramatik detaylarla dolup taşıyor. (Samba’nın amcasıyla olan ilişkisi, ülkesinde bıraktığı ve para göndermek zorunda olduğu ailesi, Alice’in geçmişi gibi.) Karakterlerin mutluluk gibi temel bir motivasyona sahip olmaları ve sonunda seyirciyi de mutlu edecek bir sona ulaşmaları için akla ilk gelen hamleleri yapan Toledano ve Nakache, kendilerini ve seyirciyi hiç zorlamadan finale varmak istiyor.


Tüm bunların ötesinde filmin temel sorunu, başkarakteri göçmen olan bir hikayede meseleye dokunuyormuş gibi yapıp aslında hiçbir şey söyleyememesi. Hayatımın Şansı, sınıfsal farkları hiçe sayan, karakterlerini bulundukları konumdan/sınıftan soyutlamaya çalışan bir hikaye anlatıyor ve son kertede tüm iyimserliğiyle meselenin içini boşaltmış oluyor. Öyküye hizmet etsin diye sadece kötü karakterler ve durumlar yaratan ama bu durumları tespit edip derine inmekten kaçınan, kapitalizmin çıkmazlarına eleştiri getiremeyen, bürokratik çıkmazlara değinirken devleti merkezine alamayan ve ‘’her zaman umut vardır’’ derken aslında ayağı yere basmayan bir film Hayatımın Şansı. Elbette, göçmen sorununun sinemada her defasında Protesto (La Haine) sertliğinde ya da Ken Loach, Costa Gavras gibi yönetmenlerin bakış açılarıyla tezahür etmesini beklemiyoruz. (Bunu yapmaya çalışırken politik doğruculuklarıyla meseleyi sıkıcı ve iki yüzlü bir şeye dönüştürenlerden zaten bıktık) Fakat, komiklik, şakalar yapan bu tarz filmlere ‘’meseleyi sıcak ve mizahi bir dille ele alıyor’’ deyip geçmeyi de bırakalım. Zira, ortada sıcaklık ve mizahtan başka bir şey kalmamış durumda.

(Altyazı - Ocak)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder