15 Mart 2014

'Ben iyiyim, sistem kötü' gazeteciliği

İki Kitap Bir Gazetecilik - 2 - 

Esra Arsan* - Hasan Cömert 

Türkiye’de gazeteciliğin önündeki engeller neler? Düzelmesi için bir umut var mı? Bu sistem değiştirilebilir mi? Bu ve benzeri soruları cevaplamak için belki de hikayenin başlangıcına gitmek gerek.


Türkiye’de gazetecilik yapmak neden bu kadar devlete bağımlı hale getirildi? Politik partizanlık ve siyasal paralellik neden basınımızda bu derece yaygın? Ülkemizde gazetecilik denildiğinde neden akla rakamlar ve olgular değil de, yorum yazan köşe yazarları geliyor? Gerçeği aramak ve kamuya ihtiyacı olan bilgiyi hızlı, güvenilir, ahlaki bir şekilde aktarmakla yükümlü olan muhabirlik mesleği ne zaman bu kadar itibarsızlaştı? Neden muhabirliği meslekte en alt seviyeye atan bir kast sistemi oluştu? Muhabirlikte az çok sivrilip de doğru düzgün haberlere imza atan gazeteciler neden hemen haberden kesilip editör masalarına veya bilgeliği kendinden menkul köşelere hapsedildi? Gazeteciliğin en ağır yükünü çeken muhabire üç kuruşu, her gün evden yazdığı yazıyı e-mail'le gazetesine yollayan köşe yazarına binlerce dolar maaşı layık gören patron zihniyetine nasıl yol verildi?

Bu sistemin oluşmasında acaba gazetecilik alanında olan biten bu çarpıklıklara göz yuman, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ diyen duyarsız gazetecilerin hiç mi suçu yok? Gazeteciler nasıl bir günde sendikasız bırakıldı? Sendikal örgütlenme önündeki engeller arasında gazetecilerin kendi mesleklerine ve sadece haklarını aradıkları için hunharca harcanan yüzlerce meslektaşına sahip çıkmamış olmalarını da sayamaz mıyız? Elbette sayabiliriz.

11 Mart 2014

Bir kendine güzelleme kitabı

İki Kitap Bir Gazetecilik - 1 - 

Esra Arsan* - Hasan Cömert

Gazeteciler iktidara biati itiraf ediyor. Peki ama, Türkiye medyasında bu biat kültürü nasıl oluştu? Gazeteciler iktidara biat etmeselerdi ne yapabilirlerdi? Örgütlenmek mi? Sendikal mücadele mi? Etik ilkeleri uygulanır hale getirmek mi? Toplu iş bırakma eylemleri mi? Pes etmeden evvel hangi yolları denediler? Gazeteciler kendi mesleklerine ne kadar sahip çıkıyor? Kendi üretim biçimlerine ne derece eleştirel yaklaşıyorlar? Patronların ve siyasal iktidarın yanlış işlerine topluca “dur” diyecek güçleri var mı? Yoksa itirazları sadece bireysel manifestolardan ve şapkalarını alıp çıkmaktan mı ibaret? Hepsinden önemlisi, acaba bu gazetecilik kitapları soruna bir çare öneriyor mu? Gazetecilikte dibe vuruştan yukarı çıkmak mümkün mü?

İki kitap bir gazetecilik: ‘Abluka’ ve ’5Ne 1Kim’ başlıklı yazı dizimizin bu ilk bölümünde Mustafa Hoş’un ‘Abluka’ adlı kitabını inceleyeceğiz.

Gazetecilik alanı
Pierre Bourdieu ‘gazetecilik alanı’kavramını ortaya attığında haber medyasının üretim ilişkilerine dahil olan süreçleri ve kısıtlamaları anlamak için yeni bir yol önermişti. Bu öneri, aynı Habermas’ın ‘kamusal alan’ı veya Castells’in ‘medya alanı’ kavramlarında olduğu gibi yeni bir entelektüel araştırma zeminine yönelmemizi sağladı. Durkheim’ın moderniteyi bir farklılaşmalar süreci (toplumsal işbölümü) olarak tanımlaması bağlamında, Bourdieu’nün alan teorisi de uzmanlaşılmış aksiyon alanlarını ve burada ortaya çıkan güç ilişkilerini incelemekteydi. Başka bir deyişle, alan teorisi bağlamında düşünmek, ‘ilişkileri düşünmek’ti. Kültürel bir üretim alanı olarak haber kurumları kendine özgü yapısal, kurumsal, profesyonel, artistik, felsefi ve etik değerler barındırır. Burada çalışanların grupsal ve bireysel aksiyon alanları, içinde bulundukları habitusun (buna bu makalede haber merkezi denilecektir) sınırlılıkları içinde düşünülmeli. Kuşkusuz bu habitus da yapılandırılmış bir yapı ve üretim süreçlerinde yer alanların hem pratiğini hem de pratik algısını organize etmekte. Bu habitusun sermaye mantığı, güç ilişkileri, üretim ilişkisinde rol alanların ortak değerleri, meslek kodları, bireylerin yaptıkları işe karşı duygusal, bilişsel adanmışlıkları ve tatminleri gibi faktörler üretimin kalitesini doğrudan etkiler. Belli bir zaman diliminde, ortak bir habitusta, belli bir üretim ilişkisinde yer alan bireylerin çalıştıkları kurumun diğer üyeleriyle ortak değerleri paylaşıyor olması ve herhangi bir sebeple oynadıkları o oyunun oynanmaya değer olduğunu düşünmeleri, aralarındaki organik dayanışmanın varlığına delalettir. Lakin bu ortak noktalar ve ortak değerler o habitusta yapılan üretimin kalitesinin göstergesi değildir.

1 Mart 2014

Meydan: Sıradaki gelsin

3 yıldır ayakta olan Mısır halkının hikayesi bize ne anlatmalı? Bir makalenin, araştırmanın, kitabın konusu olabilecek bu soruyu Jehane Noujaim imzalı ‘Meydan’ (Al Midan) biraz daha açıyor ve sorunun şeklini değiştiriyor: Tahrir Meydanı’na ne kadar uzağız? Yaşadığımız çağda (Bizim de Mayıs’tan beri içinde olduğunu farkettiğimiz bir çağ bu) artık böyle bir uzaklıktan bahsetmek imkansız. Tahrir Meydanı’nın sadece Mısır’da değil dünyada da mücadelenin merkezlerinden olması boşuna değil elbette. ‘Meydan’, tam da bunun farkında olduğu ve Tahrir Meydan’ını mekansal anlamının ötesinde kullanmaya ve anlatmaya çalıştığı için meseleye doğru açılardan bakmayı beceriyor. 


‘Meydan’, sokağın gücünü, isteğini, zaaflarını, sınırsızlığını, acısını, haklılığını son derece etkili bir şekilde perdeye getiriyor. Kamera, Mısırlı aktivistlerin arasından ayrılmıyor. Sokağa çıkmaktan asla vazgeçmeyen ve insanlara bunun bir hak olduğunu anlatmaktan yorulmayan Ahmed Hassan, Müslüman Kardeşler üyesi olan ama bağlı olduğu topluluğu sorgulayan, gerektiğinde karşı çıkan Magdy, tanınmış bir oyuncu Khalid Abdalla ve devrimin şarkılarını seslendiren Ramy Essam… Hepsi, uzaktan gördüğümüz Mısır’ın içine girmemizi sağlayan ‘gerçek’ karakterleri. Saat başına yetiştirilmeye çalışılan seçim, savaş, çatışma haberlerinin, televizyona çıkmak için çırpınan adamların anlamsız analizlerinin ötesinde Mısır’a, Tahrir’e, direnişe içeriden bakma fırsatı veriyor ‘Meydan’. 

Görüntüler de yaşananlar da tanıdık geliyor. Meydanda bir araya gelen birbirinden farklı topluluklar, dağıtılan çadırlar, insan hayatını hiçe sayan devlet otoritesi, duvar yazılarına yansıyan mizah ve acı, askeri araçların altında yaralanan ve öldürülenler, yalan söyleyen ve dini siyasete alet eden politikacılar, halkı bölmeyi, farklılıkları vurgulayarak insanları birbirine düşman etmeyi amaçlayan kirli oyunlar… Tüm bunların tanıdıklığından daha da önemlisi Meydan’ın bunu gösterme biçimi. Öyle ki, film hem iktidarı hem de sokağı konumlandırırken politik hamlelerin, iktidar baskısının ve özgürlük arzusunun tarih boyunca hiç değişmediğini vurguluyor; hak ve özgürlükler meselesini hem yatay düzlemde ele alıyor ve böylece güncel boyutunu  tartışıyor hem de tarihsel unsurları öne çıkararak zamansal çerçeveyi reddediyor.