30 Aralık 2014

2014'ün en iyi 20 filmi

Birçok filmin vizyon tarihi 2014'e kayınca ve vizyon dışında kalan bazı filmleri de hesaba katınca yıl sonu listesi biraz daha keyifli hale geldi. Ülkede ve özel olarak sinemada çok fazla keyif alınacak bir şey de kalmadı açıkçası. Yıl boyunca yerli sinemanın ''büyümesine'' rağmen gelişememesine ve her geçen gün daha ucuz, vasat işlerin konuşuluyor olmasına, sektörün tekelleşme ve muhafazakarlaşma sürecinin hızlanmasına ve sansürün normalleştirilmeye çalışılmasına şahit olduk. Geçen sene de benzer şeyler söylüyorduk. Ve gün geçtikçe kötüye gidiyor durum. Neyse ki iyi filmler var. İşte o filmlerden 20 tanesi. Pek tabii ki kişisel bir liste. 



1. The Tribe*
2. Inside Llewyn Davis
3. Gloria
4. Force Majuere*
5. Deux Jours, une nuit
6. Nightcrawler
7. Clouds of Sils Maria
8. Gone Girl
9. The Wolf of Wall Street
10. Whiplash*
11. Sivas
12. La Grande Bellezza
13. Ida*
14. The Secret Life of Walter Mitty
15. Al Midan
16. The Grand Budapest Hotel
17. The Past
18. It Follows*
19. X-Men: Days of Future Past
20. Calvary*

* Türkiye'de -henüz- vizyona girmedi. 


En iyi 3 yerli film
1. Sivas
2. Kış Uykusu
3. Köksüz

31 Ekim 2014

'Erkek adam' olma zorunluluğu

Aslan’ın Amerikan sinemasından aşina olduğumuz ‘’Lassie ve çocuk dostu’’ fotoğraflarına baktığı sahne Kaan Müjdeci’nin anlatmak istediği hikayenin tam ortasında duruyor. 11 yaşındaki Aslan’ın yaşayamayacağı tanıdık bir ilişkinin/hikayenin/dostluğun klişe bir özeti Lassie. Aslan’ın dönüşeceği ve yaşayacağı şeylerin toplamı ise bu toprakların kendisi bir anlamda.


Birçok yönüyle yaşıtları gibi Aslan, ama bir o kadar da kendine has özellikleri olan bir çocuk. Arkadaşları arasında öne çıkmaya çalışıyor, dik başlı, köydeki bütün çocuklar gibi ağzından küfür eksik olmuyor, okulda sahnelenecek oyunda Prens olamadığı için bir tek o üzülüyor, bunu dert ediyor. Prens rolüne seçilen ve sinir olduğu çocuğun Ayşe’yi öpeceği fikrini kabul edemiyor. Dahası, Ayşe’yi cüce rolüyle etkileyebileceğini düşünmüyor. Sivas tam zamanında çıkıyor Aslan’ın karşısına.  Bir köpek dövüşünde kaybederken görüyoruz filmin ikinci başrolü Sivas’ı. Sahipleri işinin bittiğini düşünerek ölüme terk ediyor onu. Fakat, Aslan Sivas’ı bırakamıyor. Nefes aldığını görünce yanından ayrılmıyor. Korktuğundan yanına yaklaşamıyor ama karanlık çökmesine rağmen onu yalnız da bırakmıyor.

Sivas, Aslan’ın sadece arkadaşı olmuyor. Köyde havasını atmasına da yardımcı oluyor. Sivas’ı kullanarak Ayşe’yi tavlamaya çalışıyor. Normalde kıyamayacağı Sivas’ı sırf gücünü kanıtlamak, havasını atmak uğruna dövüştürüyor. Sonrasında ‘’canın yandı mı oğlum’’ diye üzülerek de soruyor. Çocukluğuyla yetişkin duyguları arasında bölünüyor Aslan. O da taşradaki bütün çocuklar gibi çocukluktan yetişkinliğe geçişi normal sürede tamamlayamıyor. Henüz küçüklükte, ergenliğe bile geçmeden erkek olmanın öğretildiği, erkek olmaya çalışan çocukların dünyasında bu geçişi tamamlayamayacak elbette.  Bu sebeple, Sivas’la olan ilişkisinde bunun sancısını yaşıyor.

5 Ekim 2014

Taşrada Mucizeler

Alice Rohrwacher, İtalyan kırsalında, modern dünyanın ‘nimetlerinden’ ve keşmekeşinden uzakta yaşayan, hayatını doğadan kazanan bir ailenin hikayesini anlattığı The Wonders’ta (Mucizeler), daha ilk dakikadan kamerasını ailenin bir parçası haline getiriyor. Rohrwacher, aile üyelerinin gündelik rutinin içine yumuşakça dalıyor ve bir süre sonra hikaye anlatmaktan vazgeçip seyirciyi taşraya taşımayı başarıyor. 


Sert ve inatçı baba Wolfgang, eşi, eşinin kız kardeşi ve dört kızıyla birlikte geçim derdiyle uğraşırken bir yandan da bitmek üzere olan bir yaşam tarzının keyfini sürüyor farkında olmadan. Rohrwacher, bu yaşama ağıt yakmaktansa evin en büyük çocuğu Gelsomina’nın peşinden giderek meseleyi büyüme sancılarıyla birleştiriyor. Bir süre sonra Gelsomina’nın içsel yolculuğu ve babasıyla ilişkisi hikayenin ta kendisi haline geliyor.

Asıl olarak arıcılıkla geçimini sağlayan ailenin hayatındaki değişim (ya da ‘’değişime direnme’’ diyebiliriz) Martin adındaki Alman bir çocuğu yanlarına almaları ve televizyondaki yarışma programının çekimlerinin ayaklarına kadar gelmesiyle başlıyor. Gelsomina ile babası arasındaki çatışma Martin’in aileye katılmasıyla artıyor, dahası Gelsomina’nın genç kadın kimliğiyle tanışması Martin’in varlığıyla karşılığını bulmuş oluyor. Yarışma programını sunan (Monica Bellucci’nin canlandırdığı) çekici Milly Catena ise tanrıça görüntüsüyle – ve temsil ettiği düzenle - bu geleneksel, yerel, saf dünyanın/ailenin tam karşısına yerleşiyor. Böylece Rohrwacher, imaj ile gerçek, vaat edilen ile yaratılan dünya ayrımını zarif bir şekilde alt metne yerleştirerek hem medya eleştirisini doğru yerden yapıyor hem de İtalya’nın (ve genel olarak tüm ‘gelişmiş’ ülkelerin) yaşadığı değişimi göstermiş oluyor.

1 Ekim 2014

Yalnızlıktan kabusa

Eskil Vogt, Joachim Trier’le birlikte yazdıkları Reprise ve Oslo, 31 Ağustos’un ardından ‘’hayata karışamayan karakterler’’ine yenisini ekliyor Körlük’le. 


Genetik bir hastalık sebebiyle görme duyusunu kaybeden Ingrid’in dışarısıyla, gerçekle, kocasıyla ve yazdıklarıyla kurduğu ilişki bir bakıma yeni hayatını sorgulama yönteminin, karanlıkta var olma biçiminin sınırlarını belirliyor. Ingrid’in dünyasının Oslo, 31 Ağustos’un Anders’i ve Reprise’ın Philip’inin dünyalarıyla benzerlikler taşıdığı açık; geride bırakılmış hayatın hüznü, yalnızlık, şimdiki zamanla mücadele etmekten kaçınma, hayata tutunamama gibi genel tanımlamalar üç karakter için de geçerli. İçinde yazmaya dair istek kalmayan Philip ile rehabilitasyondan çıkıp bir günlüğüne şehre karışmaya çalışan Anders’in aksine Ingrid’in hayal dünyasını daha somut bir şekilde görüyoruz. Görme engelli bir karakterin zihnini yansıtmak için karanlığı tercih etmeyen Vogt, filmi başkarakterin mesleği yani yazarlığı üzerine kurarak hikaye içinde hikaye yaratıyor ve böylece hem yazma-yaratım sürecine seyirciyi dahil ediyor hem de Ingrid’in duygularını tetikleyen şeyleri göstererek iki farklı hikaye/dünya arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor.

Vogt, Ingrid’in hayatı ile yazdıklarını birbirine katıyor ve aradaki bağın film boyunca bir an bile gevşemesine izin vermiyor. Bunu son ana kadar koruyarak bilinçaltı-yaratıcılık ilişkisini de sorgulamaya devam ediyor. Ingrid’in korkuları, zayıflıkları, kompleksleri (hem kendisi hem de rakibi olan) karakterden intikam alma arzusu ve fantezileri baskın geldikçe hikaye gerçek-gerçek üstü arasında gidip gelmeye başlıyor. Ingrid’in kocasıyla ilişkisi, yalnızlığı, evden çıkamayışı ve seslerle kurduğu ilişki zihnindeki öyküyü ve karakterleri dönüştüren temel etkenler oluyor. Evde başına gelen küçük bir kaza ya da kafasında kurduğu olası durumlar ve fikirler (Kocasının onu aldatması, ona acıdığı için yanında kalması, kör bir kadının çekici olmaması...) Ingrid’in yazdıklarını kabusa çevirmeye yetiyor. Kendisini bile göremeyen bir kadının, kocasının onunla ilgili ne hissettiğini tahayyül edeken zayıflıklarından yola çıkması bu kabusu gerçek hayatın ta kendisi yapıyor.

22 Eylül 2014

Öfkeli ve nazik!

Hayatının 10 yılını sürgünde geçiren ve hem ülkesinin özgürlüğü hem de ülkesindeki ifade özgürlüğü için mücadele eden James Gralton’ın hikayesini anlatmak için Ken Loach’tan daha iyi bir isim bulmak zor. Ülkesinden sürgün edilen tek İrlandalı olarak tarihe geçen Gralton’ın halkevi olarak işleyen ‘Salon’u Loach’un ezelden beri mesele ettiği konular için biçilmiş kaftan zaten. Keza, bir Ken Loach filminde aşağı yukarı ne izleyeceğinizi bilirsiniz. Bugün içi boşaltılmış olan adalet, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar Loach’ın hikayelerinde slogan olmaktan çıkıp tarihsel bir arka plana yerleşir. 


Jimmy’s Hall’da (Özgürlük Dansı) da kilise ve onun etrafında toplanmış çoğunluğun linç etmek istediği aktivist James’in kaçıp 10 yıl sonra memleketine döndüğüne mücadeleye kaldığı yerden devam etmesini izlerken Loach’un tüm filmografisi akla geliyor ister istemez. Politik mevzuları gayet ‘basit’ bir şekilde anlatmayı beceren Loach, yine birlikte çalıştığı senaristi Paul Laverty ile birlikte bu ‘basit’likten taviz vermiyor. Üstelik, ‘mücadele’ fikrini müzik ve danstan ayırmadığı için baştan hikayesini daha gerçek kılmayı başarıyor. 

Loach, Jimmy’s Hall’da kilise, toprak sahipleri, muhafazakarlar ve devletin karşısına James yerine Salon’u koyarak hikayeyi kahramanlaştırmamayı yahut dengede tutmayı tercih ediyor. Loach, James’le birlikte tekrar canlansa da Salon’un herkesin emeğiyle hayata geçtiğini, bunun bir araya gelerek gerçekleştiğini vurguluyor film boyunca. Gençlerin James’i kahramanlaştırmasını, James’in yakışıklı ve havalı bir lider olarak öne çıkmasını sürekli canlı tutuyor ama diğer yandan birlik fikrini öne çıkararak dayanışmaya işaret ediyor. Salon’un ve kasabanın geleceğinin konuşulduğu toplantıda karar verme sürecinin topluluğun menfaatlerinin gözetilerek, herkesin görüşü alınarak ve birlikte sonuca giderek işlediğini, mücadelenin ancak bir araya gelmekle gerçekleşebileceğini görüyoruz. Kağıt üzerinde klişe duran bu detayların Ken Loach sinemasının anahtarlarından biri olduğunu söylemek gerek. Hangi hikayeyi, karakteri, dönemi anlatırsa anlatsın meselesinin önüne herhangi bir unsurun geçmesine izin vermiyor. Burada da salt James Gralton’ın hayatını değil onun ve arkadaşlarının Salon’la birlikte değiştirdiği hayatları, verdikleri mücadeleyi, onlardan rahatsız olan otoriteyi izliyoruz. Müzik, dans, spor ve eğitim merkezi işlevi gören Salon asıl olarak gençlerin özgürce hayal kurduğu yer olduğu için tehlikeli ilan ediliyor çünkü. Aslında korkusuz, kendini mücadeleye adamış insanlar değil kasabadakiler. Sadece eğlenmek, keyif almak, üretmek, kendilerine çizilen sınırlar dışında da bir şeyler yapmak isteyen ‘sıradan’ taşralılar. Herhangi bir düşünceyi, kurumu, kuralı yıkmak gibi bir dertleri yok. Ancak, düşünme ve eğlenmenin komünist, anarşist olmakla eşdeğer tutulduğu yıllarda bu sıradan zevkler – ve bir de tabii dayanışma fikri-  büyük bir mücadelenin fitilini ateşliyor.

27 Ağustos 2014

Sessiz şiddet

-20. Saraybosna Film Festivali notları - 

Ukrayna 'dan gelen Myroslav Slaboshpytskiy imzalı The Tribe'ı izlemeden önce filmde işaret dili kullanıldığı, diyalog- altyazı olmadığını ve hikayenin izlenmesi zor bir sinema diliyle anlatıldığı aklımızda. Bu bilgiler, kapanış jeneriğiyle birlikte çarpılmış ve oturduğumuz yerde kalakalmış vaziyetteyken zihnimizde daha da büyüyor. Ve uzun bir süre, biçimsel tercihlerin böylesi güçlü bir sinema diline nasıl dönüştüğünü sorguluyoruz. 



Cannes'da Eleştirmenler Haftası'nın galibi olan* 130 dakikalık hikaye yatılı işitme engelliler okulunda geçiyor. Okula yeni gelen öğrenci Sergey ile (filmin başkarakteri) birlikte okuldaki sistemle; yani ders saatleri dışında kurulan ''kirli işler'' ağıyla ve hiyerarşik yapıyla tanışıyoruz. Okulun büyük yaştaki öğrencilerinin başını çektiği, öğretmenlerin de dahil olduğu para akışının nasıl işlediğini izliyoruz. Sergey, hem fiziksel yeterliliği hem de iş bilirliğiyle para akışını yöneten ''çete''nin içine girmekte zorlanmıyor. Ve onun para akışında aldığı rol ile birlikte 'gerçek' hikaye başlıyor. 

The Tribe, sadece bir yatılı okulda yaşananları anlatmıyor. Öğrenciler arasındaki güç dengesi, acımasızlık, sertlik, vigilante, okuldaki serbestlik/öğrencilerin kendi iktidarı, okul dışı kurulan ilişkiler, para akışının durakları; kadın ticareti, hırsızlık, darp, hepsi bir anlamda bir ülkenin (Ukrayna) çürümüş yanlarını, sistemin nasıl işlediğini göstermek için detaylara dönüşüyor. ''Sesin çıkmaması/kimsenin duymaması'' noktasında hikaye metaforik olmaktan çıkıyor paranın yolculuğuyla birlikte gerçeğin ta kendisi oluyor. 

24 Ağustos 2014

'Kürtler çığlığını şarkılarla dünyaya duyurdu'

Ali’nin hayatı ikiye bölünmüş. Geçmişiyle geleceği, Türkçe ile Kürtçe, hayalleriyle travmaları arasında tutunmaya çalışıyor. Öte yandan iki dilli bir hayat kurmuş. Kentli bir erkek olarak yaşadığı çelişkilerin ağırlığını üzerinden atmaya çalışırken diğer taraftan bir şarkının peşinden gitmek zorunda kalıyor. Annesinin şarkısı... Ali, yıllar önce İstanbul’a göç etmek zorunda kalan, acısını bir fotoğrafta taşıyan ve şimdi kentsel dönüşüm yüzünden ikinci defa göçe zorlanan annesi Nigar’ın aklına takılan bir dengbej şarkısını bulmaya çalışıyor.


Kısa filmleri Butimar ve Berf ile tanıdığımız Erol Mintaş, ilk uzun metrajlı filmi Annemin Şarkısı’yla Kürt sorununa günümüzden bakmaya çalışıyor ve meseleyi şehirli Kürt bir öğretmenin gündelik dertlerini, gelecek kaygısını öne çıkararak masaya yatırıyor. Dünya prömiyerini yaptığı Saraybosna Film Festivali’nde En İy Film seçilen Annemin Şarkısı'nı konuşmak için yönetmeni Mintaş’la buluştuk:

Kısa filmlerinizde olduğu gibi yine bir ana-oğul hikayesi anlatıyorsunuz. Çıkış noktanız hangi karakterdi?
Evet, bir ana-oğul hikayesi ama hikayenin genel omurgası oğul üzerinden kuruluyor. 90’larda oğul karakteri ile başlıyoruz ve yine günümüzde, İstanbul’da oğul hikayesi ile devam ediyor.

Kürt sinemasında sesin, kayıtların, şarkıların geçmişle kurulan bağlantıda simge olarak kullanıldığına rastlıyoruz. Siz de bir şarkının peşinden gidiyorsunuz.
Müziklerle direndik biz. Şarkılar olmasaydı olmazdı... Dilimi unutmamamın birinci sebebi ailemse, ikincisi de şarkılardır. Kürtçe şarkılar, el altından gizli gizli ezberlediğimiz dengbej kasetleri... O kasetler yok edileceği için ezberlerdik. Dengbejler, Kürtlerin yaşadığı birçok şeyi kayıt altına alıyor, epik bir şekilde aktarıyor sonraki kuşaklara. Bir tarih oluşturuyorlar. Şarkılar mücadele bayrağı gibi bir şey. Şarkılar biterse her şey bitmiş demektir. Kürtlerde şarkılar asla bitmedi. Çığlığını dünyaya şarkılarla duyurmayı başardı. O yüzden benim için çok önemli. Bu filmin çıkış noktası bakımından da.

25 Haziran 2014

Kötülüğü hak etmek!

"Kötülüğe karşı koymamak hakkında ne düşünüyorsun?" Uzandığı kanepesinden Aydın'a bu soruyu soran Necla, Çehov'un dünyasından Kış Uykusu'na usulca sızmış adeta. Aydın'a rahatsız edici sorular soran, onun yazılarını ve düşüncelerini eleştiren Necla, İyi İnsanlar'ın Vera Semyonovna'sı bir anlamda.


 "Kötülüğe karşı koymamak" üzerine uzunca tartışıyor Aydın ve Necla. Bir sahne sonrasında Aydın'ın eşi Nihal de katılıyor bu sohbete. Nuri Bilge Ceylan bu meseleyi filmin tam göbeğine yerleştirmiş. Necla, sorusuna karşılık Aydın'dan örnek vermesini değil, mantıksal bir açıklama yapmasını istiyor. Aydın, kardeşinin ne demek istediğini anlamıyor, sorunun anlamsızlığına öfkeleniyor, Necla ise konunun gayet basit olduğunu anlatmaya çalışıyor. "Mesela bir gün hırsızlar seni soymak istiyorlar, ama sen onlara karşı koymuyorsun..." Aydın'ın öfkesi konuşma ilerledikçe daha da artıyor, Necla aklındakini biraz daha netleştiriyor: "Kötülüğe karşı koymazsak dünya daha iyi bir yer olabilir mi?"

Necla nasıl bir kötülükten ve "kabullenme"den bahsediyor? Karakterlerin kendi evrenlerindeki kötülük nerede açığa çıkıyor ve filmin kötü adamı kim? Nuri Bilge Ceylan, karakterlerini salt iyi-kötü ya da haklı-haksız diye kodlamadığı için bu soruları kurcalamak adına bütün karakterler üzerinden bir zihin pratiği yapılabilir belki ama asıl olarak Aydın'a odaklanmak gerektiği açık. "İki kuruşluk" kirayı geciktirdiği için kiracısını evinden çıkartmak isteyen Aydın, cömert bağışlarla insanlara yardım etmeyi ihmal etmeyen bir karakter sonuçta! Doğadaki tavşanı öldürüp mağaraya hapsettiği atı özgür bırakan, karısına sürekli, "Seni tutan yok," dese de onu eve hapseden bir adam. Çelişkileriyle yüzleşmektense verdiği cevapları vicdanına göre ayarlıyor Aydın. Evine gelen -ve bir din adamı olan- Hamdi'nin ayağının kokmasını yerel bir gazetedeki köşesinde yazdığı yazısında genel bir analize dönüştürebiliyor. Sonraki sahnede adamın uzun yolu yürüyerek geldiğini öğrendiğinde ise sadece şaşırıyor!

10 Haziran 2014

San Marino olmak

5 gol yedikleri bir maçta attıkları tek gole deli gibi seviniyorlar. Kolay değil 5 yıl sonra attıkları ilk gol bu. Tarihindeki en golcü futbolcusunun 8 golü var.  Kadrosunda sadece tek bir oyuncu profesyonel. Hiç umut yok ama yine de her defasında keyifle oynuyorlar. Dünyada San Marino'dan kötü çok milli takım olmasına rağmen Avrupa'da yer aldıklarından (Yani Avrupa elemelerine katıldıklarından) en kötü istatistiğe onlar sahip. Bahtsızlar. Lakin bunu umursamıyorlar bile. 


Bütün dünyada yıllardır hem dalga geçilen hem de dibin altındaki istatistiklerine rağmen keyifle sahaya çıktıkları için saygı duyulan bir takım San Marino Milli Takımı. Kısaca kaybediyorlar ama oynamaya devam ediyorlar. 

Dün yenilgilerine bir yenisini daha eklediler. 1 galibiyet 117 mağlubiyetle yola devam ediyorlar. 

Böyle bir ''başarısızlığa'' rağmen hala neden devam ediyorlar? Belki de futbol da tam böyle anlarda fena halde hayata benziyor. 

Kaybediyorsun ama ölmüyorsun. Bir daha kaybediyorsun, bir daha, sonra bir kez daha. Bazen hiç kazanamıyorsun ama hayat devam ediyor. Öleceğin güne kadar böyle. Meselenin kaybedip kaybetmemekle alakalı olmadığını öğrenirsen bir şeyler kazanmış sayılıyorsun...


8 Haziran 2014

Samimiyet

6 ay önce, TRT’nin bir MİT güzellemesi olan ‘Kızılelma’ adındaki dizisinin tanıtımı yayınlandığında başlamıştı tartışma. TRT dizisinde Alevilere ayrımcılık mı yapılıyordu? Olacak iş değil! Aleviler tepki gösterdi, sonrasında suç duyurusunda bulunuldu. Ve geçtiğimiz hafta İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tartışmaya noktayı koydu: ‘’Devletin Alevilere veyahut herhangi bir din, ırk, mezhep veya herhangi bir gruba katliam yapması veya hedef göstermesi mümkün değildir.” Evet, güldüğünüzü duyar gibiyim.


Komik ülkeyiz. Sinir bozukluğunun toplamından ancak böyle bir komedi çıkıyor ama olsun. Başsavcılığın kararından sonra diziye bir bakmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. İzlemeye gerek var mı? Bu dizide Alevilere yönelik bir ayrımcılık yapılıp yapılmamasının bir önemi var mı? Gerçekten neyin analizini yapacağız? Bıkmadık mı ülke pislikle yoğurulurken naif, işlevsiz çıkarımlar yapmaya?

Tarihi kanla dolu bir ülkede yaşıyoruz. Hala kan akmaya devam ediyor. Devletin Alevilerden (Ve Kürtlerden, Ermenilerden, eşcinsellerden, kadınlardan, kısacası ‘’Sünni Müslüman-Türk-Erkek’’ kalıbına uymayan herkesten) nefret ettiği, onları katlettiği bir ülke. İktidar onca ölüme rağmen gururla yükselmiyor mu her seçimde? Devletin ajansı, devletin kanalı iktidarın elinde değil mi? Böyle bir ülkede gerçekten TRT’den ne bekliyoruz? Sistemin parçası haline gelen bu tartışmalardan sıkılmadık mı?  

6 Haziran 2014

Bir çuval dolusu ikinci şans

Zaman döngüsü meselesinin sinema için biçilmiş kaftan olduğu açık. Belirli bir zaman dilimi içine sıkışan kahramanın ne yapacağını kestirmeye çalışmak, kağıt üzerinde gayet çekici duran hikayenin dönüştüğü serüveni izlemek ve sonrasında bir zihin pratiğiyle baş başa kalacak olmak tam da sinemanın vaat ettiği dünyaya denk düşüyor. Bilimkurgunun alt türü olarak ‘’time loop’’ temalı filmlerin sayısı çok fazla değil belki ama ucundan kıyısından türe bulaşan hikayelerle ve akraba zamanda yolculuk filmleriyle birlikte düşündüğümüzde belli kavramların öne çıktığını görüyoruz. İkinci şans ise bu kavramların olmazsa olmazı...


Doug Liman’ın yönettiği Edge of Tomorrow, yakın dönemde izlediğimiz Source Code gibi meseleyi dünyayı/ülkeyi/şehri kurtarmak üzerinden işlemeyi tercih ediyor. Bu sebeple ‘ikinci şans’ kavramını karakterini kurcalayarak masaya yatırmayı seçmiyor. Büyük bütçeli bir aksiyon olmasının da zorunluluğuyla ‘’bir çuval dolusu ikinci şans’’la kahraman olmanın hikayesini anlatıyor.

Hiroshi Sakurazaka’nın ‘’All Youu Need is Kill’’ adlı romanından uyarlanan filmde, insanlığın kaderi tek bir kişinin elinde; daha önce hiç savaş görmemiş halkla ilişkiler subayı Binbaşı Cage’de. Baş edilmesi imkansız uzaylı ırkıyla yapılan savaşta Cage’in içine hapsolduğu döngü dünyanın da kurtuluşu için tek umut haline geliyor. ‘’Savaş, öl, yaşa, savaş, yine öl...’’ şeklindeki bu döngüyü Doug Liman, hem mizahi bir dille anlatmayı beceriyor hem de tekrarlar üzerine kurulu hikayeyi küçük dokunuşlarla izlenir kılmayı başarıyor. Her tekrarda tempo artıyor ve Cage duruma adapte olmaya çalışırken seyirci de öykünün zaten ‘’karışık’’ olmayan yapısını çözmeye çalışıyor. 

20 Nisan 2014

Ida: Peki ya sonrası?

- 33. İstanbul Film Festivali notları -

Gezmek, eğlenmek, evlenmek, çocuk yapmak… Peki ya sonrası? Sonrası hayat… Ama Ida için o ‘’sonra’’nın bir yere varamıyor olması asıl sorun. Bir tarafta arzular diğer tarafta rahibe olmak için ettiği yemin. Karamsarlığından, kararsızlığından ya da hayattan ne istediğini bilemediğinden seçim diye bir şeyin anlamı da kalmıyor Ida için. 




Pawel Pawlikowski, 1960’larda Polonya’da geçen ve Holokost’un acıları üzerine kurduğu hikayesinde Yahudi olduğunu öğrenen genç rahibe adayı Ida’yı anlatırken hem din (Hıristiyanlık) ile sekülerizm arasındaki çatışmayı Ida ve teyzesi üzerinden sağlam bir şekilde kullanıyor hem de ‘’hayatın anlamı’’ ve ‘’seçimler’’ üzerine incelikli bir iş çıkarıyor. Ida ile teyzesi arasındaki ilişkiyi aralarındaki farklardan çok ikisinin de geçmiş ve gelecek ile kurdukları bağ belirliyor. 

Pawlikowski’nin daha önce çektiği bir hayli vasat işleri Aşk Yazım ve Gizemli Kadın’ı unutturacak kadar etkileyici olan Ida, festivalin en iyilerinden.


(Ekşi Sinema)

13 Nisan 2014

İtirazımız var!


- 33. İstanbul Film Festivali notları - 

Her ne kadar kağıt üzerinde polisiye olarak dursa da İtirazım Var için Onur Ünlü’nün komedi dozu en yüksek filmi dersek yanlış olmaz sanırım. 


Ünlü, silahlarla ve gizemlerle dolu hikayesinde durum komedisine sıkça başvururken kaba komedi unsurlarını kullanmaktan da vazgeçmiyor. Hikayenin özeti olan ‘’Camide işlenen bir cinayeti çözmeye çalışan imam’’ cümlesi yönetmenin sinemasını bilenler için yeterli zaten. Fakat, gelgelelim Ünlü’nün bu absürt fikri çok da iyi kullanamadığını düşünüyorum. 

Öncelikle hikayenin polisiye tarafı zayıf ve özensiz duruyor. Aceleye getirildiğini düşünmemek zor. Diğer yandan hem aforizmalar hem de arka arkaya gelen ‘’komik’’ sahneler, espriler fazlasıyla kalabalık yaratıyor. ‘’Keşke daha az olsaydı’’ diye iç geçirdiklerimiz maalesef fazla. Süresi, komedisi, aforizmaları, karakter sayısı… 

Filmin önemli tarafı ise, din mevzusundaki ikiyüzlülüğü cesur bir şekilde göstermesi. Bir imam üzerinden böyle bir hikaye anlatmak, ‘’kutsal’’ bir meseleyi sağlam dokunuşlarla mizahın ve eleştirinin parçası yapmak çok sık görmediğimiz bir şey. Tabii, bu durum güçlü bir sinemanın parçası olsaymış daha anlamlı hale gelirmiş. Sonuç olarak, Onur Ünlü’nün son yılların en etkileyici yerli filmlerinden Sen Aydınlatırsın Geceyi sonrasında fazlasıyla ‘’hafif’’ kaldığını söyleyebiliriz.

(Ekşi Sinema)

12 Nisan 2014

Kendi hayatının misafiri


- 33. İstanbul Film Festivali notları - 

Başkası olmak… Başkasının hayatına sahip olmak… Kendi hayatından gitmek… 
Tayfun Pirselimoğlu’nun yönettiği Ben O Değilim’i izledikten sonra bunun gibi onlarca bitmemiş cümle üzerine düşünmek mümkün. Bitmemiş cümle çünkü kimlik değiştiren -filmin başkarakteri- Nihat için kendi hayatı ile başkasının hayatı arasındaki farklar çok da önemli değil aslında. 


Nihat'ın bir şeyi arzuladığını, istediğini, heyecanlandığını yahut korktuğunu görmüyoruz film boyunca. Hayat değiştirmek onun için sadece bir değişiklik. Bu sebeple filmin sorduğu/sordurduğu sorular çok daha anlamlı hale geliyor. En basitinden, çoğumuz hayatımız denilen koca zaman içerisinde bazen misafir gibi dolaşmıyor muyuz? Nihat, bu ''misafir olma'' halinin perdedeki yansımalarından biri sadece. Bilgisayar oyunlarında bölüm geçer gibi başka bir hayata geçebiliyor. Karşısına çıkan kadın bile onun tekrar yakalamaya çalıştığı – benzer – anın bir parçası olabiliyor en fazla. 

Pirselimoğlu, ağır bir meseleyi doğru ve ilgi çekici hikaye/karakter üzerinden anlatıyor. Ancak, finale kadar iyi getirdiği hikayesini son 30 dakikada oldukça zayıflatıyor. Final olabilecek sahneleri es geçiyor, zorlama bir şekilde cümlesinin sonunu getirmeye çalışıyor. Hikayeyi sündürüyor. 

Filmin genelinde – her şeyi akışına bırakan karakteriyle doğrudan alakalı olarak- serbest bir anlatım tercih eden Pirselimoğlu, maalesef son bölümde ‘’ben bunu söylemek istiyorum’’ diyen bir yönetmene dönüşüyor. Son olarak şunu da söylemek lazım, Ben O Değilim somurtkan bir film değil ama keşke Pirselimoğlu hikayenin kara mizaha şiddetle ihtiyaç duyduğunu görseymiş. Azıcık kara mizah, çok değil…

(Ekşi Sinema)

10 Nisan 2014

Şiddet Güzeli: Altı çizili analizler

- 33. İstanbul Film Festivali notları - 

‘’Çok ses getiren’’ kontenjanının bu yıl öne çıkan filmlerinden Şiddet Güzeli (Miss Violence), akılda kalıcı açılışıyla beklenti yaratsa da meselesini hikayesi içinde eriterek sadece ses getirmek konusunda sınıfı geçebiliyor. 


Aile üzerinden toplumu masaya yatıran yönetmen Alexandros Avranas, aile bireyleri arasındaki ‘’normal’’ olmayan ilişkiler üzerinden otorite, iktidar ve baskı gibi kavramları irdeliyor ancak her sahnede sırf bu kavramları ve iki yüzlü ahlak anlayışını göstermek için hikaye anlatıyormuş gibi hissettiriyor seyirciye. Avranas, evin içinde kurduğu ‘’sapkın’’ yapının normalliği üzerinden çok şey söyleyebilecekken sürekli bu durumun altını çizerek ’’hem rahatsız ederim hem de sistemi deşifre ederim’’ diye bağırıyor adeta. (Özellikle ekonomik sıkıntıların evdeki etkilerine dair sahnelerde) 

Filmin önemli bir sorunu şiddeti gösterme biçimi. Yönetmen için neyin şiddet içerdiğini bilemeyiz ancak kağıt üzerinde bile yeterince şiddet merkezli olan bu hikayeyi perdeye aktarırken finale doğru seks/tecavüz sahnesine ihtiyaç duyması - her ne kadar anlayamadığımız bir tercih olsa da - yönetmenin anlatım konusundaki yetersizliğine dair bir şeyler söylüyor bizce. (Keza, burada sahnenin gösterilip gösterilmemesinden öte bu biçimsel tercihin yönetmenin dili açısından nereye oturduğunu anlayamıyoruz.)

(Ekşi Sinema)

7 Nisan 2014

Radikal hikaye, muhafazakar sinema


- 33. İstanbul Film Festivali notları - 

''Genç Lake ile 80’li yaşlarındaki Mr. Peabody arasındaki imkansız ilişki…’’ Çok ‘radikal’ bir fikir/hikaye/ilişki bulup bunu son derece muhafazakar ve klasik bir sinema diliyle anlatan Aşkın Yaşı Yoktur (Gerontophilla), festivalin en zayıf filmlerinden. 


Bruca LaBruce’un yönettiği film Amerikan bağımsız sinemasından çıkmış gibi bir açılışla başkarakteriyle tanıştırıyor bizi. Sempatik, ‘’devrimci-feminist’’ sevgilisi ve sorunlu annesiyle olan ilişkisi Lake’i tanımamız için yetiyor ama asıl hikaye Lake’in yaşlı erkeklerden hoşlandığını anlamasıyla başlıyor. Bir huzurevinde çalışmaya başlayan Lake için işi bulunmaz fırsat oluyor ve aşık olduğu Mr. Peabody ile ilişkisi başlıyor. 

Aşkın Yaşı Yoktur, beden ve güzellik meselesini tartışmak için iyi bir hikayeye sahip olsa da LaBruce bunun içini boşaltmak için elinden geleni yapıyor. Başkarakterlerin yaşı ve cinsiyeti dışında ucuz Hollywood filmlerinin şablonunu birebir kullanıyor. Lake’in tercihlerini ve toplumdaki yerini bile düşünmemize izin vermiyor yönetmen, Lake’i aziz olarak gören eski sevgilisi bizim yerimize düşünüyor sağolsun! 

En kötüsü ise, ikili (yaşlı-genç eşcinsel çift) arasındaki ilişkiye inandırmayı dahi beceremiyor Aşkın Yaşı Yoktur. Hatta, Lake’in kendi yaşıtı ve karşı cinsten olan eski sevgilisiyle  ilişkisi asıl hikayeden çok daha gerçek duruyor…

(Ekşi Sinema)