6 Haziran 2014

Bir çuval dolusu ikinci şans

Zaman döngüsü meselesinin sinema için biçilmiş kaftan olduğu açık. Belirli bir zaman dilimi içine sıkışan kahramanın ne yapacağını kestirmeye çalışmak, kağıt üzerinde gayet çekici duran hikayenin dönüştüğü serüveni izlemek ve sonrasında bir zihin pratiğiyle baş başa kalacak olmak tam da sinemanın vaat ettiği dünyaya denk düşüyor. Bilimkurgunun alt türü olarak ‘’time loop’’ temalı filmlerin sayısı çok fazla değil belki ama ucundan kıyısından türe bulaşan hikayelerle ve akraba zamanda yolculuk filmleriyle birlikte düşündüğümüzde belli kavramların öne çıktığını görüyoruz. İkinci şans ise bu kavramların olmazsa olmazı...


Doug Liman’ın yönettiği Edge of Tomorrow, yakın dönemde izlediğimiz Source Code gibi meseleyi dünyayı/ülkeyi/şehri kurtarmak üzerinden işlemeyi tercih ediyor. Bu sebeple ‘ikinci şans’ kavramını karakterini kurcalayarak masaya yatırmayı seçmiyor. Büyük bütçeli bir aksiyon olmasının da zorunluluğuyla ‘’bir çuval dolusu ikinci şans’’la kahraman olmanın hikayesini anlatıyor.

Hiroshi Sakurazaka’nın ‘’All Youu Need is Kill’’ adlı romanından uyarlanan filmde, insanlığın kaderi tek bir kişinin elinde; daha önce hiç savaş görmemiş halkla ilişkiler subayı Binbaşı Cage’de. Baş edilmesi imkansız uzaylı ırkıyla yapılan savaşta Cage’in içine hapsolduğu döngü dünyanın da kurtuluşu için tek umut haline geliyor. ‘’Savaş, öl, yaşa, savaş, yine öl...’’ şeklindeki bu döngüyü Doug Liman, hem mizahi bir dille anlatmayı beceriyor hem de tekrarlar üzerine kurulu hikayeyi küçük dokunuşlarla izlenir kılmayı başarıyor. Her tekrarda tempo artıyor ve Cage duruma adapte olmaya çalışırken seyirci de öykünün zaten ‘’karışık’’ olmayan yapısını çözmeye çalışıyor. 
 İnsan ırkının geleceğinin, cephede savaşmaktan ve  kahramanlık yapmaktan çok uzakta olan, hayatta kalmayı bile beceremeyen Cage’in elinde olması filmin ironisi ve bu ironi bildik ve klişe olmasının yanı sıra Edge of Tomorrow’da olduğu gibi doğru uygulandığında hikayeye alan açabilen bir anlatıma dönüşebiliyor. Savaşı pazarlamayı iyi beceren ve medyayı yönlendirmekte çok başarılı olduğunu anladığımız Cage’in sahaya düştüğünde savaştan kaçmaya çalışan korkak bir adam olarak dımdızlak ortada kalması başlı başına bir ironiyken böyle bir karakterin uzaylılarla korkusuzca çarpışan cool adama evrildiği sahneler de filmin mizahi tonunu belirleyen bölümler oluyor. (Bu bölümler, aynı günü yaşayıp ölmekten yani kabustan kurtulamayan Cage’i zayıflıklarıyla ve beceriksizlikleriyle gördüğümüz sahnelerle dolu olduğundan filmin genel olarak kendini ciddiye almayan bir yapısı olduğunu söyleyebiliriz.)

Filmin büyük kısmına sinmiş mizahi tona eşlik eden ikinci bir unsur ise Cage ile Rita arasındaki ilişki. Cage’i anlayan, yaşadığı durumu bilen ve her defasında onunla maceraya çıkan kişi olarak Rita başta yol göstericiyken zaman ilerledikçe Cage için o döngünün tek anlamı, duygusal olarak tek bağı haline geliyor. Ancak, teknik olarak zaman sadece Cage için geçtiğinden Rita ona karşılık veremiyor. Cage, her gün Rita’ya daha fazla bağlanırken Rita her defasında yeni bir Cage ile tanışıyor.  Bu çatışma eğlenceli olduğu kadar kahramanın yalnızlığını pekiştirmek açısından da işlevsel bir hale geliyor.

Ancak, aynı günü defalarca yaşayan ve bunu ölerek gerçekleştiren bir karakterin/kahramanın dönüşümüyle çok fazla ilgilenmiyor Edge of Tomorrow. Seyirci olarak hem fiziksel hem de duygusal olan o dönüşümü ister istemez görüyoruz ama yönetmen büyük hikayenin peşinden gitmeyi tercih ettiği için film ‘’kahraman acaba dünyayı kurtarabilecek mi?’’ sorusunun ötesine geçemiyor. Halbuki aynı günü her defasında küçük detaylarla değiştiren ve bunu yaparken farklı yollara çıkan karakterin salt kendisi bile böyle bir hikaye için fazlasıyla zengin bir malzeme sunuyor! (Burada büyük yapım ve gişe denkleminin devreye girdiği aklımızda fakat Doug Liman’ın – ilkini yönettiği - Bourne serisinde bu denklemi lehine çevirmeyi becerdiğini görmüştük. )   


Bir distopya olarak kağıt üzerinde dört başı mamur bir hikayeye sahip Edge of Tomorrow. Üstelik döngüyü yaratan nedeni karmaşık şekilde sunmuyor, katmanlı yapıyı seyirci için basitleştiriyor. ‘’Kurtarıcı’’ formülünü iyi kuruyor ve uyguluyor. Diyaloglar fazlasıyla temiz. (Hatta Christopher McQuarrie’nin The Usual Suspects sonrasındaki en iyi diyaloglara sahip filmi diyebiliriz) Ancak, filmin basitleştirdiği yapı diğer taraftan metni zayıflatıyor maalesef. Ana karakter ‘’dünyanın sonu’’ macerası altında ezildiğinden her defasında ölüp ve yeniden hayata dönmesine rağmen basit bir aksiyon filmindeymiş gibi koşturmaktan ibaret kalıyor. Sadece aksiyona yaslanan son bölüm ve özellikle kötü kotarılmış final böylesine bir hikayeyi kaçırılmış bir fırsata dönüştürüyor.  

(Arka Pencere)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder