31 Ekim 2013

Başbakan'a öpücüklerle

Henüz yayına başlamadan yayına girmiş kadar oldu El Cezire Türk. Halbuki ne umutlarla duyurmuştu adını! Çoğu, bir gazete, TV, internet sitesinde çalışan onlarca gazeteciyi arayıp ‘‘Merhaba, bizimle çalışmak ister misiniz?’’ demişlerdi. İş görüşmesinde 'dolgun maaş' teklifiyle akıl çelip yüksekten uçmaya başlamıştı kanal. Her şey güzeldi, rekabet iyiydi, pek çok gazeteci transfer edildi ama gel zaman git zaman El Cezire Türk açılmak şöyle dursun koca bir dedikodu yumağına dönüşüverdi. 


En sonunda merakımız giderildi. (Ülke şartları malum, 'bu kanala ne oldu'dan çok 'bu kanal neye dönüşecek ' kısmını merak ediyorduk) Ve, El Cezire Türk geçtiğimiz hafta yaptığı işten çıkartmalarla beklenen mesajı net bir şekilde vermiş oldu. Pek tabii ki mesaj bize değildi. Çok sevgili başbakan ve şürekasına öpücük ve kalp dolu bir mektuptu adeta.

İşten atılanların bir kısmının alakası olmadığı halde Twitter'da yazdıkları ve Gezi desteği yüzünden çıkarılmış gibi gösterilmesi boşuna değildi elbet. Bir süredir Gezi'den daha güzel intikam nesnesi ve dalkavukluk bahanesi yok ne de olsa. Üstelik, iktidara seslenmek ve ''Yeni Şafak'la Star arasındaki boş koltuğa talibiz'' demek için daha güzel bir fırsat olabilir miydi? Aşklarını böyle doğrudan söylüyorlar ya, en çekici tarafı da bu galiba! Ve bunu yaparken pisleşmek konusunda tüm hünerlerini de sergiliyorlar. Açık bir şekilde çalışanlarını fişleyerek bundan sonrası için önlerini tıkamayı görev biliyorlar. İnsanları üç yıldır aktif gazetecilikten ve yayından uzak bırakıp mağdur edebilirsiniz, sorun değil. Bu ülkede hiç önemi yok. Eğer yanlışlıkla biri hesap sorar ise ''yanlış planlama’’, ‘’ülke şartları'' ile başlayıp ''hem zaten paralarını almıyorlar mıydı' yüzsüzlüğüne geçiş yapabilirsiniz. Ya da ‘‘bütün suç 'Gezici'lerindi’’ deyip tamamen kurtulabilirsiniz! 

11 Ekim 2013

Başdöndürücü bir yönetmenlik

''18 saatlik vardiyanın ardından eve dönüyorsun. Radyoyu açıyorsun. Ne dinlemek isterdin?'' 

Dünyadan 600 km yukarıda, uzay üssünde görevini gevezelikle sürdüren astronot Matt Kowalski'nin ilk kez uzay mekiği görevine çıkan acemi astronot Dr. Ryan Stone'a sorduğu bu 'gereksiz' sorunun filmin sonunda anlamını bulacağını biliyoruz. ''Hava basıncı yok, oksijen yok, uzayda yaşam imkansızdır'' gibi 'hazırlıklı olun' uyarısında bulunan bilgilerle açılan Gravity'nin soluksuzca izlediğimiz her dakikası ve ağzımızı açık bırakan yönetmenlik becerisini hazmettiğimizde - ki bu çok uzun sürüyor - bu sorunun zihnimizde yer ettiğini fark ediyoruz. Çünkü Ryan Stone'un uzayda verdiği hayatta kalma mücadelesi aynı zamanda aşağıdaki yani Dünya'daki hayatı için de bir şeyler söylüyor bize. 


Hayatın darbesini yemiş, büyük kayıp yaşamış bir karakter Stone. Yapayalnız ve büyük bir karanlığın içinde sürükleniyor. Aynen, uzay üssünde meydana gelen kazanın ardından yaşadığı yalnızlık gibi. Mekik paramparça oluyor, Dünya'yla bağlantısı kopuyor, geri dönüş için umudu yok. Oksijeni tükeniyor. Yani, sonsuz bir karanlığın içinde ölümle baş başa kalıyor. Uzay boşluğunda kocaman bir çaresizlik. Aynen, gerçek hayatta yaşanan kaybın açtığı boşluk gibi. 

Filmin tamamı uzayda geçse de film bittiğinde Stone'un geçmişinden parçaları görmüşüz gibi hissediyoruz ister istemez. Eve geldiğinde anahtarı bırakıp koltuğa yığıldığı, hiçbir şey yapmak istemediği sahneleri ya da kendini işe verdiğini, alkolik olduğunu, ya da ailesi ve çevresiyle iletişim kurmak istemediğini, annesinin telefonlarına cevap vermediğini, arkadaşlarıyla buluşmadığını, sürekli ağladığını, intihara kalkıştığını, hayatında anlamlı olan ne varsa yitirdiğini izlemişiz, biliyormuşuz gibi çıkıyoruz salondan. Bunun gibi yüzlerce 'olmayan' sahne zihnimizde oluşmaya başlıyor. Flashback'leri kendimiz koyuyoruz! O yüzden de Stone ile alakalı her şey, geçmişi, psikolojisi, karakteri doğal olarak kendi metaforunu yaratıyor. Dünya'yla bağlantının kopması, sonsuzluk, karanlık, kaybolmak, yalnızlık, sürüklenmek, korku, panik, çaresizlik, savaşmak… Bu terimlerin bir uzay hikayesinde bulduğu karşılıklar daha güçlü bir şekilde Stone'un kendi dünyasında anlamlı hale geliyor.

6 Ekim 2013

Çocuk düşlerimiz yok artık*

Kar yağmadan önceki akşam üstleri hatırlatıyor en çok. Bir şeyleri beklediğim odadan dışarı baktığım anlarla dolu zihnim. Bekliyordum çünkü ''dünyadaki en büyük yalnızlığın bulunmayı beklemek'' olduğunu okumuştum bir yerde. Offf, o yaşlarda bunalıma girip çıkmamak için daha tuzak bir cümle olabilir mi? Melankoli en çok ergenliğe yakışıyor. Soğuk ise anılara.

Hava sadece ekmek alıp dönmeyi göze alacak kadar soğuktu. Neyse ki mutfak balkonundan bir şey almanın donduruculuğuna karşı anne faktörü vardı. Onun pişirdiği yemeklerin güzelliğine karşı durabilecek bir şey henüz keşfedilmedi. Dert çok ama olsun. Olsun demenin zor olmadığı zamanlar. 8-9 filmi arka arkaya izlediğim vakitler. Meziyetten değil, iş yok, para yok. Kitaplar, filmler var iyi ki. Bir de cd çalarım. Karışık Kaset de neymiş. 120 küsur şarkılık cd'den büyük nimet mi var. Varmış. Hep daha iyisi çıktı. Ben daha iyiye gidemedim ama olsun.

İnternet cafe belası vardı bir de. Annemden aldığım 1 lirayı internet cafeye mi versem, cebimde mi kalsa diye düşündüğüm sokakta ''ben ne yapıyorum'' sorusu her gün belli aralıklarla uğrardı uğramasına ama gerçekleri sevmiyordum. Ayaklarım yere basmazdı bu yüzden. Bulunmayı beklemek güzel fikirdi. Bu arada 1 lirayı kazanan her zaman Countre Strike oluyordu. 2 saat oyun 1 lira, değer bence. Yıllarca 'Mustafa' diye bildiğimiz Cadillac&Dinosaurs'a jetonlar harcamadık mı. Değişmek zor galiba.

1 Ekim 2013

'Dayatma kültürü devam ediyor'

Biz, onlar, biz, onlar, biz… Başbakan'ın şiar edindiği bu söylem maalesef sokaklardan en diplomatik sohbetlere, kahvehanelerden sosyal medya platformlarına kadar toplumun her kesimine yayılmış vaziyette. (Başbakan'ın ayrıştırıcı olmakta eline kimse su dökemez orası ayrı konu!) Cumhuriyet tarihi boyunca inşa edilmiş kalın çizgiler günümüzde yumuşamadığı gibi tam tersine kutuplaşma korkutucu bir düzeye gelmiş durumda. İktidarın değişmesiyle kesimler arasındaki dengelerin tepetaklak olması da bir diğer gerçek. Siyasilerin kullandığı dil tartışılıyor, görgü mevzusu gündemden düşmüyor, hayat tarzıyla yıllarca aşağılan kesimler artık söz bulabiliyor. Bir şeylerin değiştiği muhakkak. Peki nasıl? Tarih boyunca var olan dayatmalar devam ediyor mu, yeni dayatmalar nasıl bir geçmişin uzantısı? Benzer sorular havada uçuşurken aklımızda olan isimlerden biriydi Gülsün Karamustafa. Hayatı boyunca kimlik, kültürel farklılık, kurallar, toplumsal baskı gibi kavramlar üzerine düşünen sanatçı ile konuşmak için tam zamanıydı. Keza, Karamustafa yeni sergisi 'Vadedilmiş Bir Sergi'de bundan çok daha fazlasını mesele ediniyor ve sorguluyor. Merak ediyoruz, 1927 tarihli Adab-ı Muaşeret kitabının üzerinden gerçekten kaç yıl geçti?




Geçmişe baktığımızda bir baskı aracı olarak 'görgü dayatması'nın uygulandığını görmek mümkün. Modernleşme kültürünün empoze edilmesi olarak tanımlanan bu dayatmanın son 10 yılda değiştiğini düşünüyor musunuz?
Tabii, artık modernist baskının devam ettiğini düşünmüyorum. 

İktidara gelen partiyle alakalı bir değişim mi bu?
Acaba başka bir parti gelseydi yine bitmez miydi bu baskı? Bence bu değişimin önü engellenemezdi, mutlaka belli şeyler değişecekti. 

Sizce genel olarak dayatma kültürü devam ediyor mu? 
Evet, ediyor. Özellikle Başbakan'ın bunu hissettiren pek çok davranışı oldu. Kadın bedeniyle, aile yaşamıyla, alkol yasağıyla ilgili… Yani dayatma kültürü aynen devam ediyor. Demokrasi kültürünün tam anlamıyla yerleşmediği ortamda iktidara gelenin dayatma kültürünü arkasına alması kaçınılmazdır zaten.