27 Ağustos 2014

Sessiz şiddet

-20. Saraybosna Film Festivali notları - 

Ukrayna 'dan gelen Myroslav Slaboshpytskiy imzalı The Tribe'ı izlemeden önce filmde işaret dili kullanıldığı, diyalog- altyazı olmadığını ve hikayenin izlenmesi zor bir sinema diliyle anlatıldığı aklımızda. Bu bilgiler, kapanış jeneriğiyle birlikte çarpılmış ve oturduğumuz yerde kalakalmış vaziyetteyken zihnimizde daha da büyüyor. Ve uzun bir süre, biçimsel tercihlerin böylesi güçlü bir sinema diline nasıl dönüştüğünü sorguluyoruz. 



Cannes'da Eleştirmenler Haftası'nın galibi olan* 130 dakikalık hikaye yatılı işitme engelliler okulunda geçiyor. Okula yeni gelen öğrenci Sergey ile (filmin başkarakteri) birlikte okuldaki sistemle; yani ders saatleri dışında kurulan ''kirli işler'' ağıyla ve hiyerarşik yapıyla tanışıyoruz. Okulun büyük yaştaki öğrencilerinin başını çektiği, öğretmenlerin de dahil olduğu para akışının nasıl işlediğini izliyoruz. Sergey, hem fiziksel yeterliliği hem de iş bilirliğiyle para akışını yöneten ''çete''nin içine girmekte zorlanmıyor. Ve onun para akışında aldığı rol ile birlikte 'gerçek' hikaye başlıyor. 

The Tribe, sadece bir yatılı okulda yaşananları anlatmıyor. Öğrenciler arasındaki güç dengesi, acımasızlık, sertlik, vigilante, okuldaki serbestlik/öğrencilerin kendi iktidarı, okul dışı kurulan ilişkiler, para akışının durakları; kadın ticareti, hırsızlık, darp, hepsi bir anlamda bir ülkenin (Ukrayna) çürümüş yanlarını, sistemin nasıl işlediğini göstermek için detaylara dönüşüyor. ''Sesin çıkmaması/kimsenin duymaması'' noktasında hikaye metaforik olmaktan çıkıyor paranın yolculuğuyla birlikte gerçeğin ta kendisi oluyor. 

24 Ağustos 2014

'Kürtler çığlığını şarkılarla dünyaya duyurdu'

Ali’nin hayatı ikiye bölünmüş. Geçmişiyle geleceği, Türkçe ile Kürtçe, hayalleriyle travmaları arasında tutunmaya çalışıyor. Öte yandan iki dilli bir hayat kurmuş. Kentli bir erkek olarak yaşadığı çelişkilerin ağırlığını üzerinden atmaya çalışırken diğer taraftan bir şarkının peşinden gitmek zorunda kalıyor. Annesinin şarkısı... Ali, yıllar önce İstanbul’a göç etmek zorunda kalan, acısını bir fotoğrafta taşıyan ve şimdi kentsel dönüşüm yüzünden ikinci defa göçe zorlanan annesi Nigar’ın aklına takılan bir dengbej şarkısını bulmaya çalışıyor.


Kısa filmleri Butimar ve Berf ile tanıdığımız Erol Mintaş, ilk uzun metrajlı filmi Annemin Şarkısı’yla Kürt sorununa günümüzden bakmaya çalışıyor ve meseleyi şehirli Kürt bir öğretmenin gündelik dertlerini, gelecek kaygısını öne çıkararak masaya yatırıyor. Dünya prömiyerini yaptığı Saraybosna Film Festivali’nde En İy Film seçilen Annemin Şarkısı'nı konuşmak için yönetmeni Mintaş’la buluştuk:

Kısa filmlerinizde olduğu gibi yine bir ana-oğul hikayesi anlatıyorsunuz. Çıkış noktanız hangi karakterdi?
Evet, bir ana-oğul hikayesi ama hikayenin genel omurgası oğul üzerinden kuruluyor. 90’larda oğul karakteri ile başlıyoruz ve yine günümüzde, İstanbul’da oğul hikayesi ile devam ediyor.

Kürt sinemasında sesin, kayıtların, şarkıların geçmişle kurulan bağlantıda simge olarak kullanıldığına rastlıyoruz. Siz de bir şarkının peşinden gidiyorsunuz.
Müziklerle direndik biz. Şarkılar olmasaydı olmazdı... Dilimi unutmamamın birinci sebebi ailemse, ikincisi de şarkılardır. Kürtçe şarkılar, el altından gizli gizli ezberlediğimiz dengbej kasetleri... O kasetler yok edileceği için ezberlerdik. Dengbejler, Kürtlerin yaşadığı birçok şeyi kayıt altına alıyor, epik bir şekilde aktarıyor sonraki kuşaklara. Bir tarih oluşturuyorlar. Şarkılar mücadele bayrağı gibi bir şey. Şarkılar biterse her şey bitmiş demektir. Kürtlerde şarkılar asla bitmedi. Çığlığını dünyaya şarkılarla duyurmayı başardı. O yüzden benim için çok önemli. Bu filmin çıkış noktası bakımından da.