22 Eylül 2013

Gçekten mucize!

Takım elbiseli birkaç adamın sinema üzerinden şişirme cümleler kurması mı yoksa ülkede bir sinema sektörü varmış gibi yazıp çizenlerin hali mi daha ikiyüzlü tartmak zor. Her sene ''şu kadar film geliyor, yerli sinema büyüyor'' nidalarıyla neyi amaçladıkları, nasıl parasal hesaplar yaptıkları anlaşılır bir şey. Yine de hayıflanıyoruz işte, Gözetleme Kulesi'nin Fransa'da kendi ülkesinden daha fazla kopyayla gösterime girmesine üzülüyoruz mesela. Yılın en iyi yerli filmlerinden Şimdiki Zaman'ın seyirci sayısına söyleniyoruz ister istemez. Vizyonda dertler bitmiyor, bu yüzden festivaller elimizden tutsun istiyoruz. 


Geçtiğimiz hafta gerçekleşen Adana Altın Koza Film Festivali, bu yıl Ulusal Yarışma'nın aksine Dünya Sineması, Kuzey Işıkları gibi bölümleriyle ilgi çekiciydi. Birçok kişinin elinde festival kitapçığı bu filmlere yetişmeye çalışmasının bir nedeni de Ulusal Yarışma'nın zayıflığıydı elbette. 

Ödüller konusunda her sene aynı tartışmalar döndüğü için yeni bir şey eklemeye gerek yok. Asıl sorun Ulusal Yarışma'daki bazı filmlerle ilgili. Jin, Eve Dönüş Sarıkamış 1915 ve milliyetçiliği yücelten, seçkinin en sorunlu filmlerinden Çanakkale Yolun Sonu daha önce gösterime girdiği, Köksüz, Yozgat Blues, Soğuk ve yarışmanın en zayıf filmlerinden Hayat Boyu'nu İstanbul Film Festivali'nde izleme şansımız olduğu için 'yeni' filmlere bakalım.

En İyi Film seçilen Gözümün Nuru'nun neden bu kadar sevildiğini anlamak mümkün. Festivaldeki yeni yönetmenler içinde öne çıktığı bir gerçek. Ve işin içine aile, gerçek hayat girince belli bir sempati topladığı da. Yönetmenler Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş kurdukları basit yapıyı işler hale getirmeyi beceriyor. Fakat çıkış fikrine fazla güveniyorlar ve bir süre sonra kendini sürekli tekrar eden bir yapı oluşuyor. Sahneler, espriler, göndermeler, hepsi tekrara biniyor. Ve bu noktada daha zekice bir şeylerin devreye girmesini bekliyorsunuz ama olmuyor. Mizahın güçlü olmasını gerektiren böyle bir hikayede maalesef ortalamanın altında kalınıyor. Sinema tarihine yapılan göndermeler bile fazla sıradan kaçıyor. Film göz- görmek gibi devasa potansiyel taşıyan bir havuza dalıyor fakat en kolay akla gelenleri alıp çıkıyor. Yani hikayenin yaratıcılığa imkan veren unsurlarını görmezden gelmeyi başarıyor! 

Emre Yalgın ikinci filmi Hadi Baba Gene Yap'ta son derece kötü yazılmış bir senaryoyla kamera karşısına geçiyor ve ne yapsa kurtaramıyor maalesef. 'Hesaplaşma' üzerine gelişen hikaye o kadar zorlama bir şekilde ilerliyor ki ne karakterlere ne de diyaloglara inanmak mümkün. Yönetmenin bir meselesi - hatta birden fazla meselesi - var ama maalesef bunu sinemaya dönüştüremiyor. 

Semir Aslanyürek, sağ olsun nasıl bir filmle karşılacağımızı filmografisiyle müjdeleyen yönetmenlerden! Lal'ın da önceki filmleri Eve Giden Yol, Şellale, 7 Avlu'dan hiçbir farkı yok. Senaryosu, yönetmenlik, oyunculuklar dökülüyor. Hikayenin merkezine Yılmaz Güney'i koyması bile kurtarmıyor. Aslanyürek'in Antakya'dan ilgi çekici hikayeler çıkardığını biliyoruz ama işi kotarmak açısından henüz bir adım ileri gidemediği ortada.

Şimdi gelelim 12 filmlik seçkiye alınması mucize olan, ön jüriden nasıl geçtiği büyük soru işareti yaratan filme. Yarım Kalan Mucize için ne denir bilmiyorum! Bir ömür törpüsü olarak özetlemek mümkün. Sinemayla uzaktan yakından alakası olmadığını net bir şekilde söyleyebiliriz. Köy Enstitüleri üzerinden ulusalcılığını seyirciyle paylaşmak isteyen Biket İlhan'ı öncelikle Kültür Bakanlığı'ndan destek aldığı için sonra da Altın Koza'da Ulusal Yarışma'ya katıldığı için kutlamak lazım. Filmdeki müsamere düzeyindeki diyalogları ve gülsek mi şaşırsak mı bilemediğimiz sahneleri Türkiye sinemasının efsane sayfalarına kesinlikle yazılmalı. (O sayfalarda İlhan'ın Ayın Karanlık Yüzü filmi de var elbette) Hatta Yarım Kalan Mucize'yi izledikten sonra Biket İlhan'ın her yıl Güneydoğu'daki çocuklara okusunlar, öğrensinler diye Turgut Özakman, Yılmaz Özdil kitapları gönderdiğini düşünebilirsiniz. 

Yarım Kalan Mucize, Altın Koza'da 12 film arasına nasıl kaldı merak ediyoruz. Nasıl bir seçim, nasıl bir eleme? (Geçen seneki Elfe Uluç imzalı Aziz Ayşe faciasını henüz atlatmamışken böylesi dağılmayı beklemiyorduk üstelik) Seçkiye kalamayan filmlerden bazılarını duyduğumuzda bu şaşkınlığımız giderek artıyor. Örneğin, İstanbul Film Festivali'nin zayıf filmlerinden olan Can Kılcıoğlu'nun Karnaval'ına bile başka gözle bakıyoruz artık. Karnaval'ın dışarıda Yarım Kalan Mucize'nin içeride kalmasını seçimler, zevkler açıklayamıyor. Yarım Kalan Mucize bir ilk film olsaydı (ki Biket İlhan'dan başka kimse bunu başaramaz) yine de Altın Koza'da yarışabilir miydi diye sormadan edemiyoruz. Dünyanın bütün festivallerinde kötü filmler olur. Kötü filmler ödül de alabilir. Seçimler tartışılır, konuşulur. Ancak, böylesi bir filmin ön elemeden geçmesini seçici kurulun tercihlerine inanarak, sorgusuz sualsiz kabul etmek imkansız. Altın Koza, festival takviminde ülkenin önemli bir durağı olduğu ve genellikle iyi bir seçki sunduğu için bizim de bunu dert etmemiz hakkımız olsa gerek. Gerçekten, Türkiye sinemasında Yarım Kalan Mucize, Hadi Baba Gene Yap, Çanakkale Yolun Sonu ve Lal'dan daha iyi film yok muydu? Eğer yoksa durum vahim demektir. Varsa ve seçici kurul yine de bu dört filmin Altın Koza'da yarışabilecek düzeyde yapımlar olduğunu düşünüyorsa bu da festivalin geleceği açısından büyük sorun demektir. 

*Atıl İnaç'ın Daire'sini göremediğim için değerlendirme dışı kaldı.
**Altın Koza'da tartışılan bir diğer mevzu Kazım Öz'ün filmi Bir Varmış Bir Yokmuş'un sansürlendiği iddiasıydı. Bu mesele başlı başına başka bir yazının konusu. Festival komitesinin bu konuyla ilgili hala resmi bir cevap yayınlamaması ise soru işaretlerini çoğaltmaktan başka işe yaramıyor.(Ekşi Sinema)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder