20 Nisan 2014

Ida: Peki ya sonrası?

- 33. İstanbul Film Festivali notları -

Gezmek, eğlenmek, evlenmek, çocuk yapmak… Peki ya sonrası? Sonrası hayat… Ama Ida için o ‘’sonra’’nın bir yere varamıyor olması asıl sorun. Bir tarafta arzular diğer tarafta rahibe olmak için ettiği yemin. Karamsarlığından, kararsızlığından ya da hayattan ne istediğini bilemediğinden seçim diye bir şeyin anlamı da kalmıyor Ida için. 




Pawel Pawlikowski, 1960’larda Polonya’da geçen ve Holokost’un acıları üzerine kurduğu hikayesinde Yahudi olduğunu öğrenen genç rahibe adayı Ida’yı anlatırken hem din (Hıristiyanlık) ile sekülerizm arasındaki çatışmayı Ida ve teyzesi üzerinden sağlam bir şekilde kullanıyor hem de ‘’hayatın anlamı’’ ve ‘’seçimler’’ üzerine incelikli bir iş çıkarıyor. Ida ile teyzesi arasındaki ilişkiyi aralarındaki farklardan çok ikisinin de geçmiş ve gelecek ile kurdukları bağ belirliyor. 

Pawlikowski’nin daha önce çektiği bir hayli vasat işleri Aşk Yazım ve Gizemli Kadın’ı unutturacak kadar etkileyici olan Ida, festivalin en iyilerinden.


(Ekşi Sinema)

13 Nisan 2014

İtirazımız var!


- 33. İstanbul Film Festivali notları - 

Her ne kadar kağıt üzerinde polisiye olarak dursa da İtirazım Var için Onur Ünlü’nün komedi dozu en yüksek filmi dersek yanlış olmaz sanırım. 


Ünlü, silahlarla ve gizemlerle dolu hikayesinde durum komedisine sıkça başvururken kaba komedi unsurlarını kullanmaktan da vazgeçmiyor. Hikayenin özeti olan ‘’Camide işlenen bir cinayeti çözmeye çalışan imam’’ cümlesi yönetmenin sinemasını bilenler için yeterli zaten. Fakat, gelgelelim Ünlü’nün bu absürt fikri çok da iyi kullanamadığını düşünüyorum. 

Öncelikle hikayenin polisiye tarafı zayıf ve özensiz duruyor. Aceleye getirildiğini düşünmemek zor. Diğer yandan hem aforizmalar hem de arka arkaya gelen ‘’komik’’ sahneler, espriler fazlasıyla kalabalık yaratıyor. ‘’Keşke daha az olsaydı’’ diye iç geçirdiklerimiz maalesef fazla. Süresi, komedisi, aforizmaları, karakter sayısı… 

Filmin önemli tarafı ise, din mevzusundaki ikiyüzlülüğü cesur bir şekilde göstermesi. Bir imam üzerinden böyle bir hikaye anlatmak, ‘’kutsal’’ bir meseleyi sağlam dokunuşlarla mizahın ve eleştirinin parçası yapmak çok sık görmediğimiz bir şey. Tabii, bu durum güçlü bir sinemanın parçası olsaymış daha anlamlı hale gelirmiş. Sonuç olarak, Onur Ünlü’nün son yılların en etkileyici yerli filmlerinden Sen Aydınlatırsın Geceyi sonrasında fazlasıyla ‘’hafif’’ kaldığını söyleyebiliriz.

(Ekşi Sinema)

12 Nisan 2014

Kendi hayatının misafiri


- 33. İstanbul Film Festivali notları - 

Başkası olmak… Başkasının hayatına sahip olmak… Kendi hayatından gitmek… 
Tayfun Pirselimoğlu’nun yönettiği Ben O Değilim’i izledikten sonra bunun gibi onlarca bitmemiş cümle üzerine düşünmek mümkün. Bitmemiş cümle çünkü kimlik değiştiren -filmin başkarakteri- Nihat için kendi hayatı ile başkasının hayatı arasındaki farklar çok da önemli değil aslında. 


Nihat'ın bir şeyi arzuladığını, istediğini, heyecanlandığını yahut korktuğunu görmüyoruz film boyunca. Hayat değiştirmek onun için sadece bir değişiklik. Bu sebeple filmin sorduğu/sordurduğu sorular çok daha anlamlı hale geliyor. En basitinden, çoğumuz hayatımız denilen koca zaman içerisinde bazen misafir gibi dolaşmıyor muyuz? Nihat, bu ''misafir olma'' halinin perdedeki yansımalarından biri sadece. Bilgisayar oyunlarında bölüm geçer gibi başka bir hayata geçebiliyor. Karşısına çıkan kadın bile onun tekrar yakalamaya çalıştığı – benzer – anın bir parçası olabiliyor en fazla. 

Pirselimoğlu, ağır bir meseleyi doğru ve ilgi çekici hikaye/karakter üzerinden anlatıyor. Ancak, finale kadar iyi getirdiği hikayesini son 30 dakikada oldukça zayıflatıyor. Final olabilecek sahneleri es geçiyor, zorlama bir şekilde cümlesinin sonunu getirmeye çalışıyor. Hikayeyi sündürüyor. 

Filmin genelinde – her şeyi akışına bırakan karakteriyle doğrudan alakalı olarak- serbest bir anlatım tercih eden Pirselimoğlu, maalesef son bölümde ‘’ben bunu söylemek istiyorum’’ diyen bir yönetmene dönüşüyor. Son olarak şunu da söylemek lazım, Ben O Değilim somurtkan bir film değil ama keşke Pirselimoğlu hikayenin kara mizaha şiddetle ihtiyaç duyduğunu görseymiş. Azıcık kara mizah, çok değil…

(Ekşi Sinema)

10 Nisan 2014

Şiddet Güzeli: Altı çizili analizler

- 33. İstanbul Film Festivali notları - 

‘’Çok ses getiren’’ kontenjanının bu yıl öne çıkan filmlerinden Şiddet Güzeli (Miss Violence), akılda kalıcı açılışıyla beklenti yaratsa da meselesini hikayesi içinde eriterek sadece ses getirmek konusunda sınıfı geçebiliyor. 


Aile üzerinden toplumu masaya yatıran yönetmen Alexandros Avranas, aile bireyleri arasındaki ‘’normal’’ olmayan ilişkiler üzerinden otorite, iktidar ve baskı gibi kavramları irdeliyor ancak her sahnede sırf bu kavramları ve iki yüzlü ahlak anlayışını göstermek için hikaye anlatıyormuş gibi hissettiriyor seyirciye. Avranas, evin içinde kurduğu ‘’sapkın’’ yapının normalliği üzerinden çok şey söyleyebilecekken sürekli bu durumun altını çizerek ’’hem rahatsız ederim hem de sistemi deşifre ederim’’ diye bağırıyor adeta. (Özellikle ekonomik sıkıntıların evdeki etkilerine dair sahnelerde) 

Filmin önemli bir sorunu şiddeti gösterme biçimi. Yönetmen için neyin şiddet içerdiğini bilemeyiz ancak kağıt üzerinde bile yeterince şiddet merkezli olan bu hikayeyi perdeye aktarırken finale doğru seks/tecavüz sahnesine ihtiyaç duyması - her ne kadar anlayamadığımız bir tercih olsa da - yönetmenin anlatım konusundaki yetersizliğine dair bir şeyler söylüyor bizce. (Keza, burada sahnenin gösterilip gösterilmemesinden öte bu biçimsel tercihin yönetmenin dili açısından nereye oturduğunu anlayamıyoruz.)

(Ekşi Sinema)

7 Nisan 2014

Radikal hikaye, muhafazakar sinema


- 33. İstanbul Film Festivali notları - 

''Genç Lake ile 80’li yaşlarındaki Mr. Peabody arasındaki imkansız ilişki…’’ Çok ‘radikal’ bir fikir/hikaye/ilişki bulup bunu son derece muhafazakar ve klasik bir sinema diliyle anlatan Aşkın Yaşı Yoktur (Gerontophilla), festivalin en zayıf filmlerinden. 


Bruca LaBruce’un yönettiği film Amerikan bağımsız sinemasından çıkmış gibi bir açılışla başkarakteriyle tanıştırıyor bizi. Sempatik, ‘’devrimci-feminist’’ sevgilisi ve sorunlu annesiyle olan ilişkisi Lake’i tanımamız için yetiyor ama asıl hikaye Lake’in yaşlı erkeklerden hoşlandığını anlamasıyla başlıyor. Bir huzurevinde çalışmaya başlayan Lake için işi bulunmaz fırsat oluyor ve aşık olduğu Mr. Peabody ile ilişkisi başlıyor. 

Aşkın Yaşı Yoktur, beden ve güzellik meselesini tartışmak için iyi bir hikayeye sahip olsa da LaBruce bunun içini boşaltmak için elinden geleni yapıyor. Başkarakterlerin yaşı ve cinsiyeti dışında ucuz Hollywood filmlerinin şablonunu birebir kullanıyor. Lake’in tercihlerini ve toplumdaki yerini bile düşünmemize izin vermiyor yönetmen, Lake’i aziz olarak gören eski sevgilisi bizim yerimize düşünüyor sağolsun! 

En kötüsü ise, ikili (yaşlı-genç eşcinsel çift) arasındaki ilişkiye inandırmayı dahi beceremiyor Aşkın Yaşı Yoktur. Hatta, Lake’in kendi yaşıtı ve karşı cinsten olan eski sevgilisiyle  ilişkisi asıl hikayeden çok daha gerçek duruyor…

(Ekşi Sinema)

5 Nisan 2014

Silsile: Tek gecelik gerilim


- 33. İstanbul Film Festivali notları - 

Silsile’yi izledikten sonra yönetmen Ozan Açıktan’ın önceki iki filmini çabucak unutmak lazım. İki ucuz piyasa işinin ardından Açıktan’ın yeteneğini gösterdiği bir filmi izlemek ne yalan söyleyelim gerçek bir sürpriz oldu. 


Ece, Faruk ve Cenk arasındaki ilişkiyi tek bir gecede, gerilimi hiç azalmayan bir olay üzerinden anlatan Silsile, yönetmenin doğru tercihleriyle her dakikasında merak uyandırmayı beceriyor. 

Filmin en güçlü tarafı karakterleri. Üç ana karakterin de (hatta yan karakterleri de dahil edebiliriz) çok iyi yazılıp yönetildiği filmde, mekan kullanımından diyaloglara kadar her şey çok temiz işliyor. Açıktan, hikayesini anlatmak konusunda sınıfı geçtiği gibi sonrası için de umut vaat ediyor (Tabii, piyasa işlerine geri dönmezse!). Silsile’nin Ulusal Yarışma’nın en iyi iki filminden biri (diğeri Ben O Değilim) olduğunu da eklemek lazım.

(Ekşi Sinema)