22 Eylül 2014

Öfkeli ve nazik!

Hayatının 10 yılını sürgünde geçiren ve hem ülkesinin özgürlüğü hem de ülkesindeki ifade özgürlüğü için mücadele eden James Gralton’ın hikayesini anlatmak için Ken Loach’tan daha iyi bir isim bulmak zor. Ülkesinden sürgün edilen tek İrlandalı olarak tarihe geçen Gralton’ın halkevi olarak işleyen ‘Salon’u Loach’un ezelden beri mesele ettiği konular için biçilmiş kaftan zaten. Keza, bir Ken Loach filminde aşağı yukarı ne izleyeceğinizi bilirsiniz. Bugün içi boşaltılmış olan adalet, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar Loach’ın hikayelerinde slogan olmaktan çıkıp tarihsel bir arka plana yerleşir. 


Jimmy’s Hall’da (Özgürlük Dansı) da kilise ve onun etrafında toplanmış çoğunluğun linç etmek istediği aktivist James’in kaçıp 10 yıl sonra memleketine döndüğüne mücadeleye kaldığı yerden devam etmesini izlerken Loach’un tüm filmografisi akla geliyor ister istemez. Politik mevzuları gayet ‘basit’ bir şekilde anlatmayı beceren Loach, yine birlikte çalıştığı senaristi Paul Laverty ile birlikte bu ‘basit’likten taviz vermiyor. Üstelik, ‘mücadele’ fikrini müzik ve danstan ayırmadığı için baştan hikayesini daha gerçek kılmayı başarıyor. 

Loach, Jimmy’s Hall’da kilise, toprak sahipleri, muhafazakarlar ve devletin karşısına James yerine Salon’u koyarak hikayeyi kahramanlaştırmamayı yahut dengede tutmayı tercih ediyor. Loach, James’le birlikte tekrar canlansa da Salon’un herkesin emeğiyle hayata geçtiğini, bunun bir araya gelerek gerçekleştiğini vurguluyor film boyunca. Gençlerin James’i kahramanlaştırmasını, James’in yakışıklı ve havalı bir lider olarak öne çıkmasını sürekli canlı tutuyor ama diğer yandan birlik fikrini öne çıkararak dayanışmaya işaret ediyor. Salon’un ve kasabanın geleceğinin konuşulduğu toplantıda karar verme sürecinin topluluğun menfaatlerinin gözetilerek, herkesin görüşü alınarak ve birlikte sonuca giderek işlediğini, mücadelenin ancak bir araya gelmekle gerçekleşebileceğini görüyoruz. Kağıt üzerinde klişe duran bu detayların Ken Loach sinemasının anahtarlarından biri olduğunu söylemek gerek. Hangi hikayeyi, karakteri, dönemi anlatırsa anlatsın meselesinin önüne herhangi bir unsurun geçmesine izin vermiyor. Burada da salt James Gralton’ın hayatını değil onun ve arkadaşlarının Salon’la birlikte değiştirdiği hayatları, verdikleri mücadeleyi, onlardan rahatsız olan otoriteyi izliyoruz. Müzik, dans, spor ve eğitim merkezi işlevi gören Salon asıl olarak gençlerin özgürce hayal kurduğu yer olduğu için tehlikeli ilan ediliyor çünkü. Aslında korkusuz, kendini mücadeleye adamış insanlar değil kasabadakiler. Sadece eğlenmek, keyif almak, üretmek, kendilerine çizilen sınırlar dışında da bir şeyler yapmak isteyen ‘sıradan’ taşralılar. Herhangi bir düşünceyi, kurumu, kuralı yıkmak gibi bir dertleri yok. Ancak, düşünme ve eğlenmenin komünist, anarşist olmakla eşdeğer tutulduğu yıllarda bu sıradan zevkler – ve bir de tabii dayanışma fikri-  büyük bir mücadelenin fitilini ateşliyor.