30 Kasım 2013

Cinayeti izledim!

Üç Sırp asker Müslüman bir sivili döverken meydandaki herkes sadece gözlerini kaçırmakla yetinir. Yürümeye devam ederler. İzlemek (bakmak ama görmemek) en güvenli yoldur. Sokak ortasında bir adam ölesiye dövülürken ses çıkarmamak için her zaman ‘meşru’ bir sebep bulunur elbet! Bosna’da 1993 yılında sebep bu kez savaştır. Yine de savaş -hatta özellikle savaş- söz konusu ‘vicdan’ olunca sorgulanır hale gelir. 


Kendisi de asker olan Marko yerde tekmeler yiyen Haris’i kurtarmak için ayaklandığında etraftaki yüzlere dikkat etmeyiz. Yönetmen Srdan Golubovic açılıştaki bu sahneyi kesip hikâyeyi 12 yıl sonrasına götürdüğünde önce zihnimize sorular bırakır; sahneye geri döndüğümüzde kamerasını o yüzlere odaklar. Bu kez yerde yatan Marko’dur. Dayak yiyen kişi değişir ama izleme eylemi değişmez. Yüzlerdeki ifadeler de. Marko herkesin gözü önünde öldürülür. Suçlular bellidir. Peki, ama böyle bir cinayete şahit olanların bu suçta payı yok mu? Yönetmen Golubovic’in peşine takıldığı soruların başında bu geliyor.

Marko’yu döverek öldüren askerlerden biri olan Todor, yıllar sonra ameliyat masasında ölüm korkusuyla vicdan muhasebesi yaparken olayla ilgili “Savaşın ortasında neyin doğru olduğunu öğretmeye kalktı” diyerek savunur kendisini. Suçluluk hissetmez. Todor’a göre savaşta doğru diye bir şey yoktur. Ya da Todor’a göre bazı zamanlarda öldürmek meşrudur. “Marko doğruyu yaptı ama savaşta ‘yanlış’ olmaz” demeye getirir. Yönetmen gerçek hayattan esinlendiği hikâyesinde savaşı sadece fon olarak kullanmıyor. Bilinçli bir tercihle ‘savaş zamanı’ meselesini sorguluyor aslında. Savaşın bildiğimiz yüzü dışında başka korkunç bir tarafına daha bakmaya çalışıyor. İnsanların gündelik yaşamdaki bir cinayeti/ölümü ‘sıradan’ kabul ettiği gerçeğini etkileyici biçimde gösteriyor. Böylesine dehşet verici bir olayı ‘sıradan’ kabul edip hayatına devam edecek kadar insanı başkalaştıran ne olabilir? Bu değişimi sadece savaşın tahribatı olarak açıklamak mümkün müdür? Olağanüstü zamanlarda cinayetin meşru kılınmasını kendimize ne ile/nasıl açıklarız? Golubovic, seyirciyi Marko’nun dövüldüğü meydanda bu sorularla çırılçıplak bırakırken hikâyesini zamansız ve mekânsız kılmayı da başarıyor. Bizler de o meydanın Bosna’da bir yer, tarihin de 1993 olmasının hiçbir anlam taşımadığını biliyoruz maalesef.
Geriye suçluluk kalıyor
Kesişen Hayatlar (Krugovi) kimin suçlu olduğundan çok suçluluk duygusuyla ilgileniyor. Film sona erdiğinde anlıyoruz ki, suçlulukla ilgili asıl mesele kişinin kendini konumlandırdığı yerde tıkanıyor. Bu çıkarımı özellikle Todor’un suç işlemek ve bundan vicdanen rahatsızlık duymamakla ilgili söylediklerine bakarak yapmak mümkün. Todor, “ortada yanlış bir şey yoksa neden pişman olayım” diye düşünüyor. Bir cinayet işlemiştir ama “istemeden oldu” demesi yeterlidir. Kendi milletinden olmayan bir sivili yani Haris’i öldürmeyi tercih ederdi büyük ihtimalle, savaşın doğasına da daha çok yakışırdı. (Hem de asker olduğu için devletini, ülkesini temsil ettiği bir cinayet olurdu bu.) Sonuçta Todor’un doğru-yanlış tanımları pişmanlığının boyutunu belirleyen asıl etken oluyor. Peki diğerleri, seyredenler hangi tarafa düşüyor? Haris’in dövülmesini, Marko’nun öldürülmesini izleyenler evlerine gittiklerinde ya da bir zaman sonra bununla yüzleştiklerinde bir bahane ararlarsa, onlar da savaşa sarılmayacaklar mı? Katilleri gösterip içlerini ferah tutmayacaklar mı? Uzak gelecekte bir gün, suçu işleyen dışında bir suçlu ararlar mı bilmiyoruz. (Maalesef filmin duygusu ve gerçek hayat pratiği bu sorulara hep olumsuz yanıtlar veriyor.)


Marko’nun geride bıraktığı -filmin dört ana karakteri- babası, arkadaşı, nişanlısı ve Haris ise farklı hesaplaşmalar yaşıyor. Marko’nun ölümünün açtığı boşlukta nefes almaya devam ederken geçmişten biraz olsun uzağa gitmeyi başaramıyorlar. Marko’nun babası Ranko katillerden birinin oğluyla karşılaşıyor. Çalışmak için yanına gelen çocuğu ne yaparsa yapsın uzaklaştıramıyor ve bir süre sonra bağışlama öyküsünün içinde buluyor kendisini. Oğlundan uzak durması için Ranko’nun yanına gelen annesi “oğlumun suçu yok” dediğinde Ranko cevap vermiyor. Babasının günahını çocuğa yükleyip yüklememek arasında kalıyor. Diğer yandan ikinci bir içki bardağını dolduracağı kimsesi yoktur evinde, hayatında. O yüzden geçmişiyle (Suçlayacağı birilerini aramak) geleceği (Hayatındaki boşluğu başka bir ‘oğul’la doldurmak) arasında tercih yapmak durumunda kalıyor. Marko’nun cerrah arkadaşı Nebojsa ise o meydanda cinayeti izleyen yüzlerden bir diğeri. Yıllar sonra arkadaşının katilini ameliyat etmek zorunda kaldığında, kaçtığı geçmişiyle karşılaşıyor. Nebojsa’nın yalnızlığı bile haklılığını sorgulamasını sağlamamış bunca sene. Gerçeği erteleyerek doğru soruları sormadan 12 yıl geçirmiş. Şimdi katilin pişman olup olmadığını sorgularken ve onu suçlarken aslında kendisiyle baş başa kalıyor. Haris ise Marko sayesinde bir hayat kuruyor ve belki de en somut şekilde hesaplaşmayı o yaşıyor. Bir hayat borçlu olduğu adamın nişanlısına, Nada’ya yardım etmeye çalışıyor. Ve asıl sınavını işler sarpa sardığında veriyor. ‘Cesur’ davranmak ile kendisi için güvenli olanı seçmek arasında Marko’yla ve gerçekle yüzleşiyor.


Srdan Golubevic, Sırp askeri Srdjan Aleksic’in gerçek hikâyesinden yola çıksa da sorduğu sorular ve yerleştirdiği küçük detaylarla meselesini hem evrenselleştirmeyi hem de felsefi bir bütünlük içinde sorgulamayı beceriyor. Pişmanlık, suçluluk gibi kavramları bakış açısının değişkenliğiyle ele alıyor ve kamerasını da aynı işlevsellikle kullanıyor. Özellikle, aynı sahnenin parçaları olan açılış ve kapanışta kamera görmemizi istediği yüzlere odaklanarak filmin derdini netleştiriyor. Aynı şekilde Nebojsa ile Todor’un hesaplaştığı hastane bölümlerinde ya da öldüren ve öldürülenin yakınlarını aynı karede gördüğümüz mezarlık sahnesinde kameranın varlığını hissetmemek mümkün değil.


Karakterlerin yalnızlığı, mutsuzluğu ise filmin görselliğine sirayet ediyor. Golubevic, Bosna’da geçen bölümlerde savaşın tahribatını sarı tonlarıyla, Almanya’daki sahnelerde tutunamama ve yabancılık hissini gri ve mavi soğukluğuyla mekanlar üzerinden kuruyor. Ranko ve Nebojsa’nın yaşadığı yerler, Nada’nın sığındığı geçici ev farklı şehirlerde hatta farklı ülkelerde olsa da aynı sessizliği ve boğuculuğu taşıyor. Çünkü, Ranko’nun eşyalarla dolu evi de, Nada’nın hiç eşyası olmayan dairesi de Marko’yu, geçmişi hatırlatıyor. Karakterlerin ruh halini tamamlayan bir öğe de iç mekanlardaki ışıksızlık oluyor. Nada karanlığın içinden çıkamazken, Ranko ve Nebojsa iş saatleri dışında hep o karanlığa gömülür. İçinden çıkamadıkları geçmiş evlerine giren ışığın miktarıyla örtüşür bir anlamda.

Tekrar tekrar karşımıza çıkardığı küçük detaylarla hiç değişmeyen (sıkça yaşadığımız ve her an yaşayabileceğimiz) gerçekleri kulağımıza fısıldıyor yönetmen. Çok eski değil, Gezi Direnişi sırasında 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz’ın sokak ortasında eli sopalı kişiler tarafından öldürülmesi geliyor akla. Sonra, videonun silinmesini, suçu işleyenlerin korunmasını, Ali İsmail’in öldürülmesiyle ilgili yapılan yorumları, Ali İsmail’i tedavi etmeyen doktoru, cinayeti görmek istemeyen iktidarı hatırlıyoruz. O yüzden, ‘filmin hikayesinin sonu nereye saparsa sapsın maalesef insanlığın kendisi hiç umut vermiyor’ duygusuyla ayrılıyoruz salondan. 

(Altyazı - Kasım)






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder