15 Mart 2014

'Ben iyiyim, sistem kötü' gazeteciliği

İki Kitap Bir Gazetecilik - 2 - 

Esra Arsan* - Hasan Cömert 

Türkiye’de gazeteciliğin önündeki engeller neler? Düzelmesi için bir umut var mı? Bu sistem değiştirilebilir mi? Bu ve benzeri soruları cevaplamak için belki de hikayenin başlangıcına gitmek gerek.


Türkiye’de gazetecilik yapmak neden bu kadar devlete bağımlı hale getirildi? Politik partizanlık ve siyasal paralellik neden basınımızda bu derece yaygın? Ülkemizde gazetecilik denildiğinde neden akla rakamlar ve olgular değil de, yorum yazan köşe yazarları geliyor? Gerçeği aramak ve kamuya ihtiyacı olan bilgiyi hızlı, güvenilir, ahlaki bir şekilde aktarmakla yükümlü olan muhabirlik mesleği ne zaman bu kadar itibarsızlaştı? Neden muhabirliği meslekte en alt seviyeye atan bir kast sistemi oluştu? Muhabirlikte az çok sivrilip de doğru düzgün haberlere imza atan gazeteciler neden hemen haberden kesilip editör masalarına veya bilgeliği kendinden menkul köşelere hapsedildi? Gazeteciliğin en ağır yükünü çeken muhabire üç kuruşu, her gün evden yazdığı yazıyı e-mail'le gazetesine yollayan köşe yazarına binlerce dolar maaşı layık gören patron zihniyetine nasıl yol verildi?

Bu sistemin oluşmasında acaba gazetecilik alanında olan biten bu çarpıklıklara göz yuman, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ diyen duyarsız gazetecilerin hiç mi suçu yok? Gazeteciler nasıl bir günde sendikasız bırakıldı? Sendikal örgütlenme önündeki engeller arasında gazetecilerin kendi mesleklerine ve sadece haklarını aradıkları için hunharca harcanan yüzlerce meslektaşına sahip çıkmamış olmalarını da sayamaz mıyız? Elbette sayabiliriz.


Gittiği yere kadar
Bir sabah işe geldiklerinde ellerindeki 'personel giriş kartı’ iptal edildiği için çalıştıkları medya kurumuna giremeyen ve kapıdaki bekçi tarafından işten çıkartıldıkları kendilerine bildirilen gazetecileri hatırlarsınız. Bu sistem hala böyle devam ediyor.

Birileri kapıdaki vahşi güvenlik duvarına çarpıp gazetecilik alanının dışına itildikçe, içeride, aynı haber merkezi mikrokozmosunda aynı patronaj ve zihniyetle hiçbir şey olmamış gibi çalışamaya devam edenler bir gün aynı sonun kendilerini de bulup bulmayacağından emin değiller. Büyük bir güvencesizlik ve tekinsizlik içinde mesleki pratiklerini ‘gittiği yere kadar’ sürdürmeye çalışıyorlar.

Anaakım medyanın haber merkezlerinde gazetecilik faaliyetine hasbelkader devam edenlerden bazıları mevcut siyasal ve ekonomik sistemle işbirliği ve uyum içinde alandaki bireysel varlıklarını sürdürüyor. Kimisi patronaja, kimisi editoryal yapıya, kimisi de siyasal iktidara sırtını dayayarak işini koruyor. Bazılarında, ‘Beni atamazlar, çünkü ben birilerine belli konforları sağlıyorum’ düşüncesi var.  Yine de, ekonomik, sosyal ve siyasal kriz anlarında o harcanması zor gibi görünen, kolay kolay işten atılamaz sanılan gazeteciler de işlerini kaybedebiliyor.
Yeni kıtayı keşfetmişçesine
Ancak her işten çıkarılan, istifa eden ‘ünlü’ gazeteci hikayeyi kendinden başlattığı ya da öyle sandığı için tartışma yerinde saymaktan kurtulamıyor. İsim vermeye gerek yok, ancak özellikle son iki senede işten çıkarılan bazı köşe yazarları yeni kıtayı keşfetmişçesine medya özgürlüğünden – ilk kez – bahsedince ortaya çıkan tablo bir durum komedisi olmaktan öteye gitmiyor. Çalıştıkları süre boyunca gazetecilik alanındaki haksızlıklara, hukuksuzluklara, etik dışı uygulamalara gözlerini kapatan köşe yazarları işten çıkarıldıkları gün kahramana dönüşmekten/dönüştürülmekten büyük haz duyuyor. Lakin bu tuhaf hazzın kişisel manifestolardan öteye gitmeyen, kendilerinden önce ve sonra yaşanan tensikatları da görmezden gelen bir şeye karşılık geldiği de açık.

Merkezin içinde yer alırken ağızlardan dökülmeyen cümleler merkezin dışına kendi isteğiniz dışında çıkarıldığınızda sarf edilince, özellikle haber merkezlerinden daha evvel haksız yere dışlanmış işsiz gazeteciler nezdinde değerini kaybediyor. Dolayısıyla, geriye kalan şey kaybolmuş kıtayı yeniden keşfeden analizlerle, var olan büyük soruna bir kez de farklı açıdan dikkat çeken metinlerden fazlası olmuyor. Ama en nihayetinde ortadaki problemli yapıya ilişkin bir şeyler söylemiş olmak hiç söylememiş olmaktan iyidir. Peki, kangren olmuş bu yapıya ilişkin analizler ve bilinen, bilinmeyen tanıklıklarla dolu sayfalar okura bir şey söyleyebiliyor mu?
5Ne 1 Kim? 
Gezi direnişi sonrası medyanın durumuna dair yayımlanan kitaplar genellikle işten çıkarılan gazeteci ve köşe yazarlarının kendi deneyimlerine dayanıyor. Yaşadıkları, duydukları ve takip ettikleri olayları harmanlayan ve buradan bir sistem eleştirisi çıkarmaya çalışan kitaplardan biri de Mustafa Alp Dağıstanlı’nın hazırladığı ’5Ne 1Kim?: Medyanın mutfağından sansür-otosansür hikayeleri.’

Kitabın kapağı çok şey vaat ediyor ama…
Kitabın kapağı ilk bakışta okuyucuya çok şey vaat ediyor. ABD’deki Project Censor’ın her yıl yaptığı gibi, basında çeşitli nedenlerle sansürlenmiş ve yayınlanma olanağı bulamamış önemli haberlerden bir seçki okuyacakmışız hissine kapılıyoruz. Ama öyle değil…

Yazar bu kitapta bir yandan gazetecilik alanındaki kendi varoluşunu sorgularken, diğer yandan da içinde birlikte yer aldığı haber merkezi habitusundaki meslektaşlarının mesleki pratiklerini eleştiriyor. Bu kitap, Mustafa Hoş'un 'Abluka'sına nazaran bizi gazetecilik alanının aktörlerine daha çok yakınlaştırıyorama baştan belirtmek gerekir ki sansür ve oto-sansür hikayelerini anlatmak konusunda vaat ettiğinin altında kalıyor.

Dağıstanlı, kendisinin tanık olduğu, yakın çevresinden duyduğu ve arkadaşı olduğunu tahmin ettiğimiz az sayıdaki kişiyle röportaj yaparak elde ettiği örneklerin böylesi bir kitap için yeterli olacağını düşünmüş. Ancak maalesef kitaptaki bütün hikayeler, anılar zayıf bir toplam oluşturduğu gibi ülkemizde medyanın nasıl AKP’nin ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın propaganda aracına dönüştüğünü ve son 12 yılda haber merkezlerinde değişen hegemonik yapıyı anlatmaya yetmiyor.

Örnekler sadece AKP iktidarının son dönemini kapsıyor
Kitabın arka kapağında yazarın AKP döneminde medya-iktidar ilişkisini ele aldığı ve medyanın dönüştürülme sürecini belgelediği söylense de, Dağıstanlı’nın masaya yatırdığı zaman dilimi, AKP’nin iktidarda geçirdiği dönemin küçük bir bölümünü kapsıyor. Kitap, süreci uzun analizlerle özetlemeye çalışıyor, lakin verdiği örnekler 12 yıllık AKP iktidarı dönemini kapsamada büyük sıkıntı yaşıyor. Sözgelimi, ”Medya kendisini de kısıtlayan işte bu tek adamın yaratılmasında hayati bir rol oynadı” diye başlayan bölümde bir tane dahi pekiştirici örnek görmüyoruz. Nerdeyse bütün örnekler son iki-üç yılda basın özgürlüğünde gelinen noktayla ilgili (S.86). Yani kitapta, ‘AKP döneminde medyada yaşananlar’la ilgili örneklere değil, daha çok AKP iktidarının son birkaç yıllık dönemine ilişkin gazeteci tanıklıklarına yer veriliyor.

Kopukluklar var
Anadolu Ajansı ve TRT ile ilgili bölümlerde kısa tarihsel özetler çıkararak önemli noktalara parmak basan Dağıstanlı, bu tercihini kitabın geneline yaymayarak birçok başlıkta sık sık kopukluk yaşanmasına davetiye çıkarıyor. Dağıstanlı’nın serbest anlatımı da – doğru bir tercih olmasına rağmen – bu kopukluklar ve güçlü örneklerin azlığı nedeniyle işlevini yitiriyor. ‘İçindekiler’ kısmına baktığımızda bazı örneklerin tek başına başlık açmaya yeterli olmadığını görmek mümkün.

Örneğin, Dağıstanlı’nın kitapta en çok tanıklığına başvurduğu isimlerden Ayşenur Arslan’ın Medya Mahallesi programına yapılan müdahaleyi aktardığı ‘Mahalleye Baskı’ başlıklı bölüm (S.195), vaat edilen içeriğe en uygun örnek. Buna rağmen, kitabın sadece bu ve bunun gibi birkaç bilindik skandal örnekle sınırlandırılması okuyucuda yaratılan beklentiyi karşılamaya yetmiyor. Konu ‘medyanın mutfağından sansür-otosansür hikayeleri’ olmasa, bu bir sorun olmayabilirdi. Ancak tam da bu mesele nedeniyle yazarın biraz daha iyi araştırmacılık yapması, daha fazla örnek bulması, tanıdığı isimler dışına çıkarak birçok kişiye, özellikle de alanda çalışan ve en çok ezilen muhabirlerin tanıklıklarına başvurması gerektiği çok açık.
Öte yandan, Medya Mahallesi programının kitapta başlı başına bir başlık olarak sunulması, odağa alınması da kitabın kimlik aidiyeti iddiası açısından doğru durmuyor. Roboski haberlerinin büyük medyada en az iki gün sansürlendiğini, Ayşenur Arslan’ın da canlı yayın sırasında katliam haberini vermemesi için direkt editör baskısına maruz kaldığını okuyoruz. Peki ama, Roboski’de yaşanan devlet katliamı haberini aktarmak için bölgeye gitmiş muhabirler, kameramanlar acaba neler yaşadı?  Büyük medya çalışanlarına, “Gidin buradan, sizi burada istemiyoruz, siz gerçeği yazmıyorsunuz” diye bağıran Roboskililer karşısında bu muhabirler acaba neler hissetti? Gezi olaylarını izlerken utanca ve öfkeye gark olan muhabirlerin hissiyatını neden Roboski olayında da öğrenemediğimizi merak ediyoruz. Bu muhabirlerin çoğu, bölgede haber yaparken yaşadıkları zorlukları sosyal medyada paylaşmıştı oysa.

Yazarın gazeteci kimliği 
Kitabı gazetecilik alanını hiç bilmeyen bir okur gibi okuyoruz. Çünkü bu kitapların gazetecilerin birbirlerine yazdığı mektuplar olmadığını, yazarların da söylemek istedikleri şeyi aslında sıradan okura anlatmak derdinde oldukları düşüncesinden hareket ediyoruz. Mustafa Alp Dağıstanlı’nın kim olduğunu ve gazetecilik geçmişini öğrenebilmek için kitap içinde geziniyoruz. 1990’larda Güneş gazetesinde editörlük yaptığını, daha sonra Dinç Bilgin’in Yeni Yüzyıl gazetesinde ve Doğuş grubunda (NTV ve dergiler) editörlüğe devam ettiğini anlıyoruz. Kendisinin de kitabın satır aralarında ifade ettiği gibi, Dağıstanlı hayatında hiç muhabirlik yapmamış. “İyi bir muhabir olmayı çok isterdim. O zaman siz de çok daha zengin bir kitap okuma şansına sahip olurdunuz. Ben bütün gazetecilik hayatım boyunca editör olarak çalıştım. Evet, haber yaptığım, bunun için çeşitli yerlere gittiğim, yazı yazdığım olmadı değil, ama asıl işim editörlüktü. Onların meziyetlerine hep imrendim.” (s. 27)
Muhabirliğin önemi
Gerçekten de gazeteciliğin gerçek kahramanları muhabirlerdir. ‘Evrensel Gazeteci’ adlı kitabın yazarı, İngiliz gazeteci-yazar David Randall muhabirin önemini şöyle tarif eder: “Onların yaptığı şey olayları ortaya çıkarmak. İlk onlar gider, kaosun ortasındadırlar, kapalı kapıları zorlarlar, bazen risk alırlar ve gerçeğin ilk versiyonunu ele geçirirler. Eğer muhabirler bunu yapmasa kim yapacak? Editörler mi? Yorumcular mı? Muhabirin alternatifi tektir: Resmi açıklamayı, yani iş dünyasının, bürokratların veya politikacıların bize vermeyi uygun gördükleri şeyi kabul etmek. Her şey bir yana, muhabirler olmasa, acaba köşe yazarları yazacak konu bulabilirler miydi?”

Hayatında hiç muhabirlik yapmadan editörlüğe yükselmek, Türkiye basınına özgü bir gazetecilik modeli olsa gerek. Dünyada gazeteciler mesleğe genellikle‘çaylak muhabir’ olarak başlar, muhabirliğin her aşamasından geçerek, eğer çok isterlerse, bir gün sokaktan uzaklaşıp editör olurlar. Batı’da, hayatında hiç muhabirliği bırakmamış yaşlı gazeteciler de vardır. Oysa bizde muhabirlik hem ‘genç işi’ olarak algılanır, hem de gazetecilikte ‘alt seviye’ olarak görülür. Bir gazeteci olgunlaştıkça ya köşe yazarı yapılır ya da editörlüğe çekilerek sahadan uzaklaştırılır.
Kendine özgü hiyerarşi
Gerçekten de Türkiye’de haber merkezlerinin kendine özgü bir hiyerarşisi var. Mesela bir dış haber muhabiriyle adliye muhabiri arasında nedense dış haber muhabirini diğerinden yukarıda konumlandıran bir yapı var. Dış haberciler bu yapıda görece üst seviyede yer alır. Onlar genellikle kolej ya da yabancı dilde eğitim veren bir üniversite mezunudurlar, en az bir yabancı dili çok iyi bilen, çoğunluğu beyaz Türk ailelerden gelen gazetecilerdir. Haber kaynakları diplomatlar, yabancı haber ajansları ve uluslararası temsilciler olduğundan, örneğin her gün emniyet-adliye koridorlarında koşturan, yangın ve kaza haberlerine giden istihbarat muhabirlerine göre görece üst bir sınıf olarak konumlanırlar. Dış habercilik (dış dünyada neler olup bittiğine dair ayrıntılı ve derinlemesine haber vermesini beklediğimiz servisler) ülkemizde yeterince gelişmediği halde, dış habercilerin haber merkezlerinde seçkin bir yeri vardır. Dış haberciler her ne kadar gün boyu yabancı ajanslardan ve dış basından haber çevirisi yapsalar da, aynı Ankara’daki parlamento muhabirleri ve yurt dışı temsilciliklerde çalışan muhabirler gibi, dış habercilerin kendilerini diğer muhabirlerden daha üstte konumlandırdıkları bir gerçektir.
Yazarın, dış habercilikten gelen bir gazeteci olarak, haber merkezlerindeki bu yanlış hiyerarşinin temellerine biraz daha derinlemesine ve eleştirel girmesi çok iyi olurdu diye düşünüyoruz. Çünkü bu kitabın en azından Türkiye’de yapılan gazeteciliğe ve gazetecilerin bireysel, kurumsal rol algısına eleştirel bakmak gibi bir kaygısı olduğunu seziyoruz. Özellikle sınırlarımızdaki Irak, Suriye, İran gibi ülkelerde hassas olaylar yaşanırken ve bunlardan dolayı Türkiye’nin iç siyaseti doğrudan etkilenirken, neden ülkemizde hala masa başı dış habercilik yapılır konusuna da bu kitapta değinilmesini beklerdik. Çünkü görülmeyen, yazılamayan, gösterilmeyen her önemli olay-durum aslında bir şekilde sansürlenmiş demektir.
Solcu gazetecilere eleştiriler
Aynı Mustafa Hoş’un ‘Abluka’ adlı kitabında olduğu gibi, Mustafa Alp Dağıstanlı’nın kitabında da ülkemizde örgütlü sol gelenekten gelen gazetecilere dönük bariz bir eleştirellik yer alıyor. Örneğin, ‘tescilli solcular’ın mevcut medya sistemiyle işbirlikçiliğini anlattığı bölümde, Dağıstanlı bu gazetecilerin ‘yaptıkları işle dünya görüşleri arasındaki uçurum’dan bahsediyor ve geçmişte sol örgütlerde yer almış gazetecilerin darbe sonrası basın pratiğine ağır eleştiriler getiriyor (s. 33). Sol örgüt geçmişi olan ve halen büyük medya kurumlarında yönetici olarak çalışan gazetecilerin kapitalist sistemin medya örgütlenmesine çok daha kolay adapte olduklarını ve bu nedenle de yukarıdan gelen baskıcı taleplere daha kolay boyun eğdiklerini anlatıyor. İçeriden gözleme dayanan bu tespitler (Hoş’un ve Dağıstanlı’nın ortak gözlemleri) en azından iki gazeteci tarafından da dile getirildiği için önemlidir diye düşünüyoruz.
Alanın ortak günahları
Kanımızca Mustafa Alp Dağıstanlı sadece tiyatro eleştirmeni Coşkun Büktel’e yaşatılan otosansür olayını bile yazsaymış, o bile başlı başına çok hayırlı bir iş olurmuş. Büyük medyada kimsenin yazamadığı şeyi dile getiriyor yazar. Ama bu yazılamayan şey ne patron, ne reklam veren ne de siyasal iktidar baskısıyla sansürleniyor. Haber merkezlerindeki iç ittifaklar, gazeteciler arası entelektüel dayanışma ve grup içi aidiyetler nedeniyle askıya alınan haberler de var. “Aman şimdi yayınlarsak şimşekleri üzerimize çekeriz”, “Yazarsak entelektüel camiadan dışlanırız” kaygılarıyla sümen altı edilen önemli haberler…
Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları’ adlı kitabın yazarı Coşkun Büktel’in Türkiye tiyatro camiasına yönelik sert eleştirilerinin nasıl olup da hiçbir kültür-sanat editörü tarafından‘yayımlanmaya değer bulunmadığı’gerçekten de sansürün yazıldığı bir kitap için şahane bir örnek. Sansür ve otosansür her zaman siyasal iktidarın değil, ama bazen de medya personelinin kutsal ittifakları marifetiyle uygulanabiliyor. Bu manada, Büktel olayının anlatıldığı 22, 23 ve 29. sayfalarda gazeteci-haber kaynağı ilişkisinde mesafenin korunmaması neticesinde gerçekleri söylemenin ne kadar zorlaştığı da çok net bir şekilde anlatılıyor. Keşke kitabın içinde benzer nedenlerle çöpe atılmış daha çok haber örneği yer alabilseydi diye düşünmeden edemiyoruz. Çünkü bu kirli ittifaklar aynı zamanda mevcut düzenin olduğu gibi sürdürebilmesinde de büyük rol oynuyor. Gazetecinin neyin haber olup neyin olmadığına ilişkin karar verme yetkisini kullanırken verdiği yanlış kararlar, patronajın vereceği benzer yanlış kararların da görmezden gelmesine neden oluyor.

Akla yatan şey!
Editörlük bir karar verme ve uygulama alanı. Önünüze gelen bir haberin çalıştığınız medya kurumunda küçük veya büyük, görüntülü veya görüntüsüz, dikkat çeker şekilde veya örtük yayınlanmasına karar vereceksiniz. Onu dikkat çeker bir başlıkla ve düzgün bir Türkçeyle anlaşılır hale getireceksiniz. Bir şekilde sizi okuyan veya izleyen kitleye “Ey vatandaş! Bak böyle bir şey var, ben bu olayın senin için önemli olduğunu düşünüyorum” diyeceksiniz. Ve bunu mütemadiyen yapacaksınız. Ne kadar büyük bir sorumluluk değil mi? Peki ama, editörler bu önemli ve bilinmesi gereken olayların ne olduğuna ve öncelik sıralamasına karar verirken nasıl bir profesyonel bilinç içinde hareket ediyor? Acaba haber değerlerine karar veren editörün bireysel aidiyetleri, yanlılıkları hiç mi rol oynamıyor? Mesela Dağıstanlı da bir noktada kendi özeleştirisini yaparken “Aklıma yatmayan hiçbir şeyi yapmadım (s. 31)” diye bir cümle kuruyor. Buradan anlıyoruz ki, bir şeyin haber olup olmadığına karar verirken temel dayanağımız o haberin ‘editörün aklına yatmış olması.’ Peki ama, gazetecinin o aklına yatmayan şeyin ölçütü nedir? Bunun bir standardı yok mu? Meslek ilkeleri, davranış kodları filan bu noktada hiç mi rol oynamıyor?
Gerçi, kitabın içinde ‘ilke’ sözcüğü sıklıkla geçiyor olmasına karşın, okuyucu aslında doğru gazetecilik ilkelerinin ne olduğunu bir türlü öğrenemiyor. Bu ‘gazetecilik ilkesi’ denilen şeyin sadece Anglosakson dünyaya özgü bir kalite anlayışı olduğu yönünde bir izlenim veriyor kitap. Peki ama, Türkiye medyasında sadece gazetecinin (editörün) ‘aklına yatan’ veya ‘yatmayan’ şey midir etik standardı belirleyen? Bu kadar bireysel ahlak ve etik üzerine kurulu bir mekanizma baştan otosansüre açık değil midir? Bunun cevabını kitapta arıyoruz, ama bulamıyoruz. Bu ‘akla yatan şey’ konusunda en azından bireysel değil, evrensel bir mesleki standardın açıklanmasını beklerdik. Aksi takdirde, Büktel’in kitabına ilişkin haberi yayımlamayan taraflı editörlerin, ‘Aklımıza yatmadı’ savunusunu da eleştirmek biraz tuhaf olmaz mıydı?

Kişisel husumetin gölgesinde
Bazı gazetecilerin bazı ‘önemli’ haberleri ‘görmezden gelme tavrı’ haklı olarak yazarın önemsediği bir konu; hatta kitabın ana meselesi bu. Lakin, gazeteciler o bazı konuları neden ve hangi karar alma süreçlerinden geçerek görmezden geliyorlar? Kamu yararı gözeterek mi? Haber değerlerine ilişkin yaygın paradigmayı esas alarak mı? Kişisel/kurumsal/camiasal yanlılıklarına göre mi? Ülkedeki mevcut gazetecilik kültürüne bağlı olarak mı? Yoksa tamamen siyasal iktidarın veya reklam veren büyük şirketlerin haber içeriklerine müdahalesi çerçevesinde mi? İşte bu haber olan ve olmayan olaylara nasıl karar verildiği hakkında ayrıntılı açıklamalar bekliyoruz yazardan. Çünkü bu konu, ülkemizde sansür ve otosansürün işleyişini anlamamız açısından ziyadesiyle önemli. Habere dair karar alma süreçlerinde nelerin ve kimlerin doğrudan etkili olduğunu net bir şekilde görmeliyiz ki, sansür ve otosansür arasındaki farkı da anlayabilelim.

Örneğin, yazarın Yeni Yüzyıl gazetesinde ve NTV yayınlarında birlikte çalıştığı Gürsel Göncü hakkında yazdığı satırlara bakalım…  Göncü’yü, Gezi Parkı olayları sırasında yayın yönetmeni olduğu NTV Tarih dergisine uygulanan direkt sansür olayından hatırlayacaksınız. ‘Yaşarken Yazılan Tarih: Gezi Direnişi’ sayısı patronaj tarafından sansürlendiği için ekibiyle birlikte Doğuş Grubu’ndan istifa etmişti Göncü.

İki ayrı hikaye
NTV Tarih’in bu yayınlanamayan sayısı daha sonra Metis Yayınları tarafından kitap olarak basıldı. Dağıstanlı, kitabın birkaç bölümünde (s. 57-59-60) Gürsel Göncü’yle ilgili iki ayrı hikaye anlatıyor. Her ne kadar Göncü’nün adı kitabın dizininde yer almasa da, Dağıstanlı’nın Gürsel Göncü’yle kişisel bir husumeti olduğunu kitabı okuyan herkes kolayca sezebilir. Çünkü Dağıstanlı iki ayrı örnek olayda Göncü’nün Kürt meselesine ilişkin gazetecilik anlayışına eleştiri getiriyor. Ama biz bu eleştirilen gazetecilik anlayışının aslında sansürden veya otosansürden mi, yoksa tamamen gazetecinin bireysel yanlılıklarından mı kaynaklandığını anlayamıyoruz. Belli bir olayı, durumu, “Yazamayız-haber yapamayız” diyen gazeteci –bu örnekte Göncü- acaba bu “Yazamayız” düşüncesini kendi kişisel fikri olarak mı, yoksa medyanın ekonomi-politiğini ve haber üzerindeki mevcut baskıları bildiğinden mi dile getiriyor? Bu soruya kitapta yanıt bulamıyoruz. Lakin, kitabı okuyan sıradan okurun Göncü’ye ilişkin az çok olumsuz bir fikir edinme riski olduğunu seziyoruz. Yazarın bunu bilinçli mi yoksa bilinçsizce mi yaptığı konusunda bir fikrimiz yok elbette.
Ele avuca gelir bir argüman yok
Dağıstanlı, farklı kurumlarda, aynı mikrokozmosta yer aldığı meslektaşı Göncü’yü gazetecilik anlayışı (ve pratiği) açısından eleştirirken, eleştirdiği olaylara ve durumlara ilişkin netlik getirmiyor. Göncü’yle tartıştığı bazı haber konuları hakkında ortaya çıkan yanlış işlerin neden ‘yanlış’ olduğuna ya da nasıl ‘öyle’ olduğuna ilişkin detay vermiyor. Yanlış olan işi Göncü’nün bireysel yanlılığı imiş gibi gösterip işin ucunu bırakıyor. Kitabın adındaki ’5ne? 1kim?’ sorusunun yanıtını vermiyor. Yazar, Göncü’ye karşı bu gerilimi o derece ileri götürüyor ki,  ’28 Şubat fatihi’ Zafer Mutlu’yu bile adeta Göncü’den daha özgürlükçü bir gazeteci ilan ediyor (s. 58). Uzun yılar aynı kurumlarda, ortak haber merkezlerinde editör konumunda çalışmış iki gazeteciden (Göncü ve Dağıstanlı) neden birisi kötü, diğeri ise iyi konusunda ele avuca gelir bir argüman ise göremiyoruz.
Geleceğe malzeme toplamak
Bu tarz kitaplar için en önemli sorunsallardan biri de haber merkezi dedikodularının ancak belli bir zaman geçtikten sonra dile getirilmesi. Burada şöyle bir soru sormak gerekiyor: Geçmişte yaşanan olayları o an kamuoyuna aktarmayıp ‘anı kitabı’na malzeme toplamak için sonraya bırakmak ne kadar doğru? Şimdiki zamanda işlevsel olabilecek olayları sadece büyük analizler yapmak ya da kullanmak amacıyla gelecek zamana ertelemek neye hizmet ediyor? Tabii, bu soru(n)ları sadece Dağıstanlı’nın kitabı üzerinden değil dönemin ruhu açısından irdelemek gerekiyor.
Editör aranıyor!
Editoryal anlamda ‘Abluka’da gördüğümüz eksikliklerin bazıları Dağıstanlı’nın kitabında da var. Örneğin kitapta yazarın özgeçmişinin yer almaması, tüm anlatıların fazlasıyla günlük dilde yazılmış olması, kişisel husumetlerin tek taraflı ve çok bariz bir şekilde dile getirilmesi gibi. Ama ’5Ne? 1Kim?’de en azından bir dizin sayfası var ve okur özellikle öğrenmek istediği konular-kişiler hakkında ayrıntılı inceleme yapma, kitap içeriğinde gezinme imkanı buluyor. Bu, bizler gibi derinlemesine okuma yapan kişiler için önemli bir hizmet. 
Dizinde ilk olarak G, S ve T harflerine bakıyoruz. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), 68. ve 96. sayfalarda konu edilmiş. Bunlardan birisi Anadolu Ajansı’nda TGS örgütlenmesinin nasıl engellendiği hakkında. Diğeri ise bir dipnot… Gezi sürecinde TGS’nin işten atılan gazetecilerle ilgili yaptığı açıklama hakkında… Bunu dışında yazar emek örgütlenmesi, basın özgürlüğü için örgütlü mücadele veya sendikalaşma konularında ayrı bir bölüm açmamış. Yazarın kendisi sendika üyesi miydi? Değilse neden değildi? Kitabın tamamında sezilen ‘meslektaşların mesleğe sahip çıkmaması’ söylemi düşünüldüğünde, aslında büyük medyada sendikal örgütlenme sorunlarını içeren böylesi bir bölüm açmak kitap için çok hayırlı olurmuş diye düşünüyoruz. Hali hazırda Dağıstanlı’nın da “Gazeteciler yaptıkları işe beş paralık değer vermiyor” (s. 217) gibi bir yakınışı varken, bu değersizleşme ‘Nasıl ve neden oldu’nun tarihçesine ve gazetecilerin bu olumsuzluktaki bireysel dahline de bakmakta fayda var düşüncesindeyiz. Belki kitabın sonraki baskılarında bu eksiklik giderilebilir.
Niye Cem, neden Ferhat?
’5Ne? 1Kim?’de hakim anlatı dili zaman zaman rahatsız edici hale geliyor. Kitabın üslubu aynı Hoş’un‘Abluka’sındaki gibi günlük dilde kurgulanmış. Giriş bölümlerindeki yabancı basın alıntılarını saymazsak, kitabın geneline bir konuşma dili hakim. Bu nedenle, Dağıstanlı tanıklıklarını yazıya dökerken bireysel ilişkilerini ve yakınlıklarını adı geçen kaynakları ön isimleri veya soy isimleriyle anarak göstermiş. Böylesi bir kitapta, adı geçen kişilerden bazılarına sadece ön isimleriyle hitap edilmesi, kanımızca sorunlu bir durum yaratıyor (Ör: Ferhat Boratav’a ‘Ferhat’ denmesi, Cem Aydın’dan ısrarla‘Cem’ diye söz edilmesi). Bu üslup, Dağıstanlı’nın bahsi geçen kişilerle bireysel yakınlığını ya da (yakın) hiyerarşik konumlanışını ifade ediyor. Lakin, yazarın bu kişilere gündelik dilde hitap şekli okuyucuyu hiçbir şekilde ilgilendirmiyor, dolayısıyla bu dil sıradan okuyucuda tuhaf bir etki yaratıyor. Sadece yazarın kendisini güçlü olana yakın konumlandırmasından öteye gitmiyor.
Aydın’la konuşmadaki üstten bakış
Dağıstanlı’nın ‘Tarafsız görünmek’ başlıklı bölümde aktardığı (S.145) Cem Aydın’la yaptığı konuşmaya da özellikle değinmek gerekiyor. Cem Aydın’la karşılıklı yapılan Türk medyası üzerine tespitler ve kaliteli işin tanımını içeren konuşmalar fazla felsefi durmasının -ve belki de böyle olması için aktarılmasının- yanı sıra, ziyadesiyle üstten bir bakış içeriyor. Keza medyanın içler acısı hali bu kadar ortadayken, elitist örneklerle –yurt dışından alınan ayakkabılar üzerine yorumlar gibi- konuyu çerçevelemeye çalışmak ve bunu kitapta havalı bir şekilde sunmaya çalışmak kitabın kendisine çizdiği rolden bambaşka noktada duruyor.
Elitizm derken, haber merkezlerinde seçkin konumlarda bulunan, ayrıcalıklı konforlara sahip editörlerin gazetecilik anlayışını da kast ediyoruz. Kitabın 145. sayfasında, o zamanlar NTV CEO’su olan Cem Aydın’la şöyle bir diyaloğunu aktarıyor yazar: “İşte ben de Cem, hasbelkader İngilizce bildiğim için senin yaptığın televizyonu da(Dağıstanlı kendisinin de çalıştığı NTV’yi kast ediyor sanırız-YN), burada çıkan gazeteyi de takip etmiyorum. BBC seyrediyor, Guardian, Independent filan okuyorum. Yani senin İngiltere’den ceket alacak paran olması gibi, benim de okumama ve seyretmeme yetecek İngilizcem var. Sen yerli malı giymiyorsun, ben de yerli malı tv seyretmiyor, gazete okumuyorum. Herkesin parası olsa Türkiye’de üretilen kalitesiz ürünlere kimse mahkum olmaz, herkes senin gibi daha kaliteli şeyler giyer; herkesin İngilizcesi olsa Türkiye televizyon gazetelerine mahkum olmaz, benim gibi daha kaliteli gazete okur, haber kanalı seyrederler. Yani, insanların imkansızlığından, fakirliğinden yararlanarak ayakta duruyor, var oluyor, para kazanıyor Türkiye medyası.” 

İtirazlarımız var
Bu noktada birkaç itirazımız var: Öncelikle, Dağıstanlı’nın üretim süreci içinde bizzat yer aldığı gazetecilik alanının ‘kalitesiz’  bulduğu içeriğinde kendisine hiç pay çıkartmamasına ve çalıştığı kanalı sadece üst düzey yöneticilerin temsil ettiğini düşünüyor olmasına… İkincisi, bir haber editörünün kendi ülkesinin haber medyasına bu kadar uzak, hatta ilgisiz olmasına… Son olarak da, ‘gazetecilik’ ve ‘kalite’ kavramlarının emperyalist İngiliz medyasının içeriğine hapsedilmiş olmasına… Sadece basit bir seçkincilik olarak gördüğümüzden değil bu itirazımız, ama aynı zamanda bir gazetecinin güncel bilgiye, doğruya erişebilmek için eline geçen her kaynağı izlemesi ve okuması gerektiğine olan inancımızdan dolayı. Kitapta adı geçen Guardian ve Independent’ın Ortadoğu muhabirlerinin bile Türkiye medyasını nasıl dikkatle izlediklerini bildiğimizden dolayı.

Bu kitap(lar) kimin için yazılıyor?
Sahiden, bu kitaplar kimler için yazılıyor? Genel anlamda okuyucu için mi, yoksa sadece medya sektöründeki ‘arkadaşlar’için mi? Bu soru anlamsız gelebilir, ancak ’5Ne? 1Kim?’in pek çok bölümü adeta sektörden bir kişiyle yapılan diyalog gibi. Örneğin, Mustafa Hoş’u anlattığı dipnotta şunları söylüyor Dağıstanlı: ‘‘Hoş göreve geldiğinde 2009′da, AKP hükümeti ‘Kürt açılımı’nı başlatmıştı. Hoş, AKP aleyhine bir şey yapılmayacağını söyledi.” (S.136) Şimdi, bu anekdot Dağıstanlı’nın kendi gördüğü, bizzat şahit olduğu bir şey mi, yoksa bunu başkalarından duyarak mı aktardı, bilemiyoruz. Mustafa Hoş’un ‘Abluka’ kitabında kendi gazeteciliğini tam da tersi bir yerde konumlandırdığını okuyunca, peki “Okuyucu kime inanmalı?” diye sormadan edemiyoruz. Hoş’un sözüne karşı Dağıstanlı’nın ki mi? Ya da tam tersi… Yoksa bahsedilen olayları, durumları doğrulayan bir iki başka gazeteci görüşü daha olsa fena olmaz mıydı? Tek başına bir yazar, ‘Sadece bana inanın’ derken, böylesine bir güveni okuyucudan beklemek hakkına sahip mi? ‘Benim sözüme güvenin’derken, kendisini hangi kıstasla inanılır bir kaynak olarak görmemizi bekliyor (Bunu elbette kendimiz için değil, yazarı hiç tanımayan okur açısından söylüyoruz)
Bu basit örnekten yola çıkarak, kitaptaki her ciddi iddianın mutlaka bir ikinci kaynak tarafından desteklenmiş olarak yer alması editoryal açıdan daha doğru olurdu diye düşünüyoruz. Zaten her olayı, durumu en az iki kaynaktan doğrulatmak etik gazeteciliğin de altın kuralı değil mi? Aksi dedikodu ve söylentiden öte bir şey değil.

Sonuç 
1980’ler, 90’lar ve 2000’li yıllarda büyük medya kurumlarında, hem de iyi kadrolarla editörlük yapmış deneyimli bir gazeteci olarak Mustafa Alp Dağıstanlı’nın anlattıkları ülkemiz gazetecilik alanına ilişkin okunası örnekler içeriyor. Özellikle Anadolu Ajansı ve TRT’de yaşanan AKP yanlısı hegemonik dönüşüm hikayeleri ve haber denetim mekanizması ibretle okunacak nitelikte (s.109-120). AKP döneminde devlet televizyonu TRT’ye nasıl olup da Zaman Gazetesi, Samanyolu TV, Cihan Haber Ajansı gibi Cemaatçi medya gruplarından yöneticilerin atandığını öğreniyoruz (s.111). 2012’nin ilk 6 ayında TRT bültenlerinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 44 saat 13 dakika, CHP’li 135 milletvekili ve muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun ise toplam 12 saat 39 dakika konuşabildiğini öğreniyoruz. BDP’ye aynı altı ay içinde ayrılan sürenin 22 dakika olduğunu dehşetle okuyoruz. TRT’ye ilişkin siyasi partiler-liderler haber yayın saati, canlı yayın uzunlukları ve haber denetim süreçlerine ilişkin kitapta yer alan bilgiler çok önemli ve kamu yararı taşıyor. Bu bölümlerde yazarın yıllardır TRT içi olumsuzlukları takip eden ve raporlayan Osman Köse’yi kaynak olarak kullanması verilen bilgilerin doğruluğuna inanmamızı sağlıyor. Köse, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) bağlı Basın Yayın İletişim ve Posta Emekçileri Sendikası (Haber-Sen) Ankara Şube Başkanı. 1990’ların ‘İyi şeyler de oluyor’ (s.60) olarak tarif edilen ‘yükselen değerler’ gazeteciliği aslında ayrı bir kitapta ele alınabilecek nitelikte konu. Kitabın Gezi sırasındaki NTV tanıklıkları (s. 40-41) bölümü güncel örneklerle desteklendiği için mevcut sansür ve otosansür uygulamalarını çok açık ve net bir şekilde özetliyor.
‘Ben iyiyim, sistem kötü’
Ama yine de yazarın bütün bu baskı ve sansür uygulamalarına karşı kendi rol algısını ve editoryal sorumluluğunu sorgulamaması, kitabın netice itibariyle ‘Ben iyiyim, sistem kötü’ noktasında kalmasına neden oluyor. Halbuki, Dağıstanlı’nın “Gazeteciler kendi mesleklerine sahip çıkmıyor” diyerek haklı itirazını yaparken, en azından kendisinin de yıllarca karar mekanizmalarında yer aldığı gazetecilik alanına biraz daha özeleştirel bakması gerekirdi diye düşünüyoruz.
Gazetecilik alanına içeriden bakan ‘Abluka’ ve ‘5Ne? 1Kim?’ gibi dönem kitaplarından daha çok yazılmasını diliyoruz. Deneyimli gazetecilerin, ama özellikle de bir şey söylediklerinde insanların dönüp baktığı medya aktörlerinin haber merkezi tanıklıklarını dinlemeye çok ihtiyacımız var. Sansür ve otosansürün en çarpıcı örneklerini yaşadığımız günümüz medya atmosferinde ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ diyerek susmaktan ziyade, yaşanan yanlışlıkları olduğu gibi haykırmakta büyük fayda var diye düşünüyoruz. Konuşmak için ‘zorunlu koşullar’ın oluşmasını beklemeden.

Kaynaklar
Dağıstanlı, Mustafa Alp (2014). 5Ne 1Kim, Postacı Yayınevi: İstanbul
Hoş, Mustafa (2014). Abluka, Destek Yayınları: İstanbul
Randall, David (2000). The Universal Journalist. Pluto Press: London, Ann Arbor, MI

* Esra Ersan
Doç. Dr. Gazetecilik akademisyeni. Doktora derecesini Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Gazetecilik Bölümü’nden aldı. 1998-2012 yılları arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde gazetecilik dersleri verdi. Halen aynı üniversitede, Sosyal Bilimler Enstitüsü Kültürel Çalışmalar programında görev yapıyor. Reuters Gazetecilik Vakfı’nın verdiği bursla Oxford Üniversitesi’nde ziyaretçi akademisyen olarak da bulunan Arsan, siyasal iletişim ve Türkiye’de siyasal gazetecilik uygulamaları konularına ilgi duyuyor. Gazetecilik pratiği ve medya eleştirisi alanında yayımlanmış çok sayıda makalesi ve iki kitabı bulunan Esra Arsan, şu sıralarda Türkiye haber medyasında savaş ve barışın kültürel anlatıları konusu üzerine çalışıyor.

(diken.com.tr)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder