1 Ekim 2014

Yalnızlıktan kabusa

Eskil Vogt, Joachim Trier’le birlikte yazdıkları Reprise ve Oslo, 31 Ağustos’un ardından ‘’hayata karışamayan karakterler’’ine yenisini ekliyor Körlük’le. 


Genetik bir hastalık sebebiyle görme duyusunu kaybeden Ingrid’in dışarısıyla, gerçekle, kocasıyla ve yazdıklarıyla kurduğu ilişki bir bakıma yeni hayatını sorgulama yönteminin, karanlıkta var olma biçiminin sınırlarını belirliyor. Ingrid’in dünyasının Oslo, 31 Ağustos’un Anders’i ve Reprise’ın Philip’inin dünyalarıyla benzerlikler taşıdığı açık; geride bırakılmış hayatın hüznü, yalnızlık, şimdiki zamanla mücadele etmekten kaçınma, hayata tutunamama gibi genel tanımlamalar üç karakter için de geçerli. İçinde yazmaya dair istek kalmayan Philip ile rehabilitasyondan çıkıp bir günlüğüne şehre karışmaya çalışan Anders’in aksine Ingrid’in hayal dünyasını daha somut bir şekilde görüyoruz. Görme engelli bir karakterin zihnini yansıtmak için karanlığı tercih etmeyen Vogt, filmi başkarakterin mesleği yani yazarlığı üzerine kurarak hikaye içinde hikaye yaratıyor ve böylece hem yazma-yaratım sürecine seyirciyi dahil ediyor hem de Ingrid’in duygularını tetikleyen şeyleri göstererek iki farklı hikaye/dünya arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor.

Vogt, Ingrid’in hayatı ile yazdıklarını birbirine katıyor ve aradaki bağın film boyunca bir an bile gevşemesine izin vermiyor. Bunu son ana kadar koruyarak bilinçaltı-yaratıcılık ilişkisini de sorgulamaya devam ediyor. Ingrid’in korkuları, zayıflıkları, kompleksleri (hem kendisi hem de rakibi olan) karakterden intikam alma arzusu ve fantezileri baskın geldikçe hikaye gerçek-gerçek üstü arasında gidip gelmeye başlıyor. Ingrid’in kocasıyla ilişkisi, yalnızlığı, evden çıkamayışı ve seslerle kurduğu ilişki zihnindeki öyküyü ve karakterleri dönüştüren temel etkenler oluyor. Evde başına gelen küçük bir kaza ya da kafasında kurduğu olası durumlar ve fikirler (Kocasının onu aldatması, ona acıdığı için yanında kalması, kör bir kadının çekici olmaması...) Ingrid’in yazdıklarını kabusa çevirmeye yetiyor. Kendisini bile göremeyen bir kadının, kocasının onunla ilgili ne hissettiğini tahayyül edeken zayıflıklarından yola çıkması bu kabusu gerçek hayatın ta kendisi yapıyor.

Sona ermek isteyen öykü
Ingrid, gerçeğe tutunmak isterken farkında olmadan kendi gerçekliğini değiştiriyor aslında. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilse de bir süre daha kendi gerçekliğinden kopmamak istiyor. Yenildiğini kabul etse bile yavaş bir düşüş istiyor belki de. Ama unutmamak için kocasına anlattırdığı sokaklar, binalar, parklar, tekrar ettiği anılar, ayrıntılar, seslerle ayrıştırabildiği renkler, hiçbiri gerçeğin dönüşümünü engelleyemiyor. Başka bir gerçekliğin içinde yaşamaya başlıyor Ingrid. Fakat, Ingrid’in karanlığının, belirsizlik ve zayıflıklarla dolu dünyasının, bu dönüşümün kaçınılmazlığını göstermek açısından yetersiz kaldığını da belirtmek gerek. Vogt, belki de bunun farkında olduğu için hikayenin gerçek üstü taraflarını deşmeye, öne çıkarmaya çalışıyor ancak bu da yazarın iç dünyasını resmetmekten öteye gidemiyor. Asıl mesele yani Ingrid için gerçekliğin yeniden şekillenmesi yönetmenin filmin ilk yarısında bıraktığı gibi kalıyor.


Halbuki, Reprise ve Oslo, 31 Ağustos’ta olduğu gibi ‘’yalnızlık’’ böyle bir metni açmak için yeterince alan sağlıyor Vogt’a. Şehri fazla göstermeden hikayesine katmayı, hatta Norveç’te 2011 yılında gerçekleşen saldırıları da korku-yalnızlık denkleminin içine yerleştirmeyi beceriyor. Ingrid’in yalnızlığı ve yazdıkları, komşu adamın yalnızlığı ve asosyalliği, onun hoşlandığı kadının yalnızlığı ve sonradan başına gelenler hikayedeki bütün çatışmaların iç içe girmesini sağlıyor. Böylelikle gerçek karakterler ile Ingrid’in zihnindeki karakterler rahatlıkla iki dünyaya da girip çıkabiliyor. Kocası Morten ise Ingrid’in zihninde bu geçişin başkarakteri olarak yer buluyor. Ve, kaybetme korkusu, arzular ve fiziksel yetersizlik Ingrid’in gözünde Morten’in zamanla gerçekliğini yitirmesine neden oluyor. Bu da yavaş yavaş yalnızlığı kavram olarak başka bir noktaya taşıyor. Körlük’ün senaryosundaki dağınıklığın sebebi olarak bu durumu göstermek mümkün: Vogt, mesele edindiği kavramları sorgulamaktan vazgeçip hikayesini yazarın iç dünyası üzerinden anlatmaya başladığında geriye sadece sona ulaşmayı bekleyen konvansiyonel hatta yüzeysel bir öykü kalıyor. Hikayenin iki itici gücü olan yalnızlık ve korku ikinci bölümde entrikalarla kabusa dönüşen zihnin içinde eriyip gidiyor.


Her noktasında acı ve hüzün taşımaya müsait bir hikayeyi mizahla ve gerilimle başka bir tona büründürmesi ise Vogt’un en büyük başarılarından biri. Özellikle Ingrid ile Martin’in yatak odasında geçen sahneleri mizahi açıdan çok iyi yazılmış. Vogt, ilişkileri ve cinsel ilişkileri yorumlarken de yeni çağın teknolojilerini hesaba katıyor ve bir şimdiki zaman hikayesi anlattığını sık sık belli ediyor. Böylelikle biçimsel olarak da önceki senaryolarının peşinden gidiyor, şehir ve günümüz dünyasından ayrı düşünülemeyen karakterleri anlatmaktaki ısrarını sürdürüyor.


(Altyazı - Ekim)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder