20 Ocak 2014

Amerikan ahlaksızlığı*

Tarihi değiştirmiş bir adamın filmini çekmeye kalkışıp onu sadece ''ahlaksız'' ve ''haksız'' göstermeye çalışmak için deli gibi çabalamak (ve becerememek) filmin kendisini ahlaksız yapmaktan başka işe yaramıyor maalesef. Julian Assange'ın ve kurucusu olduğu Wikileaks'in hikayesini anlatmaya soyunan The Fifth Estate, sinema tarihinin en kötü propaganda filmlerinden biri olmakla kalmıyor üstelik bunu zayıf bir senaryo ve çok ucuz numaralarla yapıyor.


Üç farklı kitabı referans alan ve ''Biliyor musun Assange çok iğrenç biriymiş'' demekten öteye gidemeyen The Fifth Estate, Wikileaks'in yayınladığı belgeleri sorgulamaya girişmeye, etik açıdan tartışmaya açmaya, bu belgelerin yarattığı etkinin peşinden gitmeye ya da bilgi akışının geldiği noktayı irdelemeye ya da Assange'ın karakterini deşmeye çalışmak yerine, Assange ile daha sonra yolları ayrılan Daniel Berg'ün ilişkisine odaklanmayı seçiyor. Ancak, bunu da hem Berg'ün bakış açısından, tek taraflı olarak yapıyor hem de - daha kötüsü - Assange'ı seyirciye kötülemek için elinden geleni yapıyor. Hatta başka bir şey yapmıyor.  Hikaye o kadar ''kötülemek'' üzerine kurulmuş ki ''Sahtekar Assange saçını boyuyormuş'' kıvamına bile geliyor sonunda.

5 Ocak 2014

En iyi 10 film

Dağıtım tekeli, vizyondaki daralma, kültür ürünlerini muhafazakarlaştırma çabası, Tv seyircisini sinemaya çekmek için yapılan ucuz hamleler ve daha bir dolu soruna rağmen çok iyi filmler izledik 2013'te. Sağolsun yılın son aylarında Başka Sinema diye güpgüzel bir şey doğdu ama yine de çoğu önemli film vizyon yüzü göremedi (Ya da 2014'e sarktı) ve bazısı göremeyecek de zaten. Hal böyle olunca iki liste yapmak en doğrusu galiba. Daha fazla uzatmadan, 2013'ün en iyileri liste(leri)m şöyle: 


Vizyon
1-La vie d’Adele (Yön: Abdellatif Kechiche )
2-Gravity (Yön: Alfonso Cuaron )
3-Passion (Yön: Brian De Palma )
4-Dupa Dealuri (Yön: Cristian Mungiu)
5-Holy Motors (Yön: Leox Carax )
6- Django Unchained (Yön: Quentin Tarantino )
7- Sen Aydınlatırsın Geceyi (Yön: Onur Ünlü )
8- No (Yön: Pablo Larrain )
9- Dans la maison (Yön: François Ozon)
10- Krugovi (Yön: Srdan Golubovic )
+++
Blue Jasmine (Yön: Woody Allen )
Frances Ha (Yön: Noah Baumbach )
Warm Bodies (Yön: Jonathan Levine )
The Imposter (Yön: Bart Layton )
Şimdiki Zaman (Yön: Belmin Söylemez)

1 Ocak 2014

Hayat sevince güzel

Çağan Irmak filmlerinin çoğunlukla sonlarıyla konuşulur olması yönetmene haksızlık olsa da Tamam mıyız?’da bu durum zorunlu bir hal alıyor. Biri fiziksel engeli yüzünden diğeriyse eşcinsel olduğu için ötekileştirilmiş iki karakteri bir araya getiren filmde, yönetmen kişisel gelişim kitaplarından fırlamış gibi gözüken ‘umutlu son’uyla hikayeye ve hayata bakışını açık ediyor. İyimserlikten bir tık ileride, empatiden ise tam anlamıyla bihaber...


 Irmak’ın Prensesin Uykusu, Ulak başta olmak üzere birçok filminde yakaladığı masalsı ton, Tamam mıyız?’ın açılışındaki rüya sahnesiyle başka bir boyuta taşınıyor. Temmuz’un rüyasında gördüğü İhsan’la gerçek hayatta yolunun kesişmesi, Temmuz’da büyük bir aydınlanmaya yol açtığı gibi seyircinin de bu kesişmeye yüklenen anlama inanmasını bekliyor Irmak. Yani, bir nevi filmin kendisini boş verip metnin ana fikrini seyirciye bir öğreti gibi sunuyor. Rüya, karşılaşma, tanışma, bağlanma şeklinde özetlenebilecek dostluğun tüm aşamalarının inandırıcılıktan uzak bir şekilde kurulmasının yanı sıra iki başkarakteri de figüranlaştıracak kadar geri plana iten ‘hayat yaşamaya değer’ temalı kaba bir mesaj çıkıyor ortaya. Bu mesajın öznesi İhsan olmadığı gibi Temmuz da değil. Özne ‘inanmak’ fikri. Yönetmene göre önce inanmak gerekiyor. Aynen, bütün kişisel gelişim ve spiritüel gelişim kitaplarının vaaz ettiği gibi.

Temmuz açısından bakalım. Cinsel yönelimi sebebiyle babası başta olmak üzere toplum tarafından dışlanmış (Bu ‘toplum tarafından dışlanmış’ kısmı aynen bir cümle olarak duruyor filmde) sevgilisi terk etmiş, yalnız, bohem hayatında maddi sıkıntılarla uğraşıyor. Başarısız bir sanatçı olarak da, hayata tutunmaya çalışan birey olarak da Temmuz’un kurtuluşu İhsan oluyor. İhsan’daki ölme isteği Temmuz’da tam karşıtını, büyük bir yaşam enerjisi yaratıyor. Temmuz’daki dönüşümü sağlayan şey İhsan’ın kendisi mi yoksa gördüğü rüyanın mucizeliği mi bilmiyoruz. Yine de sormadan edemiyoruz; her şeyin başlangıcı olan rüya sahnesi/mucize olmasaydı böyle bir dostluk/dönüşüm/değişim yaşanır mıydı? Yoksa biraz saf davranıp rüya sahnesini salt dramatik yapının bir parçası olarak mı görmeliyiz? Bu soruların cevabına da anahtar kelime olan ‘inanmak’ üzerinden ulaşmak mümkün.