30 Aralık 2015

2015'in en iyileri

Bir yıl sonu alışkanlığı ya da hastalığı! Yerli filmlerin illallah dedirttiği bu sene yabancı filmler açısından dolu dolu geçti. İki ayrı listeyle (Vizyon ve vizyon+festivaller) senenin en iyileri:




Vizyon + Festivaller 2015
2015'in en iyi 25 filmini Kaan Karsan'la birlikte seçtik. 
Listeye bakmak için tıklayınız.

Vizyona giren filmlerden kişisel listem ise şöyle: 


Vizyon 2015
1- The Tribe
2- Mad Max: Fury Road
3- Inside Out
4- Citizenfour
5- Foxcatcher
6- Force Majure
7- Victoria
8- 45 Years
9- Star Wars: Force Awakens
10- Duke of Burgundy
11- Whiplash
12- Phoenix
13- Kingsman: The Secret Service
14- Inherent Vice
15- It Follows
16- The Look of Silence
17- Mission Impossible: Rogue Nation
18- The Visit 
19- A Most Violent Year
20- Wild Tales


1 Aralık 2015

Gerçek orada bir yerde

Amerika’da gazetecilik okullarında ders niteliğinde gösterilen Alan J. Pakula’nın, Watergate skandalını konu alan 1976 yapımı klasiği Başkanın Bütün Adamları’nda bir sahnede; gündem toplantılarından birinde Watergate haberinin gerçek olduğuna inanmayan bir editör, skandalı ortaya çıkaracak olan muhabirleri Carl Bernstein ve Bob Woodward’ı kastederek şu soruyu soruyor: ‘‘Şehirde iki bin tane muhabir var ve Watergate ile ilgilenen bir tek onlar var. Tek akıllı Washington Post mu?’’ Mesleki olduğu kadar politik de bir sorudur bu. Dönemin ABD Başkanı Nixon’ın istifasına yol açan ve Amerikan siyasi tarihinin en önemli olaylarından biri olarak gösterilen skandal ortaya çıkarılana kadar kimsenin ilgisini çekmez çünkü. Gerçekle ilgilenen iki muhabir dışında... Başkanın Bütün Adamları’ndan kırk yıl sonra perdeye gelen Gizli Dosya, bir haber üzerinden gerçeği, gerçekle ne kadar ilgilendiğimizi sorgulamaya soyunuyor. Bunu ne kadar başardığı tartışılır ama yine de gazeteciliğe dair birçok sorunu ve sorunsalı gündeme getirmeyi beceriyor.

Gizli Dosya, ABD’nin Irak’taki Ebu Garip Cezaevi’ndeki mahkumlara uyguladığı işkenceyi ortaya çıkaran CBS’te yayınlanan 60 Dakika programının sunucusu Dan Rather ve yapımcı Mary Mapes’in hazırladıkları yeni bir haber sonrası başına gelenleri konu alıyor. ‘‘Başkan Bush’un geçmişindeki bir yalanla’’ ilgili olan bu haber sonrası Mapes ve Roth işinden oluyor. Film de Mapes’in o süreçte yaşadıklarını anlattığı kitaptan uyarlanıyor.

Mapes’in işinden olmasına sebep olan haber Başkan George W. Bush’un Vietnam Savaşı’na gitmemek için aile bağlantılarını kullandığını iddia ediyor. Mapes, haberi hazırlarken farklı kaynaklara doğrulatmak, belgelerin doğruluğunu uzmanlara onaylattırmak gibi aşamaları atlamıyor fakat haber yayınlandıktan sonra Bush’un geçmişi değil haberin kendisi tartışma konusu oluyor. Önce belgelerin gerçekliği tartışılıyor, sonrasında Mapes’in kaynaklarında sorun çıkıyor ve en sonunda da haberin asıl kaynağı olan canlı şahidin söylediği ‘küçük’ yalanların ortaya çıkması Mapes ve ekibini hedef tahtasına koyuyor. Bush ve medyası 60 Dakika’nın yayınladığı belgenin sahte olduğunu iddia ederek, saldırıya geçip gündemi değiştiriyorlar. Yönetmen James Vanderblit, bu dakikadan sonra CBS, Mapes ve Rather’ı hedef alan diğer kanallar gibi haberin kendisiyle ilgilenmeyi bırakıyor. Gerçeğin kendisiyle ilgilenmeyen medyayı anlatmaya soyunuyor.

15 Kasım 2015

Mizahçıların sineması: Kocaman bir çöplük

Her ay kapaklarına koyduğu ölüleri sömürmekte beis görmeyen, içeriye doluşturduğu ünlü isimler, naftalin kokulu yazılar ve aforizmalarla çok satmayı başaran malum dergiler henüz yokken mizah dergileri en çok satan dergiler arasında başı çekiyordu. Leman, L-Manyak, Lombak ve sonrasında Penguen ve Uykusuz iyi ve yeni yazar-karikatüristler çıkardığı gibi yeni gelen kuşakları yakalamayı da başarmıştı. ‘‘Mizah kalitesinden ve zekasından şüphe duyulmayan’’ birçok karikatürist daha sonra sinemaya da adım attı. Peki, 2000’lerle birlikte yükselişe geçen yerli komedi sinemasına  mizahçıların1 nasıl bir katkısı oldu? 


Önce biraz rakamlara bakalım.2 2005 yılında vizyona giren 29 yerli film arasında 7  komedi filmi3  yer alıyor. Bu sayı sonraki yıllarda yavaş bir tempoyla da olsa artıyor. 2006’da vizyona giren 34 yerli filmin 7’si; 2008’de vizyona giren 51 yerli filmin 10’u; 2012’de vizyona giren 60 yerli filmin 13’ü; 2014’te ise vizyona giren 112 yerli filmin 28’i komedi türünde. Bu yıl ise rakamlar komedi sineması açısından neredeyse iki katı artmış görünüyor. Şu ana kadar vizyona giren (Kasım ayı itibariyle) 123 yerli film arasında 46 komedi filmi bulunuyor. Nicelik olarak büyük bir sıçrama olsa da ortaya çıkan toplamın nitelik bakımından iç açıcı olduğunu söylemek imkansız.

Ertem Eğilmez sonrası tükenen, 90’larda tek tük örneklere rastlanan komedi sineması 2000’lerin başında  Cem Yılmaz 4 , Yılmaz Erdoğan gibi komedyen-yazarların sinemaya atılmasıyla bugünkü şeklini aldığı yola girmiş oldu. Yatırılan onca paraya ve sömürülen onca insana rağmen bir türlü sektörleşemeyen ve her geçen yıl niteliksiz bir şekilde büyümeye devam eden yerli sinema pastasından önemli bir pay alan komedi sineması (Örneğin; 2014 ve 2015 yıllarında en fazla gişe yapan 20 yerli yapımın 12’si komedi filmi) bugün ülkenin vasatlığını anlamak için önemli bir veri sunuyor. Yılda 50’ye yakın komedi filminin yapıldığı ülkede (Üstelik romantik-komedi gibi karma türe ait olan filmler dahil değil bu rakama) 15 yıl içerisinde türün kendisine dair kafa yoran, veya kendi alt türlerini yaratmaya çalışan, hicve, satire bulaşan, ya da sosyo-politik, kültürel yahut sinemasal kodlar taşıyan bir üretim söz konusu değil. (Bizde ancak filmlerin kendisi veya toplamı sosyolojik bir incelemenin konusu olabiliyor.) Kayda değer bir üretim olmamasının birçok sebebi var elbette; tepeden aşağıya kadar toplumun tamamına sirayet eden eril dilin kendisi, hükümetin kültür politikaları, televizyonun baskın bir araç olarak sinemayı etkilemesi, ‘bir sanat olan sinemanın aynı zamanda eğlence olduğu’ gerçeğinin ‘sadece eğlence’ olarak memlekette kabul görmesi gibi birçok başlık sayılabilir.

1 Kasım 2015

Mustang'in bozuk kimyası

Karadeniz’in taşrasında aile ve kasaba baskısı altında var olmaya çalışan beş kız kardeşin hikâyesini anlatan Mustang’in yönetmeni Deniz Gamze Ergüven, verdiği röportajlarda filminin gerçekliğine vurgu yapmayı ihmal etmiyor. Ortaya çıkan işi “Mustang masal gibi bir film”1 diye tanımlasa da, gerçek olaylara yer verdiğini, açılış sahnesindeki deve güreşi oyununun ve sonrasındaki tepkilerin kendi ailesinde bire bir yaşandığını ve bunun gibi birçok sahnenin gerçeklerden yola çıkarak yazıldığını anlatıyor. Ancak, muhafazakârlık üzerinden bir hikâye anlatan Mustang’in gerçeklerle ne kadar örtüştüğünden çok o gerçekleri nasıl ele aldığı asıl sorun. Filmle ilgili bazı yorumlarda bahsedilen ve yönetmenin de altını çizdiği “masalsı ton” filmin diline ne kadar sirayet ediyor, büyük bir soru işareti. Dahası, sözü edilen bu masalsı anlatım gerçekten kurulabiliyor mu, kurulabiliyorsa filmin temel sorununu kapatmaya yetiyor mu?


Anne-babasını kaybetmiş, babaanne ve amcasıyla yaşayan beş kız kardeş Lale, Nur, Ece, Selma ve Sonay’ın erkeklerle oynadıkları oyun sonrasında kasabada adlarının çıkması ve sonrasında eve kapatılmalarıyla başlayan hikâyenin öncesini bilmiyoruz. Taşrada geçtiği ve toplumsal baskıyı konu aldığı için ataerkil dünyanın izdüşümünü aşama aşama görmemiz yetiyor. Kızların dünyasıyla dışarısı arasında karşıtlık kuran Ergüven, gündelik yaşamda rastladığımız, gazetelerde, televizyonlarda gördüğümüz olayları, ayrıntıları hikâyesine gayet düz bir şekilde yerleştirdiği için bu karşıtlığın estetik olarak bir karşılığını görmek zor oluyor. Çocuk gelinler, ensest, aile içi şiddet gibi birçok meseleye dokunan hikâyenin elindeki malzemeden gerçeklik yaratıp yaratmaması bir tercih meselesi. Ancak, arka planını bu gerçeklik üzerine kuran, elindeki metni muhafazakârlık üzerinden işleten bir hikâye söz konusu olunca Mustang’in kurduğu yapı çatırdamaya başlıyor. Yani, filmde geçen olayların hepsi (ve çok daha kötüleri) o kasabada (yahut Türkiye’nin herhangi bir yerinde) geçebilecek olmasına, gerçek hayatta da geçmesine rağmen, Mustang’de oldukça yapay, gerçeğin kötü bir kopyası olarak perdeye geliyor.

Beş kız kardeşin babaanneleri tarafından kasaba meydanına getirildiği sahneyi düşünelim. Kızların kasabanın erkeklerine gösterilmek için kahvenin önünden, çeşmenin berisinden geçirildiği bu sahne ne ülke gerçekliği açısından tutarlı –ki olmak zorunda değil– ne filmin kendi gerçekliği açısından doğru tasarlanmış ne de hikâyenin masalsı dilini yaratmaya yönelik estetik öğelere sahip. Bu sahneyi karşıtlıklar üzerine kurulmuş (ev-kasaba, muhafazakârlık-özgürlük, içerisi-dışarısı, kızlar-babaanne ve amca) dünyanın içinde bir yere oturtmak zor. Sahne kurulumundan diyaloglarına ve mizahına kadar baştan aşağı kimyası sorunlu olan bu sahne Mustang’in bir özeti âdeta. Yahut babaannenin kızları cezalandırdığı ve döverken “bunu senin için yaptım” gibi basmakalıp cümleler kurduğu sahnenin gözünüze batmaması veya kızların haklarında dedikodu yapan yaşlı kadına sarf ettiği cümlelerin kulağınızı tırmalamaması çok zor.

5 Ekim 2015

Saul'un gözleri

Macar yönetmen Laszlo Nemes’in ilk uzun metraj filmi Son of Saul, Cannes Film Festivali’ndeki ilk gösteriminden itibaren anlatım biçimiyle ilgi çekip tartışmalara yol açtı. Film, toplama kampında Nazilerle işbirliği yapmak zorunda kalan Yahudi esirlerden biri olan Saul’un iki gününü anlatıyor. 


Gaz odalarından cesetleri çıkarıp taşımakla, kamptaki bu cesetleri yakmakla görevli olan Saul’un imha fırınında bulduğu bir çocuğun cesedini yakılmaktan kurtarmak için yaptığı planı ve verdiği çabayı konu alan filmle birlikte Yahudi Soykırımı bir kez daha perdeye taşınmış oluyor. Ancak, yönetmenin biçimsel tercihleri nedeniyle Son of Saul’un soykırımı konu alan birçok filmden farklı bir yerde durduğunu belirtmek lazım. 

Yüz küsur dakika boyunca kadrajda ya başkarakterin kendisini görüyoruz ya da onun gözünden çevresinde olup biteni izliyoruz. Auschwitz kampını Saul’un gördüğü kadar görebiliyor, yaşananlara onun maruz kaldığı kadar vakıf olabiliyoruz. Yönetmen Nemes, kadrajı - teknik olarak - daraltırken kampta yaşananları da Saul’un bakışıyla sınırlandırarak göstermeyi tercih ediyor. Ancak Nemes, mekan duygusuna ve seyircinin algısına müdahale ederken aslında göstermediklerini de hikâyenin parçası yapmayı beceriyor. Kamera Saul’un omzunun üstündeyken, arkasındayken, hareket halinde Saul’u takip ederken ya da yüzüne odaklanmışken yahut Saul’un gözü olarak çevresindeki Nazi subaylarına, Yahudi esirlere, cesetlere bakarken kampta yaşananları tüm korkunçluğuyla hissettirmeyi de başarıyor. Seyircinin bakış açısı ne kadar daralırsa daralsın Saul’un toplama kampında tanık olduğu şiddetin etkisi azalmıyor. Saul’un ya da kameranın gözü neyi takip ederse etsin şiddet bir an bile görünür olmaktan çıkmıyor. Yakılan cesetler, yerde sürünen, üst üste atılan çıplak bedenler, üniformalar, katliamlar, gaz odaları, korku dolu ifadeler hiçbir zaman perdeyi tamamıyla doldurmuyor, netleşmiyor, kadraja kısa an için girip çıkıyor. Bütün bu görüntüler arka plan detayları olarak bulanıklaşıyor belki ama sonrasında seslere ya da Saul’un yüzündeki ifadeye dönüşerek etkisini sürdürmeye devam ediyor.

1 Ekim 2015

Seyirciyi hack'lemek


Who Am I’ın başkarakteri Benjamin çocukluğunu anlatırken süper kahraman olmak istediğini söylüyor. Önce Benjamin’in kendi ağzından flashback’ler eşliğinde çocukluktan itibaren bir loser olduğunu öğreniyoruz. Basket takımına bütün çocuklar seçilirken o tek başına bankın üzerinde seçilmeyen çocuk olarak kalakalıyor. Çocukluktan yetişkinliğe geçişi pizzacıda çalışan Benjamin görüntüsüyle gerçekleşiyor. Büyümesi bir şeyi değiştirmiyor yani! ‘’Toplumun saygı göstereceği’’ bir işe sahip olamadığını görüyoruz. Diğer bir deyişle ‘‘havalı olmanın şartı’’nı yerine getiremiyor Benjamin. 


Who Am I, Benjamin’in hacker olmasının motivasyonunu baştan genel geçer, klişe bir düşünceyle kuruyor. Her ne kadar bununla alay ederek klişenin kendisini kullanmaya çalışsa da asosyal bir karakter tiplemesinden fazlası görünmüyor başlangıç itibariyle. Benjamin çocukluğundan itibaren kaybeden karakter olarak kendini süper kahramanlar ile özdeşleştiriyor. Örümcek Adam, Batman ve Superman gibi kendisinin de ailesini kaybettiğini vurguluyor. Ve hayatındaki travmalar ve boşluklardan ironik bir sonuç çıkarıyor, tek ihtiyacı olan şeye, bir süper güce sahip olduğunu fark ediyor: ‘’Aslında bir süper gücüm vardı, her zaman görünmezdim.’’ Kaybeden ve asosyal biri olarak Benjamin’in görünmezliğini yani süper gücünü hacker’lığa dönüştüreceğini anlıyoruz. Bu ‘‘görünmezlik’’ mevzusu kağıt üzerinde yönetmen Baran bo Odar’ın elini güçlendirecek nitelikte duruyor. Toplumun kıyısına itilmiş karakterlerin toplumdaki çürümeye karşı verdiği mücadele, sistemin açıklarını kullanmaya ve sistemi yıkmaya yönelik eylemleri görünmezlik üzerinden pek ala anlatılabilir gibi geliyor. Ancak, yönetmen Odar’ın bununla ilgilendiğini ya da bunun üzerine gittiğini söylemek zor.

Benjamin’in ikinci motivasyon kaynağı olarak Marie ile tanışıyoruz. Okul döneminden beri hoşlandığı Marie ile yıllar sonra pizza siparişi götürdüğü kütüphanede karşılaşıyor Benjamin. Onu hiçbir zaman fark etmemiş olan Marie’nin yanında komik duruma düşmekten ve Marie’nin sevgilisi karşısında ezilmekten fazlasını yapamıyor. Marie’ye olan hisleri bir kez daha içinde kalıyor ama ileride hem Benjamin için itici güç hem de hikayenin ana çatışmalarından birini tetikleyen önemli bir unsur olarak bu hislerin tekrar ortaya çıkacağını tahmin etmek zor olmuyor.

24 Eylül 2015

zaman sözlüğü.8.yirmibeşincisaat

''Hayat, belki de şu römorkörü kullanmaktır. Her sabah nehirde olmaktır...'' (25th Hour)



''Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken hangi otobüs ya da hangi tren istasyonuna, hangi havaalanına ya da limanına doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.''  (Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk)

31 Temmuz 2015

Endişeye mahal yok

Beşinci filmin senarist-yönetmeni olarak Christopher McQuarrie açıklandığında beklentiler biraz düşmüştü açıkçası. Olağan Şüpheliler dışında üst düzey bir senaryosu olmayan, yönetmen olarak da oldukça vasat iki filme, The Way of the Gun ve Jack Reacher’a imza atan McQuarrie’nin nasıl bir iş çıkaracağı büyük bir soru işaretiydi. Serinin vasat bölümlerine, John Woo ve J.J. Abrams imzalı ikinci ve üçüncü filme benzemesi ise en kötü senaryoydu.


Görevimiz Tehlike serisi bir diğer ajan-casus hikayesi olan Bourne üçlemesi (Matt Damon’ın oynamadığı filmi seriye dahil etmek zor!) kadar sofistike ve dört başı mamur bir seri sayılmaz belki ama Brian De Palma imzalı ilk filmi ve Brad Bird’ün yönettiği Ghost Protocol’ü sadece serinin değil türün en iyileri arasında rahatlıkla gösterebiliriz. Bu yüzden dördüncü film çıtayı yükseltmişken neden daha bir yönetmen seçilmedi sorusu kafamızda dönüyordu. Neyse ki endişelerimiz fazlasıyla yersiz çıktı.

Rogue Nation, Görevimiz Tehlike dünyasının olmazsa olmazlarından vazgeçmiyor. Ekibin-Ethan Hunt’ın yalnız bırakılması, hikayenin dünyanın birçok şehrine yayılacak şekilde ilerlemesi, adının hakkını verecek şekilde imkansız görevlerin aşılması, her başarılı görevin ardından tehlikenin daha da büyümesi, değişen yüzler, adrenalin dolu sahneler... 

1 Temmuz 2015

İsyanın çıplak hali

Uzun bir süredir adını duymuyorduk Başar Sabuncu’nun. İlk tutkusu tiyatroya 2000’lerde de devam etmişti ama sinemadan uzaklaşalı çok olmuştu. 1994 yılında yönettiği Yolcu’dan sonra bir daha dönmedi sinemaya. 1985’ten 1994’e kadar geçen kısa sürede çektiği altı filmle kendine has bir dünya yaratmayı başaran, yeni bir dilin, anlatımın peşinden giden özel bir isimdi.

12 Mart Darbesi’nden sonra yurtdışına çıkan, darbe sonrası yargılanan Sabuncu hem tiyatroda hem de sinemada bağımsız kalabilmek için mücadele verdi ve hiçbir dönem siyasi duruşundan vazgeçmedi. Sabuncu bu tavrını oyunlarına ve filmlerine de taşıdı, toplumsal eleştiriyi metinlerinin merkezine koydu. Sinemaya senaryo yazarı olarak giriş yapan Sabuncu, Bilge Olgaç, Atıf Yılmaz, Kartal Tibet ve Ertem Eğilmez tarafından filmleştirilen Şöhret BudalasıAdakTalihli AmeleŞalvar DavasıNamuslu gibi senaryolarındaki toplumsal damarı ilk yönetmenliği olan Çıplak Vatandaş’ta da sürdürdü.

Devlet memuru İbrahim’in geçim sıkıntısı yüzünden birden fazla işte çalışmaya başlamasını ve sonunda akıl sağlığını kaybetmesini konu alan Çıplak Vatandaş, benzer temaları işleyen filmlerden birçok açıdan farklıdır. Sabuncu’nun senaryosunu yazdığı ve Ertem Eğilmez’in yönettiği Namuslu’da da benzer bir hikâye vardır örneğin. Yine Şener Şen’in canlandırdığı dürüst, namuslu, işinde gücünde bir karakterin, başına gelenler sonrasındaki dönüşümünü izleriz. Yine fonda dönemin fotoğrafı vardır ve yine toplumsal eleştiri boyutu ön plandadır. Fakat Yeşilçam anlatısının yerleşik kalıplarını devam ettiren bir filmdir Namuslu. Bir yıl sonra çekilen Çıplak Vatandaş ise Yeşilçam bağları kuvvetli olmakla birlikte Başar Sabuncu’nun dokunuşlarıyla –özellikle de finale doğru– psikolojik yönü ağır basan, sosyal içeriğine rağmen gerçeklik duygusunu çok da önemsemeyen bir filme dönüşür.

5 Haziran 2015

Ölüleri neden sık hatırlar olduk?

‘’Sene-i devriyelerimde ot dergisi’ne kapak olurum diye ölmüyorum.’’

Ünlü birinin sözü değil, bir arkadaşım Twitter’da yazmıştı. Neredeyse her ay kapağına ölmüş bir ismi taşıyan dergiye karşı böyle zarif bir tepki göstermişti. Kibar arkadaşım dışında kimsenin gözüne batmayan bir durum belli ki. Hatta tam tersine en çok ilgi gören dergilerin başında geldiği söyleniyor Ot ve sonrasında çıkan Kafa ve Fil’in. Hatta ‘‘dergicilikte yeni dönem’’ olarak adlandırılıyor. Peki, bu dergilerin kapaklarında neden çoğunlukla ölmüş, öldürülmüş isimler var?


Koca bir mezarlığa dönüşen ülkenin kendisinin buna sebep olduğu söylenebilir. Katliamlar, faili meçhul cinayetler, Cumartesi Anneleri, öldürülen gazeteciler, sürgüne gönderilenler, düşünce suçundan cezaevinde çürüyenler, işkence ile hayatı karartılanlar, Hrant Dink, Reyhanlı, Roboski, Gezi direnişi, Soma... Devletin yok ettiği hayatlar saymakla bitmiyor maalesef. Ancak, ülkenin kirli ve kanlı geçmişi içeriği salt siyaset-tarih olmayan bu dergilerin yayıncılığını açıklamaya yetmiyor. Kaldı ki üç derginin kapağında genç yaşta katledilmiş isimlerle birlikte hayatını kaybeden yazarlar ve sanatçılar da bulunuyor. Yani bir yanda Deniz Gezmiş, Erdal Eren, Uğur Mumcu, Hrant Dink gibi derin ya da derin olmayan devletin öldürdükleri diğer yanda alanında devleşmiş Yaşar Kemal, Zeki Müren, Ahmet Kaya, Yılmaz Güney, Kemal Sunal, Müslüm Gürses gibi isimler... Hepsinin ortak noktası ölüm yıldönümünde hatırlanmaları. Hatırlamak, anmak önemli elbette ama ortada rahatsız edici bir durum yok mu? Neden ölüleri bu kadar sık hatırlar olduk?

Öncelikle bunun bir sosyal medya etkisi olduğunu belirterek başlayalım. Twitter, Facebook ve Instagram’da ünlü birisi hayatını kaybettiğinde ya da bir ölüm yıldönümünde yazılanları, paylaşılanları hatırlayalım. Timeline’lar acı, öfke ve özlü sözlerle dolup taşıyor doğal olarak. Ve sonrasında ölen kişi üzerinden kurulan hamaset dolu cümleler, yapılan klavye muhalifliği ve duygu sömürüsü... Açıkçası bu dergilerin üretimi de bundan farksız olmamaya başladı. Sosyal medyada sığ muhaliflik ve romantizm nasıl rağbet görüyorsa üç dergi de biraz bunun üzerine gidiyor.

1 Haziran 2015

Siyah beyaz bir Amerikan rüyası


6 yıllık bir zaman dilimi içerisinde çekimleri tamamlanmış ancak kullanılan şarkıların telifini ödeyemeyeceği için 30 yıl sonra 2007 yılında gösterime girebilmiş bir film Killer of Sheep. Çok düşük bir bütçeyle, siyah beyaz çekilen film, siyahların yaşadığı bir kenar mahallede mezbahada çalışan Stan’in sıkıcı ve mutsuz dünyasına götürüyor seyirciyi. Gündüz derisini yüzerek öldürdüğü koyunların rüyasına girmesinden korktuğu için uyuyamayan Stan’in sıkıntıları olarak özetlemek mümkün hikayeyi. Aslında klasik bir hikayeden ve geleneksel bir sinemadan söz etmek de mümkün değil. Stan’in çevresindeki insanları, eylemleri ve olayları gündelik hayat ritminde ve serbest bir anlatımla izliyoruz. Filmin büyük bir kısmında kamera kaybolduğu için pencereden sokağa bakar gibi Stan’in yaşadığı mahalleyi seyrediyoruz. Yönetmen Charles Burnett’in belgesel estetiğiyle kotardığı 83 dakikalık Killer of Sheep sağlam bir sistem eleştirisi barındırıyor. Beyazların dünyasında kapitalist sistemin işleyişini ve Amerikan rüyasının ‘siyah’ bir mahalledeki gerçekliğini son derece sert ama bir o kadar da sakin bir şekilde, olduğu gibi gösteriyor. Kolay kolay unutulmayacak türden bir film...



(Altyazı - Haziran)


10 Mayıs 2015

Aydın Doğan'ın gülücükleri

‘’İşsiz bırakılan gazeteciler belgeseli’’ olarak tanıtılan ve AKP döneminde medyanın geldiği hali özetlemeye çalışan Persona Non Grata’yı izlediğinizde şunu çok rahat görebiliyorsunuz: Bu ülkede gazeteciliğin önündeki en büyük engel gazetecilik yapan/yaptığını zanneden kişilerin ta kendisi.


Öncelikle, röportajlar üzerine kurulu olmasına rağmen soru soramayan bir belgesel karşımızdaki. Aydın Doğan gibi bütün iktidarlara karşı çıkarlarına göre tavır almış bir medya tekeline, Fatih Altaylı gibi ses kayıtları ortaya çıkmış, patronun çıkarlarını koruyan bir köşe yazarına ve Derya Sazak gibi bulunduğu koltuğu korumak için mesleğini ayaklar altına alıp onlarca kişiyi işsiz bırakan bir genel yayın yönetmenine soru soramıyor belgeseli hazırlayan Tuluhan Tekelioğlu. 

Bu isimleri ikna ederken böyle bir söz verdiği için mi, yoksa gerçekten merak ettikleri bizim izlediklerimizle mi sınırlı, bilmiyoruz. Ancak, her iki olası durumun da aynı derecede korkunç olduğunu söylemeliyiz. Gazeteciliği öldüren bu ‘kirli’ adamlara soru sormayarak onları Aydın Doğan’ın işten attığı Ahmet Şık, Fatih Yağmur ya da Derya Sazak’ın kovduğu  isimlerle aynı yere koymuş oluyor.(1)

5 Mayıs 2015

Sıradanlık çağı

Avengers çizgi romanlarında hikayelerin birçoğu takımda çıkan anlaşmazlıklar, kahramanlardan birinin ya da bir kısmının ‘kötü tarafa’ meyletmesi ya da takımın dağılması üzerine kuruludur. Hikayeler sona erdiğinde yani Amerika/dünya kurtarıldığındaysa takım olmanın önemi anlaşılır, kutsallaştırılan değerler de bir kez daha cilalanmış olur. 


Süper kahramanların birbirine düştüğü popüler Avengers serilerinden İç Savaş’ta örneğin, kahramanların varlığı, kimliği, sorumluluğu, görevleri ve Yenilmezler takımının Amerikan hükümetine karşı alacağı pozisyon sorgulanır hale gelir gelmesine ama serinin sonunda bazı şeylerin hiç değişmeyeceği de anlaşılır; bir kez daha yaratılmaya çalışılan Yeni Amerika’yı görürüz: Hükümetle işbirliği, içi boş bir birlik-beraberlik mesajı, kahramanlara daha fazla yetki, tehlikenin dışarıda olduğuna dair inancın kuvvetlenmesi.

Perdede seriyi başlatan 2012 yapımı ilk film Yenilmezler kendini ciddiye almayarak ve hikayeyi Amerikan değerleri ekseninden uzakta tutarak bu resmi biraz olsun kırmayı başardı, yani korkulan olmadı. Öncelikle filmin mizahının bunda büyük payı olduğunu söyleyebiliriz. Karakterler ilk kez bir araya geldiği için filmin büyük kısmında çatışmalar süper kahramanların birbirleriyle atışması üzerinden ilerliyor ve bu atışmalar oldukça eğlenceli olduğu gibi bütün karakterlerin varlığıyla ve temsil ettiği değerlerle dalgasının geçilmesini de sağlıyordu. Dünyayı ele geçirmeye çalışan güce karşı takım olma ruhunu yüceltirken hikaye her türlü klişeye bulansa da finale kadar özellikle filmin kötüsü Loki üzerinden kahramanlık olgusuyla dalgasını geçmeye de devam ediyordu. Sonuç olarak korkulduğu gibi Amerika’yı yücelten, muhafazakar bir uyarlama değil Joss Whedon’ın dokunuşunun hissedildiği, eğlenceli bir gişe filmi izledik. Hatta ilk filmin Kaptan Amerika gibi Amerikan değerlerini ölesiye temsil eden bir karakteri bile sempatik kılmayı başardığını söylersek de abartmış olmayız.

1 Mayıs 2015

Hassas bünyeler

‘Aşk hiçbir zaman müstehcen olmamıştır. Aşka karşı tutumdur müstehcen olan.’’ Alp Zeki Heper (1)

Zamanında ‘’müstehcen’’ bulunarak yasaklanan Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri’nin yönetmeni Alp Zeki Heper sansürü gayet iyi özetlemiş. Filmlerini yakarak sinemayı bırakan Heper, ‘’Eğilen kaşık değil, sensin!’’ demiş Matrix’in Kahin’inden yıllar önce. Sorsak herkes sansüre karşıdır çünkü. Devletlümüz bile ‘’sansür kötü bir şeydir’’ demedi mi defalarca. Ama, ama’lar var işte bu gerçeküstü ülkede... Kamu düzenin devamı, toplum huzuru, devletin bekası, ailenin kutsallığının korunması diye başlayan klişeler silsilesi ve tabii ki hepsinden önemlisi kişisel çıkarlar... Peki herkes sansüre karşıysa nedir yaşadığımız bunca yasağın, engellemenin nedeni?



Geriye saralım. Birkaç ay öncesine. Reyan Tuvi’nin Yeryüzü Aşkın yüzü Oluncaya Dek belgeselini sansürleyerek göstermeyen ve tepkilerin ardından durumu kurtarmak için çeşitli yöntemlere başvuran ve her defasında daha da dibe batan Altın Portakal Film Festivali yönetiminin basın açıklamasına bakalım;

Sansür konusunda eleştiride bulunan, tavır koyan herkesle hepimiz aynı fikirdeyiz. Sansür kabul edilemez.’’

Önemli bir duruş, heyecanlandık. Fakat, burada araya girmek durumundayım. Çünkü, sansüre karşı olduğunu beyan eden festival yönetimi metnin devamında, sadece iki paragraf aşağıda şizofren bir tutum sergileyerek bizi aptal yerine koymayı başarıyor:

Bir kuşağın eksik temisili

Eksik’in ilk dakikalarında gördüğümüz bir sahne filmin diliyle ilgili fikir sahibi olmamıza yetiyor. Koltukta dedesi ve babaannesi ile oturan küçük Deniz’den günümüze geçiyoruz; Deniz bu kez aynı koltukta elinde bira ve sigarasıyla yalnız başına oturmakta. Darbe günlerinden günümüze zaman atlamasını televizyondaki Kenan Evren’in sesinden Tayyip Erdoğan’ın sesine bir geçişle yapan bu sahne filmde neyi nasıl izleyeceğimize dair az çok fikir veriyor.


Barış Atay’ın 12 Eylül Darbesi’nin parçaladığı bir aileyi konu alan ilk filmi Eksik darbe atmosferinde başlasa da hikayenin büyük kısmı günümüzde geçiyor. Devrimci anne-babanın büyük oğlu Deniz eski asker dedenin yanında büyüyor. Küçük çocuk Devrim ise annesinin hamileyken sorguda polislerin işkencesine uğraması sonucu engelli olarak doğuyor. Deniz işten kovulduktan sonra yıllardır görmediği annesini arayıp onun yanına geldiğinde ise asıl hikayemiz başlıyor:  geçmişle, darbeyle ve devrimle hesaplaşma.

Baştan belirtelim, bu hesaplaşmaların hepsi kağıt üzerinde kalıyor, Atay hikayesini anlatırken her şeyin altını kalın çizgilerle çizdiği ve bas bas bağırdığı için meselesini filmin diline yansıtamıyor. Örneğin, Atay, Deniz’in geçmişinden kaynaklanan öfkesini göstermek için açıklayıcı diyaloglara yaslanmak zorunda kalıyor. Deniz kardeşine öfkeyle bağırdığında bile anne babasıyla özdeşleştirdiği ‘’devrim inancı’’na olan kızgınlığını  dile getiriyor. ‘’Devrim tam da senin gibi bir şey. Sakat, yarım, eksik’’ gibi replikler Atay’ın anlatmak istediği şeyi diyaloglarla açıklamaya çalıştığının göstergesi oluyor. Barış Atay ve senaryoyu kaleme alan Mehmet Kala ve Şeref Nokta anlatılmaya değer bir fikir bulup, tespitten öteye gidemeyen diyaloglar yazarken senaryonun olmazsa olmaz  öğelerini de es geçmişler.

24 Nisan 2015

Kardeşlik yetmiyor

Türkiye’de çoğu yönetmenin senaryoyu da kendisinin kaleme alması gereklilik ya da zorunluluk gibi bir şeye dönüştü. İlk filmini çeken isimlerin büyük çoğunluğu senaryoda da imzası olsun istiyor. Ancak ''iyi bir hikayem var'',  ''iyi bir fikrim var'' demek ile senaryo yazmanın bambaşka şeyler olduğu kısmıyla kimse ilgilenmiyor olsa gerek senaryoyu boş veren yığınla film çıkıyor ortaya. 



Her yıl bilmem kaç filmin vizyona girdiği ülkede senaristliğin ayrı bir alan olarak görülememesinin sebebi bu değil mi? Sadece senaristlik yapan kaç isim sayabiliriz mesela? Mevzu herkes işini yapsın gibi muhafazakar ve sığ bir bakış değil, sadece herkesin her şeyi özellikle beceremediği şeyleri yapmak istemesiyle ilgili ciddi bir sıkıntı var. 

Bu sıkıcı girizgahın nedeni Ali Atay’ın ilk yönetmenlik denemesi Limonata. Aslında Limonata’ya gelene kadar yukarıdaki cümlelerin muhatabı olabilecek çok fazla film sayılabilir elbette. (Şu bilgiyi de vermek lazım, proje ilk ortaya çıktığında Ali Atay’ın sadece senaryoyu yazdığı, filmi başka bir ismin yöneteceği biliniyordu.) Ancak, Atay’ın da filminin en büyük sorunu senaryonun kendisi olunca kabak Limonata’ya patlamış gibi oldu! 

15 Nisan 2015

Ne mutlu bu filmi izleyene!

Türkiye sinemasıyla ilgili resmi olarak kabul edilen ve tarihteki birçok ‘gerçek’ gibi doğruluğu tartışmalı olan bilgilerin başını ''Türk sinemasının 100. Yılı'' mevzusu ve tabii ki Türk sinemasının ilk filmi kabul edilen ''Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı'' çekmekte. Bu ilk film ve Türkiye sinema tarihinin başlangıcıyla ilgili diğer tartışmalar buraya sığmaz elbette. Ama meseleyi 22 dakika 19 saniye gibi ‘kısa’ bir sürede ele almayı başaran 'Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına!'dan bahsetmenin zamanı geldi geçiyor bile.


Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş’un yönettiği 'Müjdeler Var...' 14 Kasım 1914’te çekildiği iddia edilen fakat kimselerin görmediği ‘‘Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı’’ üzerine bir soruşturma olarak tanımlanıyor ama 22 dakikada bundan çok daha fazlasını başardığı kesin. 

Saraçoğlu ve Kurtuluş, kanıtlar ve boşluklar üzerinden giderek böyle bir filmin varlığını sorgularken neden bu kayıp filmin ‘ilk film’ olarak kabul edildiğini de anlamaya, anlatmaya çalışıyorlar. Hem de bunu çok basit sorularla ve güçlü bir sinemayla yapıyorlar. 
(Her şey ortada öylece duruyor çünkü. Gerçek bas bas bağırıyor. 'Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı'nı çektiği iddia edilen Fuat Uzkınay’dan yıllar önce bu topraklarda – O zamanlar Türkiye Cumhuriyeti henüz varolmadığı için Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde – çeşitli belge ve haber filmleri çeken Yanaki ve Milton Manaki Kardeşler sadece Müslüman olmadıkları ve Türk sayılmadıkları için ilk sinemacılar olarak kabul edilmiyor.  Üstelik çektikleri film kutularının üzerine bile Türkiye ibaresi yazan* Manaki Kardeşler’in filmlerine halen ulaşmak mümkün. Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı olan Manaki’lerin filmleri restore edilerek geçtiğimiz yıllarda birçok kez yeniden gösterildi.)

1 Nisan 2015

Hiç bitmeyecek bir huzursuzluk

Daha ilk dakikasından huzursuz etmeyi başarıyor Peşimdeki Şeytan (It Follows). Amerikan banliyölerinde sıradan, huzur dolu bir günü dağıtan, izleyeni neye uğradığını şaşırtan bir sahneyle açılıyor. Genç bir kadını kaçarken görüyoruz. Neden ya da kimden kaçtığını, ne olduğunu anlayamıyoruz. Onu görenler de anlayamıyor. Sadece kimsenin yardımının dokunamayacağı bir durum olduğunu tahmin edebiliyor ve yavaş yavaş korkmaya başlıyoruz. Kalan 90 küsur dakikada da devam eden bu korkuyla oturduğumuz koltuğa yapışıyoruz.


 Peşimdeki Şeytan’ı korkudan çok hiç bitmeyecek bir huzursuzluk olarak tanımlamak daha doğru olabilir. Yönetmen David Robert Mitchell, cinsel birleşme yoluyla kişiden kişiye geçen ve sadece cinsel ilişkiye giren kişinin görebileceği doğa üstü bir varlığı konu alan filminde basit bir sinemanın peşinden gittiği için ortaya etkileyici bir iş çıkarıyor. 

Gösterişli ve ucuz numaralara yaslanmadan, başta ses tasarımı ve müzik kullanımı olmak üzere en küçük detayına kadar 80’lerin korku sineması estetiğini – özellikle John Carpenter’ın ilk dönemlerini – yeniden yaratmayı ve huzursuz etmeyi başaran Mitchell, tasarladığı tüyler ürpertici sahnelerle bundan sonraki filmleri için fazlasıyla heyecan duymamıza sebep oluyor. Korku-gerilim sinemasının muhafazakar kodlarıyla ve klişeleriyle oynamaktan da çekinmeyen Peşimdeki Şeytan’ın yılın unutulmazları arasına gireceğini öngörmek hiç zor değil.

(Altyazı - Nisan)


28 Mart 2015

Erkekleri anlamaya çalışalım!

Yılda bilmem kaç yüz film vizyona giriyor, film sayısı sürekli artıyor, yeni hikayeler anlatılıyor ancak bazı şeyler hiç değişmiyor Türkiye sinemasında. Perdede hep erkeğin dünyasına buyur ediliyoruz. Kadın erkek ilişkilerine dair ağır bir dram ya da romantik komedi fark etmiyor, elde kalan erkeklerin dünyası oluyor. 


Filmin mottosu olan en fiyakalı replikler ayrılık ya da kavga sonrası erkek arkadaşını teselli etmeye çalışan diğer erkekten geliyor ve ‘’Kadınların sorunu ne biliyor musun...’’, ‘’Kadınların istediği aslında...’’ ile başlayan cümlelerden ileri gidemiyor. En geniş anlamda bir ilişkinin iki tarafına da bölüştürülebilecek olumsuzluklar yahut sorumluluk meselesi mutlaka kadına yükleniyor. Erkek okulun camını kıran çocuk misali hatasını anladığı ve acı çektiği için affedilmeyi bekliyor. Seyirciden de zaaflarıyla, yanlışlarıyla, geçmişteki travmalarıyla, büyümeyen adam prototipleriyle, arkasına sığındıkları çocuksu halleriyle, af dilerken giriştikleri romantik çabalarıyla erkeklerin duygularını anlaması bekleniyor. 

Yerli sinemanın hali pür melali böyle. Bir yerinden kırılsın istiyoruz bu durum ama olmuyor. Geçtiğimiz ay vizyona giren, sancılı bir aşk hikayesini konu alan İlksen Başarır’ın son filmi Bir Varmış Bir Yokmuş da bu genellemenin içine hapsolmaktan kurtulamıyor maalesef.

1 Mart 2015

Victoria: Tek planda yalnızlık


Victoria’nın ilk yarım saati filme adını veren başkarakterinin yalnızlığı üzerine kurulu. İlk olarak bir gece kulübünde dans ederken ve birileriyle tanışmaya, konuşmaya çalışırken görüyoruz Victoria’yı. Ve sonrasında bisikletine atlayıp yalnız ayrılırken. Bu yalnızlık, daha sonrasında Victoria’nın gece boyunca yaşayacağı ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte devam edecek olayların motivasyonu oluyor bir anlamda. 


Madrid’den Berlin’e gelmiş ve burada hayatını bir kafede çalışarak sürdürmeye çalışan Victoria ile karşısına çıkan dört ‘’serseri’’nin kesişme noktası tam olarak bu yalnızlıkla alakalı. Zorlama okumalara gerek yok belki ama karakterlerin göçmen ya da alt sınıftan olması dolayısıyla ‘’bir yere ait hissetme’’ mevzusu da hikayede yerini bulmuş oluyor bu kesişmeyle. 

Gelgelelim 140 dakika tek plandan oluşan Victoria’nın teknik becerisine. Filmin jeneriğinde ilk önce görüntü yönetmeni Sturla Brandth Grovlen’in adının yazması boşuna değil. Banka soygunu, silahlı çatışma gibi ağır ve tek planda çekilmesi çok zor sahnelerin olduğu gerçek zamanlı bir hikaye/macera izliyoruz ve 140 dakika boyunca tüm kusurlarıyla birlikte hayranlık uyandıran bir iş çıkıyor ortaya. 

Yönetmen Sebastian Schipper’in en büyük başarısı ise biçimsel gösterişten uzak durarak, göz boyamadan iyi bir hikaye anlatmaya çalışması oluyor. Hatta filmin etkileyici bölümlerinin durgun dakikalarda iyi yazılmış diyaloglarla yaratılan romantik ve melankolik sahneler olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

(Altyazı - Mart)