11 Ekim 2013

Başdöndürücü bir yönetmenlik

''18 saatlik vardiyanın ardından eve dönüyorsun. Radyoyu açıyorsun. Ne dinlemek isterdin?'' 

Dünyadan 600 km yukarıda, uzay üssünde görevini gevezelikle sürdüren astronot Matt Kowalski'nin ilk kez uzay mekiği görevine çıkan acemi astronot Dr. Ryan Stone'a sorduğu bu 'gereksiz' sorunun filmin sonunda anlamını bulacağını biliyoruz. ''Hava basıncı yok, oksijen yok, uzayda yaşam imkansızdır'' gibi 'hazırlıklı olun' uyarısında bulunan bilgilerle açılan Gravity'nin soluksuzca izlediğimiz her dakikası ve ağzımızı açık bırakan yönetmenlik becerisini hazmettiğimizde - ki bu çok uzun sürüyor - bu sorunun zihnimizde yer ettiğini fark ediyoruz. Çünkü Ryan Stone'un uzayda verdiği hayatta kalma mücadelesi aynı zamanda aşağıdaki yani Dünya'daki hayatı için de bir şeyler söylüyor bize. 


Hayatın darbesini yemiş, büyük kayıp yaşamış bir karakter Stone. Yapayalnız ve büyük bir karanlığın içinde sürükleniyor. Aynen, uzay üssünde meydana gelen kazanın ardından yaşadığı yalnızlık gibi. Mekik paramparça oluyor, Dünya'yla bağlantısı kopuyor, geri dönüş için umudu yok. Oksijeni tükeniyor. Yani, sonsuz bir karanlığın içinde ölümle baş başa kalıyor. Uzay boşluğunda kocaman bir çaresizlik. Aynen, gerçek hayatta yaşanan kaybın açtığı boşluk gibi. 

Filmin tamamı uzayda geçse de film bittiğinde Stone'un geçmişinden parçaları görmüşüz gibi hissediyoruz ister istemez. Eve geldiğinde anahtarı bırakıp koltuğa yığıldığı, hiçbir şey yapmak istemediği sahneleri ya da kendini işe verdiğini, alkolik olduğunu, ya da ailesi ve çevresiyle iletişim kurmak istemediğini, annesinin telefonlarına cevap vermediğini, arkadaşlarıyla buluşmadığını, sürekli ağladığını, intihara kalkıştığını, hayatında anlamlı olan ne varsa yitirdiğini izlemişiz, biliyormuşuz gibi çıkıyoruz salondan. Bunun gibi yüzlerce 'olmayan' sahne zihnimizde oluşmaya başlıyor. Flashback'leri kendimiz koyuyoruz! O yüzden de Stone ile alakalı her şey, geçmişi, psikolojisi, karakteri doğal olarak kendi metaforunu yaratıyor. Dünya'yla bağlantının kopması, sonsuzluk, karanlık, kaybolmak, yalnızlık, sürüklenmek, korku, panik, çaresizlik, savaşmak… Bu terimlerin bir uzay hikayesinde bulduğu karşılıklar daha güçlü bir şekilde Stone'un kendi dünyasında anlamlı hale geliyor.
Kowalski ise Stone’un tersine hikayenin rahat ve ‘neşeli’ karakteri. Bir bakıma umudu temsil ediyor. Hiç susmadan anlattığı hikayeler, en olumsuz anda bile kaybetmediği mizahı, kulağındaki müzik ve en çok da Dünya’nın ne kadar güzel göründüğünü anlattığı sahneler Kowalski’nin ana karakter Stone karşısında güçlü figür olarak kalmasını sağlıyor. Cuaron, Kowalski üzerinden ‘hayatta kalma’ya dair çizgisini de netleştiriyor aslında. ‘Hayat güzel, savaşmaya değer’ gibi beylik laflardan uzakta küçük, sıradan şeylerin güzelliğine vurgu yapıyor. O yüzden de Kowalski, görevdeyken ya da canını kurtarmaya çalışırken bile aynı hikayeleri anlatmaktan vazgeçmiyor, müzikten, gündelik ritüellerden bahsedip duruyor. 


Günün sonunda bir yeniden doğuş hikayesi anlatıyor Alfonso Cuaron. Uzayda tek başına, oksijeni kalmayan, bağlantısı olmayan bir karakterin Dünya'ya, evine dönme uğraşıyla paralel şekilde vazgeçmenin karşısına yaşamak için çabalamayı koyuyor. ''Uzayın derinliklerinde eve dönmenin bir yolu var mıdır'' sorusundan daha zor olanı öylece bırakıyor yanı başımıza: Her şeye rağmen yeniden hayata dönmek, sıfırdan başlamak mümkün mü? Cauron, bu soruya net bir cevap vermese de bir çıkış göstermeyi ihmal etmiyor! Yönetmenin bir şeylere işaret eden ve finale doğru sorulardan çok karakterin dönüşümünü önemseyen bu tavrı bir 'keşke' doğurmuyor değil içimizde. Yine de öyle baş döndürücü güzellikte bir filme imza atıyor ki, burun kıvırmaya utanır hale geliyoruz.

90 dakika boyunca tamamı yerçekimsiz ortamda geçen gerçek 'bir uzay macerası' anlatırken yönetmenlikte çığır açıyor Cuaron. Yönetmenin gerçekçilik takıntısı uzayda bambaşka bir boyut alıyor. 4,5 yıl süren yapım aşaması, yaratılan yeni teknik imkanlar ve buluşlarla klişe deyimle sınırları sonuna kadar zorluyor Cuaron. Fiziksel, duygusal ve zihinsel yolculuğu kusursuz bir şekilde anlatmak için şimdiye dek görmediğimiz çekim teknikleri yaratılmış Gravity için. Anlaşılmayacak, kolay anlatılamayacak kadar karmaşık olan bu tekniklerin uzun süre konuşulacağı muhakkak. Bu baş döndürücü sahnelerde klasik tekniklerle, sanal görüntüleri ve yeni araçları bir arada kullanıyor ve dahası sanal-gerçek görüntüler arasında kusursuz bir senkronizasyon yakalıyor. Yine değişmez görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki ile çalışıyor ve yine uzun planlar ve kesintisiz çekimlerle mest eden bir görsellik yaratıyor. Öyle ki, filmin tekniği ve 3 boyutlu çekilmesi başlı başına başka bir yazıyı hak ediyor.


Gravity, uzaydaki atıkların yol açtığı felaketi ve hayatta kalma mücadelesini hikayeleştirmekten çok daha fazlasını yapıyor. Yeryüzünden kilometrelerce yukarıda yaşanan bir ‘macera’nın ne menem bir şey olduğunu belki de ilk kez bu kadar ‘yakından’ ve gerçekçi bir şekilde izliyoruz. Kamera boşlukta salınırken, çaresizce dönüp dururken ya da çarpışma anlarında savrulurken sinemanın bütün sınırlarını yeniden çiziyor Cuaron. Teknik olarak hiçbir şey bilmeseniz, ilginizi çekmese bile karşınızdakinin yepyeni bir şey olduğunu hissediyorsunuz. Yapılacak en iyi şey bir daha izlemek, sonra bir kez daha… (Arka Pencere)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder