24 Eylül 2013

Jarmusch'un ölü şehri

Only Lovers Left Alive'ın iki ana mekanından biri olan Detroit'in gizeminden bahsederken ''bugün depresif ve trajik durumda'' diye ekliyor Jim Jarmusch. Söz konusu Temmuz ayında iflas ettiği açıklanan bir şehir olunca Jarmusch'un Detroit seçimini anlamak çok zor olmasa gerek. Sonsuza kadar yaşayan, ölümsüz karakterlerin nefes aldığı, gezindiği, saklandığı bir şehrin artık 'ölmüş' olması yarattığı tezatın ötesinde filmin melankolik anlatımının da temelini oluşturuyor.


Michigan eyaletinin en büyük şehri olan Detroit nüfusunun son 10 yılda yüzde 30 azaldığı, yarıya yakınının yoksul ve işsiz olduğu, şehirdeki ambulansların sadece üçte birinin kullanımda olduğu, 78 bin binanın terk edildiği, güvenlik konusunda büyük sorunlar yaşandığı, cinayet vakalarının en yüksek düzeye geldiği, polisin yardım çağrılarına yetişemediği gibi bilgiler bu korkunç tablonun küçük bir kısmı. Ve otomotiv sanayiinin merkezi konumundaki şehrin en büyük darbeyi büyük şirketlerin iflasıyla aldığı biliniyor. Bir dönem kapitalizmin en iyi işlediği şehirlerin başında gelen Detroit'in şu anda 20 milyar dolara yakın borcu olduğu da bir diğer not. Bu bilgiler ışığında Only Lovers Left Alive'a başka bir gözle bakmak zorunlu hale geliyor ister istemez. Ölen bir şehirde ölümsüzlerin hikayesini anlatmak, zamanı anlamsız kılıp seyredeni ve filmin karakterlerini boşlukta bırakmak, tam bir Jarmusch hareketi.


Detroit ve Tanca arasında geçen hikaye Only Lovers Left Alive'ın sarı-siyah tonlarını belirlerken farklı bir Batı-Doğu karşıtlığı yaratıyor Jarmusch. Detroit'in terk edilmiş, kasvetli, korkutucu, dumanlı havasından Tanca'nın huzursuz edici atmosferi ve sarı, loş ve dar sokaklarına geçerken ruh hali değişmese de modernizmin yok ettiği ne varsa göstermeden hissettirmeyi biliyor. Eve ve Adam'ın bohem hayatları, duvarlardaki fotoğraflar ve diğer bütün detaylar birkaç yüzyılı stilize karelere dönüştürüken dünyanın geldiği halin (bu modernizm eleştirisi bazı sahnelerde gözümüze fazla sokuluyor) yaratığı umutsuzluk her sahneye siniyor.

Muhteşem açılışından son anına kadar Eve ve - özellikle - Adam'ı izlerken şehrin karanlık sokaklarını distopyalara benzer bir terk edilmişlik içinde görüyoruz. Karanlığın sebebinin sadece gece olmadığını bilmemizin nedeni elbette karşımızdakinin bir Jarmusch filmi olması. Filmin müziklerine yön veren unsurun yine şehrin kendisi olması yeterince şey anlatıyor aslında. Amerikan rüyasının ve kapitalizmin taşıyıcı şehirlerinden Detroit'in ürkütücü hali Eve ve Adam'ın yüzyıllardır süren aşklarına sadece fon olmuyor. İnsanlık tarihinin o sonsuz hayal kırıklığını da işliyor zihnimize. Geriye kalan, ölümsüz ama parçalanmış ruhlar...




*İlk kez Altın Koza'da izlediğimiz film FilmEkimi'nde gösterilecek. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder