1 Ekim 2013

'Dayatma kültürü devam ediyor'

Biz, onlar, biz, onlar, biz… Başbakan'ın şiar edindiği bu söylem maalesef sokaklardan en diplomatik sohbetlere, kahvehanelerden sosyal medya platformlarına kadar toplumun her kesimine yayılmış vaziyette. (Başbakan'ın ayrıştırıcı olmakta eline kimse su dökemez orası ayrı konu!) Cumhuriyet tarihi boyunca inşa edilmiş kalın çizgiler günümüzde yumuşamadığı gibi tam tersine kutuplaşma korkutucu bir düzeye gelmiş durumda. İktidarın değişmesiyle kesimler arasındaki dengelerin tepetaklak olması da bir diğer gerçek. Siyasilerin kullandığı dil tartışılıyor, görgü mevzusu gündemden düşmüyor, hayat tarzıyla yıllarca aşağılan kesimler artık söz bulabiliyor. Bir şeylerin değiştiği muhakkak. Peki nasıl? Tarih boyunca var olan dayatmalar devam ediyor mu, yeni dayatmalar nasıl bir geçmişin uzantısı? Benzer sorular havada uçuşurken aklımızda olan isimlerden biriydi Gülsün Karamustafa. Hayatı boyunca kimlik, kültürel farklılık, kurallar, toplumsal baskı gibi kavramlar üzerine düşünen sanatçı ile konuşmak için tam zamanıydı. Keza, Karamustafa yeni sergisi 'Vadedilmiş Bir Sergi'de bundan çok daha fazlasını mesele ediniyor ve sorguluyor. Merak ediyoruz, 1927 tarihli Adab-ı Muaşeret kitabının üzerinden gerçekten kaç yıl geçti?




Geçmişe baktığımızda bir baskı aracı olarak 'görgü dayatması'nın uygulandığını görmek mümkün. Modernleşme kültürünün empoze edilmesi olarak tanımlanan bu dayatmanın son 10 yılda değiştiğini düşünüyor musunuz?
Tabii, artık modernist baskının devam ettiğini düşünmüyorum. 

İktidara gelen partiyle alakalı bir değişim mi bu?
Acaba başka bir parti gelseydi yine bitmez miydi bu baskı? Bence bu değişimin önü engellenemezdi, mutlaka belli şeyler değişecekti. 

Sizce genel olarak dayatma kültürü devam ediyor mu? 
Evet, ediyor. Özellikle Başbakan'ın bunu hissettiren pek çok davranışı oldu. Kadın bedeniyle, aile yaşamıyla, alkol yasağıyla ilgili… Yani dayatma kültürü aynen devam ediyor. Demokrasi kültürünün tam anlamıyla yerleşmediği ortamda iktidara gelenin dayatma kültürünü arkasına alması kaçınılmazdır zaten.

Cumhuriyet tarihi boyunca hor görülen kesimler oldu. Bu hor görme ve dayatmanın intikam kültürüne dönüştüğü yorumuna katılır mısınız?
İntikam kültürü demeyelim ama intikam tehlikesini gizleyen bir şeylerin olduğu açık. Evet, bugüne kadar bir aşağılama kültürü vardı. Zengin kesimden birisi başörtüsünü hakir kişilerin takabileceği düşüncesini taşırdı. Bu bildiğimiz bir şey. Cumhuriyet tarihi boyunca belli kesimler tarafından da paylaşıldı. Ve şimdi yıllarca hakir görülen kesimin hayat standartlarının yükselmesi belli kesimleri rahatsız ediyor. Bir korku yaşıyorum çünkü bu hor görülme farklı şeyler besler, gizliden gizliye. Ve bir gün patladığı zaman çok kötü şeylere yol açabilir. 

Kimlik meselesi de hep sakıncalı yerlere kayıyor. Batı'ya karşı algıda da, kendi içinde de bunun bir sorun olduğunu söyleyebilir miyiz? 
'Türkiye bir dinler, diller mozaiği' diye başlayan tanımların altında çok daha şiddetli bir şey var. Özellikle şu zamanlarda yaşadığımız bizler-onlar politikasının alevlendirici, tehlikeli durumlara yol açacağını düşünüyorum. 

Bu bilinçli bir politika mı kendiliğinde oluşan bir süreç mi?
Bir dil oluşmuş durumda. Bu dilin politikayla hızlandırılması ve alevlendirilmesi çok tatsız şeylere yol açabilir.

Peki, yeni kuşaktan bahsetmek gerekirse. En hoşgörülü, önyargısız durumlarda bile kültürel bir ayrımcılık ortaya çıkabiliyor çünkü. Mesela, Gezi direnişinde polislere kitap okuyan öğrencilerin görüntüsü gibi.
Bazı davranışlar evet, bunu eski bir kültürün devamlılığı olarak görmek mümkün. Ancak, bunu tümüne yayamayız. Belli bir kesim bunu yaparken diğer kesim bunu kırmak için uğraşıyor çünkü.

Halktan geldiğini söyleyen bir başbakan iktidarda. Diğer taraftan liberal politikalarla kentsel dönüşüm ülkenin her yanına yayılmış vaziyette, özellikle İstanbul'daki birçok semt mutenalaştırılıyor ve şehirdeki sınırlar kalın bir şekilde çiziliyor. Bu bir çelişki değil mi sizce? Başbakan'ın kendi dünyasına, geldiği yere, çevresine aykırı değil mi?
Üstelik inançlarıyla da çelişen bir şey. Ailesi, görgüsü, çevresi kadar inançlarıyla da çelişik bir durum yaratıyor. Bunu belki de iktidar sarhoşluğuyla açıklayabiliriz. İktidarı başkası alsa da belki aynı şeyleri yapacak. O konumda olmanın getirdiği inanılmaz bir açgözlülükle alakalı. Önündeki her şeyi ranta dönüştürme ihtiyacından geliyor. Bu bir dünya politikası aynı zamanda. Dünyanın her yerinde böyle. Dediğim gibi bu biraz iktidarı ele geçirmekle ilgili. 


Görgü mevzusuna geri dönersek.
Ben geçenlerde bir şey okudum. Meclis'te görgü kurallarını öğretmek için yeni bir eğitim başlatılmış. İsteyenler yemek davetinde nasıl davranılması gerektiğini öğreten bu eğitimden geçiyormuş. O diplomatik konumdaki insanların, hükümetin, Meclis'in bir ayıbı olmasın diye eğitimden geçirmek için yapılmış olabilir. Çok hoşuma gitti, çünkü sergimle de çok ilgili.

Batı'daki imajımız tartışılıyor sürekli, bununla alakalı olabilir mi?
Evet evet, bununla alakalı. Ama sergide yer alan 1927 tarihli Adab-ı Muaşeret kitabının Meclis'te bugün uygulanması pek bir keyifli oluyor. (Gülüyor)

'Batı'ya karşı duruş' diye bir mevzu var. 
Evet, bu en en büyük kompleksimiz zaten. Bir alışkanlık oluşturulmuş durumda. Geçmişten, toplumsal geçmişimizden yola çıkarak böyle bir alışkanlığımız olduğunu söyleyebilirim. Bütün yapı buna göre kurgulanmış, en ufak durumda, harekette kendimizi Batı'yla kıyaslama konumuna geçiyoruz. Bunun son yıllarda yeni iktidarın yeni değerleri ve düşünceleriyle birlikte dönüştüğünü de söylemek gerek. 

Yeni iletişim ve teknoloji çağıyla birlikte bu meselelerde değişim söz konusu mu?
Evet, iletişim imkanlarının daha genişlemesiyle Batı her zamankinden küçük görünüyor artık. Çok daha büyük bir Doğu var, Kuzey var. Batı denilen Avrupa diğerleri arasında küçük kalabiliyor. Aslında anlaşılması gereken bir başka unsur da Doğu, Batı kültürüyle ne kadar iç içe, ne kadar iletişim halinde? Yeni iletişim çağında bütün bunlar daha farklı bir anlam kazandı. Olumlu veya olumsuz. Sonuçları henüz göremeyeceğim ama bu iletişimin birçok şeyi değiştirdiğine inanıyorum. Çünkü her şeye çok kolay ulaşıyoruz. Dünyanın içinde hızla dolaşım halinde yaşıyor insanlar. Küçük durumlar genişlemiş durumda. Her noktaya bu kadar kolay ulaşmak çok önemli. Jenerasyon farkı bile bunu engellemiyor. 

Son olarak, serginizde Türkiye'nin sosyo-kültürel tarihini görmek mümkün. Sergiyi gezen bir genç, geçmişte kalanın yansımasını mı yoksa hala yaşadığı bir sürecin öncesini mi görecek?
Söylediğin şeyin cevabını vererek bana geliyorlar, ''Hiç bitmemiş, yarın devam edecek'' diyorlar. Çünkü biten bir şey yok. Benim orada söz konusu ettiğim ya da iletişim kurduğum her şeyin bir devamlılığı var. Ve aslında ileriye doğru düşündüğüm bir şey var. 68 kuşağından biri olarak çok genç arkadaşlarla bir workshop yapıp bunu tartışmak çok istiyorum. Öte yandan bu sergiyi 20'li yaşlarında çok genç iki küratör arkadaşla birlikte hazırladık. Burada her ne kadar benim işlerim olsa da onu ileriye doğru götüren meseleyi bu şekilde okumaya açan son derece genç zihinler var. Bu yüzden sizin kurduğunuz iletişim geriye doğru bitmiş bir şeyi seyretmek olmayacak, önü açık bir şeyi seyretmek olacak. (SabitFikir - Ekim)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder